• BIST 109.657
  • Altın 156,071
  • Dolar 3,8739
  • Euro 4,5733

    Zarrab Operasyonu ve Ak Parti’nin “Drama Üçgeni”

    28.11.2017 13:32
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Eğer bir düşmanınız varsa ve düşmanınızı etkisiz hale getirmek istiyorsanız, yapılabilecek en etkili, en kalıcı ve en tasarruflu savaş etme yöntemi “yanlış algı stratejisi”dir.

    Şunların bilincine varır, dikkate alır ve unutmazsanız, aldatmacalara kapılıp büyük bir hata yapmazsınız:

    Hiçbir yaratık çevresinde olup biteni görmeden, sezmeden yaşamını sürdüremeyeceği için, düşmanlarınızın kendi çevrelerinde olan biteni, özellikle sizin yaptıklarınızı bilmelerini olabildiğince zorlaştırın. Onların odaklandıkları merkezleri bozarsanız, stratejik güçlerini zayıflatmış olursunuz. İnsanların algıları, duygularınca süzüldüğünden dünyayı görmek istedikleri biçimde görürler.

    Beklentilerini besleyin, arzularıyla uyumlu bir gerçek oluşturun ki kendilerini aldatabilsinler.

    En iyi aldatmacalar belirsizlikler üzerine kurulur; gerçeklerle kurguları birbirinden ayrılmayacak şekilde karıştırın. Kişilerin gerçek algılarını denetlediğiniz zaman onları denetliyorsunuz demektir.

    ***

    Tehlikenin çok büyük olduğu savaşlarda, aldatmacanın kullanılmasında hiçbir ahlaksal kusur da yoktur. Tıpkı bazı hayvanların sağ kalmak için kamuflaj ve diğer hileleri kullanmaları gibi aldatmaca da avantaj sağlamak için kullanılan bir silahtır. Bu silahı kullanmayı reddetmek, tek taraflı olarak silahsızlanmaya gitmek olduğundan, karşı tarafa daha temiz bir görüş ve zafere dönüşecek bir avantaj sağlar. Oysaki bir savaşı kaybetmenin hiçbir ahlaksal ya da iyi yönü yoktur.

    Aslında gündelik yaşamımızın savaşlarında da aynı dinamikle karşılaşırız.

    Örneğin; “Sahte Saldırı..”, “Sahte Görüntü..”, “Kamuflaj..”, “Hipnoz Düzeni..”, “Tuzak Bilgi..” gibi…

    Yani, Gölgeler içindeki gölgeler…

    Ve düşman bu gölgeler adeta somut ve gerçekmiş gibi karşılık vererek büyük bir hata yapar, daha doğrusu yapması sağlanır.

    İşte batının değer yargıları böyle işler ve ağırlıklı olarak bu tür stratejiler üzerine oturur.

    ***

    Zarrab operasyonu bu manada bir kurgu mu, yoksa gerçek mi?

    Her ikisi olamayacağına göre kurguysa gerçek hangisi?

    Veyahut da gerçekse kurgu nedir?

    O zaman gerçek ile kurgu birbirinden ayrılması lazım; çünkü olur ya, birileri bu iki kavramı ayrılmayacak/ayrıştırılamayacak şekilde karıştırabilir.

    ***

    Önce bilinen şu hikâyeyi hatırlayalım: 17/25 Aralık yargı operasyonunun görünürdeki gerekçesi, İran asıllı Tük İşadamı Reza Zarrab idi. ABD güdümlü bir CIA yapılanması marifetiyle yetiştirilip T.C’nin hemen hemen tüm bürokratik kurumlarına yerleştirilen FETO kadrolarınca tertiplenen bir yargı darbesi girişimiyle, başta Zarrab’ın yasadışı işleri ve bakanlara rüşvet gerekçesiyle kendisi ve bazı bakan oğulları ile birlikte Halkbank’ın dönemin Genel Müdürü gözaltına alındı, bazıları da tutuklandı.

    70 gün tutuklu kalan Rıza Zarrab, serbest bırakıldıktan bir süre sonra hakkındaki suçlamaların tamamından kurtuldu, yurt dışı yasağı kalkar kalkmaz da ABD’nin yolunu tuttu.

    ***

    Bunlar bilinenler; yani kamuoyunun odaklandığı, daha doğrusu odaklanması istenen merkez bu şekliyle kurgulandı. Ancak bu “odak merkezi”ne bazı ters görünümlü gerçekler sırıtıyor ve gün yüzüne çıkıyor. Peki, nedir gün yüzüne çıkan bu ters görünüm?

    Şu anda ABD’de ABD yargısınca yargılanan Reza Zarrab ne ile suçlanıyor?

    ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ambargoyu delmek amacı ile şebeke kurma; İran adına kara para aklama, İran’ın petrol gelirini altına çevirme ve bu faaliyetlerinde kullandığı bazı Türk yetkililere ve bakanlara rüşvet verme.”

    ***

    Kimdir bu Reza Zarrab?

    Milyar dolarlara sahip bir işadamı, ama bu genç yaşta ne işle iştigal ediyordu ki bu geniş çaplı parasal volüme sahip olsun. Bu bilinmezlik yönüyle meçhuldü; ta ki Türk yargısında yuvalanmış FETO kadrolarınca serbest bırakılıp ABD’nin yolunu tutuncaya dek.

    Zaten sırtını sağlam bir yere dayamadan bu işlerin üstesinden gelmesi imkânsızdı.

    ***

    Peki, ABD’nin çıkarlarına ters düşen ve yine ABD’nin herhangi bir ülkeye karşı uyguladığı ambargoyu delen ve de bu uğurda yasa dışı faaliyetlere girişen bir iş adamı, serbest kaldıktan sonra apar-topar kalkıp, bile bile yargılanacağını bildiği ülkenin yolunu mu tutar?

    ABD’nin İran’a ambargosunu delmek ile suçladığı zat, tatil için ABD’ye gidiyor.

    Öyle mi, acaba?

    Odaklanmak istenen “algı merkezi”ne ilk darbe bu birinci sorunun cevabında gizli:

    Aslında bu bir tutuklamak değil, emniyet altına alma eyleminden başka bir şey değil.

    ***

    Peki, bu zat ABD tarafından neden emniyet altına alınıyor?

    Gayet basit bir soruya, basit bir cevap: “Türkiye’de başlatılan, ancak başarılamayan operasyonun devamı niteliğinde olan şimdiki (B) planında, Türkiye’nin aleyhine delil olacak itirafları dünya kamuoyunun önüne sermek ve başta lideri olmak koşuluyla Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmak.”

    ***

    Kurgulanan senaryoyu biraz geri saralım ve senaryonun ülkemizde geçen bölümüne kısa bir göz atalım: kendimize bazı sorular sorarak ve makul ve mantıklı cevaplar arayarak.

    17/25 Aralık yargı darbesi girişiminde bulunan kadrolar; yargı, emniyet-polis, asker ve MİT kimin kontrolündeydi?

    ABD gizli haber alma örgütü olan CIA’nin yıllarını vererek titizlikle hazırladığı ve zamanı geldiğinde sahaya sürdüğü, gerektiğinde de her türlü şiddet ve terör eylemlerinde kullandığı FETÖ denen işbirlikçi çetenin kontrolünde olduğu artık bilinen bir gerçek. Burada bir parantez açıp, çoğu kez bu köşede önemle vurguladığımız bir gerçeği ifade etmekte fayda var. Realite şudur:

    Emperyalizm ya da “küresel oligarşizm”, genel manada geçerliliğini kazanabilmesi veya hayatiyetini devam edebilmesi için, hiç şüphesiz ki “alt-emperyalist” ya da “jandarma devletleri”nin taşeronluğuyla mümkündür. Bu da söz konusu ülkeleri bölgelerinde “hakim” değil de “hadim” ülke niteliğinde stabil bir donmuşluğa ya da sabitleştirilmiş bir hale mahkûm etmekle sağlanabilir.

    ***

    Hep söyleşimizdir; bu anlamda FETO, tek parti ve soğuk savaş dönemi boyunca Türkiye’de dizayn edilen dış destekli “iç sömürü oligrşisi”nin ta kendisidir. Önce yapay bir totem haline getirilen ve Atatürkçülük hamuruyla kurgulanan “Kemalist” ideolojinin, sonradan da tıpkı birincisi gibi ancak bu sefer karşıt-zıt kutupta yapay bir İslami totem yaratılarak kurgulanan “din” ideolojisinin şemsiyesi altında yuvalanan FETO kadrolarıyla gerçekleştiriliyor onca darbe girişimleri ya da terör eylemleri.

    ***

    O halde gerek yurt içinde gerekse de ABD’de hukuk adına yürütülen uygulamalar, ABD’nin kontrolünde gerçekleştiği ve bu operasyonda mağdur olarak gösterilen şahısların da aslında işin aktörleri olduğu, şantaj yoluyla yargı darbesinde mağdurmuş gibi yer aldıkları, verilen rolü hakkı ile oynayınca da yapımcılar tarafından koruma altına alındığı gerçeği kolayca anlaşılmış olmuyor mu?

    ***

    Zarrab’ın ABD’de tutuklanmasının ardından beklenmedik ilginç bir olay daha yaşanır; yine ABD tarafından suçlanan Halkbank eski genel müdür yardımcısı Hakan Atilla da, tıpkı Zarrab gibi ve hatta tıpkı Adil Öksüz gibi ABD’nin yolunu tutar. Ve ardından da Zarrab gibi Hakan Atilla da tutuklanır ya da başka bir deyimle koruma altına alınır.

    ABD’nin her suçladığı ve hakkında dava başlattığı her kişi/kişiler, her ne hikmetse kendi ayağıyla tıpış tıpış bu ülkede soluğu alıyor.

    ***

    İşin özeti şu; Operasyonda kullanılan ve senaryoda başrol oyuncu olarak yer alan Rıza Zarrab ve Hakan Atilla’nın tutuklanmasını sağlayan, 17/25 Aralık süreci ve sonrasında hipnoz edilen ve birer vatan haini haline getirilen ve de T.C’nin üst kurumlarına yuvalanan FETO yaratıklarını uzaktan kumanda ile yöneten CIA’nin içindeki özel bir birimdir.

    Operasyon öncesi ve sonrası FETO kadrolarıyla organize bir şekilde çalışanlar ve şantaj yolu ile yargı darbesi mağdurları olarak gösterilen ve bu tiyatroda rolünü başarıyla ifa edenler, (B) planının yürürlüğe geçtiği bu günlerde kullanılmak üzere-başlarına bir hal gelmemesini sağlamak amacıyla-şimdi koruma altındalar. Yani Türkiye’de yapılamayan ya da tamamlanamayan veyahut da başarılamayan operasyonu, ABD, şimdi kendi topraklarında ve kendi kurumları marifetiyle tamamlamak istiyor; (B) planı demekten kastımız bu.

    ***

    Ancak, Türkiye, elini kolunu sallayarak bir nevi tatile gider gibi yurt dışına çıkan başta Zarrab ve Atilla olmak üzere diğer işbirlikçi kadroların kaçışları engellenmeliydi ve bu kişileri elinde tutmanın bir yolu bulunmalıydı.

    Zarrab olayının bir kurgu olduğunu kavrayıp bunu belgelemesi, ardından da aynı şekilde Hakan Atilla ve dönemin Halk Bankası yönetiminin olayla bağlantıları ortaya çıkarılmalıydı. Bütün bunlar yapılırken de söylediğimiz gibi, resmi hiçbir görevli, davetli ya da davetsiz özellikle ABD’ye gönderilmemeliydi.

    Ama maalesef bu başarılamadı. Süreç, çok daha zor ve tehlikeli bir aşamaya taşındı.

    ***

    Çok az istisnaları olmakla birlikte Ak Parti’nin saf milletvekilleri hala sana dursunlar, bütün bu olup bitenin Fethullah Gülen adındaki üçüncü sınıf bir aşağılık yaratıktan geldiğini.

    Ve hala sana dursunlar, üst düzey bir donanıma erişememenin getirdiği ezik ego hezeyanlarının tatmini için oturdukları sandalyelerin Erdoğan’ın nefesiyle ebedi ve ezeli ayakta kalacağını.

    Ve de hala sana dursunlar, ülkelerini işgale hazırlanan hatta kalkışan uluslararası-küresel oligarkların sahaya sürdükleri savaş stratejilerini, tek yapabildikleri şey tekrarından seçilebilmek için başvurdukları bayram-seyran-kandil kutlama mesajlarıyla, eş-dost, cenaze ve düğün merasimlerine katılmakla alt edebileceklerini.

    ***

    Sayın Erdoğan’ın burnu her türlü pis kokuyu alacak, kulakları kimsenin işitemediğini işitecek, gözleri kimsenin göremediği ya da “görülmeyeni” görecek, elleri ve ayaklarıyla da köpek balıkları ile insanın etini kemiğinden koparan piranaların kol gezdiği okyanusları tek başına aşıp ülkesini kilitlenen hedefe ulaştıracak, bunun yanında il, ilçe hatta belde örgütlerinin “metal yorgunluk” manasında rehabilitasyon süreçlerini takip, kontrol ve yeniden yapılanmasını hayata geçirecek, bununla yetinmeyip ezik egoların tatmini ve statü endişelerini giderici mekanizmaları işleterek isteyeni belediye başkanı ya da milletvekili veyahut da kamu kurumlarında üst düzey bir yönetici olmasını sağlayacak.

    ***

    Nasıl olsa her sorunun müsebbibi olarak suçlayabileceğimiz “dış güçler” ve bu güçle mücadele edecek bir “kurtarıcı”mız var. Ancak ne var ki bu kolaycılık ya da negatif algı, asıl soruyu sormamıza engel bir hal alır her zaman.

    Hiç kimse kalkıp şu soruyu sormuyor; “Kollektif DNA’mıza hangi virüs bulaştırıldı ki, bundan dolayı hangi sorun bizim hep aynı kâbusu görmemize neden oluyor?” diye.

    Sorunu, FETO ya da başka bir meczuba havale etmek kolaydır. Bir meczup hainini, akıl hastanesindeki benzerlerinden ayıran ne ki, devlet bürokrasisinin en az 2/3’sini robotu yapmayı başarsın?

    Bu soruya doğru cevap bulamazsak-farz edelim ki bir meczubu yendik-bundan sonraki olası meczupların üremesine nasıl engel oluruz?

    ***

    Farkında mıyız, kurtarıcı arama psikolojisi hem sosyo-ekonomik ve politik yapımızı, hem de din anlayışımızı nasıl yozlaştırdığını?

    Bu kadar kahraman ya da “kurtarıcı” aramaya ihtiyaç duymamıza neden olan dinamikler, kendimizi “kurban” gibi görmeye olan eğilimimiz olabilir mi acaba?

    Kurban olma, birey olma sorumluluğundan kurtulmanın en kolaycı yoludur. Biz kurban olduğumuzda artık masum bir çaresiziz ve ihtiyaç duyduğumuz tek şey “suçlu”dur. Çünkü eğer suçluyu bulur isek, artık içinde bulunduğumuz zorlukların, belaların ya da sefaletin sorumlusunu da bulmuş oluruz ve özeleştiri yapma yükünden de kurtuluruz. Bir de suçlunun cezasını kesen bir kahraman ya da kurtarıcı bulduk mu, artık gel keyfim gel.

    ***

    Kurban-suçlu-kurtarıcı”; buna psiko-bilimde “drama üçgeni” denir ve birey olma yükünden ya da sorumluluğundan kaçmanın en garanti yoludur. Ancak bu üçgen, içinde suçlularla kahramanlar her seferine hep yer değiştirir; eskimiş kahraman bir sonraki suçluya dönüşür ve çatışma iklimimiz hiç sona ermez.

    Şimdi yapılmak istenense, tıpa tıp aynısıdır ve Sayın Erdoğan’ı, “kurtarıcı” olma konumdan alınıp “suçlu” sandalyesine oturtmaktır. Bu çok kez denendi, ancak başarılamadı. Eğer bir gün bu eylem ya da operasyonlar hedefine ulaşır, sayın cumhurbaşkanı görevinden uzaklaştırılır ya da etkisiz hale getirilirse, bu sorumluluğun büyük payı Ak Parti milletvekillerinin olacaktır.

    ***

    Hiç kimse muhalefeti, özellikle ana muhalefeti suçlamasın; muhalefet kendi işini yapıyor.

    Oligarşinin merkez partisi ne yapar? Elbette ki bu misyon, oligarşinin kurumlarını muhafaza ve müdafaa etmek olacaktır. Bu yönüyledir ki CHP’nin asli görevi muhalefetlik yapmak değil, bürokratik kurumlar üzerine olan hâkimiyetini kaybetmeme mücadelesi vermektir. Bu da demektir ki CHP, dış küresel oligarşizmin işbirlikçisi olarak kurumlar üzerindeki hâkimiyetini, yani kendi “iktidarını koruma” mücadelesiyle ele alınmalı bu yönüyle analiz edilmeli. Yoksa her seferinde aynı fasit daire içinde dönülür; CHP neden iktidara gelemiyor? Ya da neden gerektiği gibi muhalefet olma sorumluluğunu yerine getirmiyor? Veyahut da CHP neden yapısal bazı sorunlarını çözemiyor, aynı kadro ve kaynaklara neden ısrar ediyor? Gibi cevapları olmayan hatalı sorular tekrarlanıp durulur.

    ***

    Sonuçta; tüm bu melodramları yarattığı için “kurban”, her şeyin “suçlu”sudur.

    O zaman sorun, “meczup arzı”ndan çok, “kurtarıcı arama” talebinde yatmaktadır.

    Yani iktisadi bir tanımla; “Kurtarıcı arzını yaratan, kurbanın oluşturduğu taleptir.”

    Dünya, her halükarda aklını yitirmiş sapık ve hain meczuplar üretmeye devam edecektir.

    Ancak sorun, aklını yitirmiş o sapıklara ya da hainlere davetiye çıkartılıp çıkartılmamakta yatar.

    Bu yönüyledir ki ülkemiz, epey daha yol kat edeceğe benzer.

    Temennimiz, bu sıkıntılı günlerin çok fazla uzamamasıdır.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim