• BIST 110.932
  • Altın 174,232
  • Dolar 4,0890
  • Euro 4,9907

    Yanlış Karakter Analizi ve “Çocuklarımız..”

    19.12.2017 08:44
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    TV kanallarının evvelsi günkü haber yayınları boyunca “son dakika” olarak geçtikleri alt yazı başlıkları ortaklaşa aynıydı; “Eski başbakanlardan Sayın Mesut Yılmaz’ın oğlu Yavuz Yılmaz, Beykoz’daki evinde ölü bulundu.”

    Dakikalar sonrası olaya, “öldürülme”, ya da “intihar” boyutu eklendi; çünkü eve girildiğinde elinde bir silahla kanlar içinde yerde yatan bir cesetle karşılaşıldı.

    ***

    A Haber kanalındaydım o an ve yayına eski bakanlardan Bülent Akarcalı bağlandı. İfadelerinden anlaşıldı ki Sayın Akarcalı, Mesut Yılmaz’ın hem aile dostu, hem de aynı siyasi oluşumda yıllarca birlikte olan yakın yol arkadaşıydı.

    Sayın Akarcalı’nın bir cümlesi vardı ki oldukça ilginçti: “Siyasetçinin parası pul, karısı dul olur” diye.

    Devamı, “kendisi de kul olur” şeklindeydi, ama unutuldu mu, ya da Sayın Akarcalı gerek mi görmedi sonunu getirmeye, bilemiyoruz. Ancak bilinen, emin olunan ya da yaşanan bir gerçek vardı ki o da, nakaratı uymasa da; “çocukları da kurban olur” şeklinde bir cümleyle bitirilmeliydi.

    ***

    Anne, babam da gelse aile oluruz yine, değil mi?” türünden derin anlamlı tepkiler çok görüldü veya duyuldu, siyasetçilerin adeta “öksüz” yetişen çocuklarından.

    Peki, milletvekili maaşları mı bu denli cezbedici ki; kendilerini en sevdiklerinden ayırıyor ya da koparıyor?

    Hiç de değil, çünkü akıllı bir balıkçı günde iki kasa balık satsa, yıllık geliri belki de milletvekilininkine eşdeğerdedir. Veyahut da kurban bayramında pazara sunmak üzere 2 buçuk tonluk iki adet tosun besleyen bir çiftçi, bir milletvekilinden daha çok mutlu eder yuvasını.

    Çıplak hayattan geçimi sağlayan çok daha benzer örneklerini vermemiz pekâlâ mümkün.

    ***

    O halde problem nedir?

    Nedir, kendi özel alanını bu denli hasara uğratan veyahut ziyan-zebil eden mekanizma?

    Elbette ki geriye kalandır; “Statü” ya da “Makam.” Ve bunları elde edememe endişesi, şüphe ve korkuları.

    Seçildiği ilin protokolüne dâhil olma, sonra bakan olma, meclis veya grup yönetimine girme şansını yakalama ve böylelikle kendine tahsis edilecek kırmızı plaka ve böylelikle kırmızı ışıkta geçme gibi imtiyazlara sahip olma.

    Sonunda da “sıradan vatandaşlık” sıfatı, yerini VIP’e (çok önemli kişiye) bırakır.

    Peki, bütün bunlar kişiye saygınlık getirir mi?

    İşte, işin orası hala göreceli, ancak “hiç kuskusuz hayır” cevabı ağır basmakta.

    ***

    Sayın Yılmaz ailesinin yaşam tarzını, hatta felsefesini, ebeveyn ve çocuk ilişkilerini ya da iletişimlerini hangi merkezlere oturttuklarını bilemiyoruz. Ancak, Sayın Akarcalı’nın duygu yüklü o kısa mesajına bazı anlamlar yüklemek mümkün.

    ***

    Çocuklar, bilinç düzeyimizin çok duyarlı aynalarıdır. Çevrelerine huzurlu, sevgi dolu insanlar olduklarında, çoğu zaman sıcak ve akıcı bir hali yansıtırlar.

    Başkalarını yönetmeye ve yönlendirmeye alışmış insanlarla birlikte olduklarında ise bu gerginlik ve huzursuzluğu derhal davranışlarına yansıtırlar. Bu durumda oluşacak bir dünya da, “korkular ve endişeler” dünyası olacaktır. Hiç kuşkusuz ki böyle bir dünyada, etrafınızda “düşük bilinçli” insanları bulursunuz. O zaman bilinciniz, büyük ölçüde “güç merkezli” bağımlılıklara kayacaktır; o düşük bilinçli insanları, “ilgisiz-özensiz” yönetmek için.

    ***

    Oysaki çocuğa karşı olan tepkileriniz, sürekli sevgi yüklü bir ilgiye dayalı rasyonel düşünceler yüklüyse ve çocuğu bir “birey” olarak kabul edersek, bu durum da onun bilincine yansıyacaktır ve böyle bir bilinç, “güç merkezli” değil de “sevgi merkezli” çalışacaktır.

    Yok, eğer çocuğunuzu günlük önemli faaliyetlerinize bir engel, bir parazit olarak görüyorsanız ki çoğu başarısız siyasetçiler aynı durumdadır, kesinlikle beceriksiz bir çocuk yaratırsınız.

    Yani; çocuğu algılamakta kullandığınız benzetme ve sınıflandırmalar, çocuk tarafından duyarlılıkla devşirilir ve size göstereceği tepkilere şekil olur, ya da büyük rol oynar.

    ***

    Musevi kökenli ABD’li bilim adamı Dr.Haim Ginnot şöyle der: “NORMAL konuşmalarımız çocukları çıldırtır: Sorumlu tutma ve utandırma, öğütler ve ahlak dersleri verme, itham etme ve suçlama, alay etme ve küçük düşürme, tehdit etme ve rüşvet verme, değerlendirme ve etiketlendirme.”

    ***

    Ne anlama gelir bu mesaj?

    Farkındayız, ya da değilizdir; çocuklar üzerinde uyguladığımız bağımlı “ego” isteklerimize dayanan küçültücü ( kötüleyici), yanlış karakter analizlerinden vazgeçmeliyiz anlamındadır.

    Peki, nedir bu “bağımlı ego istekleri”?

    Para, politik güç, statü sembolleri, insanları sürekli yönetme veyahut hükmetmeye çalışma gibi düşük enerjiyle çalışan bir zihin yapısının parametreleridir bunlar ve yaşamı büyük ölçüde mutsuz kılan “güç merkezi”ni oluştururlar.

    ***

    Unutulmamalıdır ki hiç parası olmayan bir insan kendini güvencede hissedebileceği gibi, bankada milyonlarca parası, ya da bol miktarda mal-mülk sahibi olan bir başkası, kendini güvencesizlik içinde hissedebilir.

    Dönen bir tekerleğin içinde umutsuzca koşan bir fare gibi olabiliriz her an. Daha fazla koşarak, ya da daha verimli çalışıp kazanarak ulaşabileceğimiz bir yer yok maalesef.

    Korku, üzüntü ve endişelerden, düş kırıklığı, engellenmiştik duygusu ve benzer sıkıntılardan, öfke, huzursuzluk, sinirceler, düşmanlık ve nefret gibi yaşamı mutsuz kılan düşük merkezli “güç” bağımlılıklardan, “SEVGİ” kaynaklı yüksek bilinç merkezine doğru yol aldığımızda kendi kişiliğimizle bağdaşık bir dünya yaratırız.

    ***

    Böyle bir dünyada ancak, “bilinç” korkunun yerini alır ve kendimizi güvencede hissederiz.

    Ve böyle bir dünyada her şeyle bir oluruz; sevgi, huzur, enerji, güzellik, bilgelik, berraklık, etkinlik ve birlik içinde mutluyuz arttık.

    ***

    Sonuç olarak şimdiye kadar açıklamaya çalıştıklarımızdan, iki önemli belirleyici kurum olan “aile” ve “okul-eğitmen-öğretici” taraflara çıkarımlarımız ne olmalı?

    Önce aile kurumu; “kabul edilemez bir çocuk” diye bir şeyin olmadığına, yalnızca “kabul edilemez bir davranışın” olduğuna inanmaları gerekir. Duyguları kabullenirken ve keşfederken net sınırlar koymaları, kişisel tanımlamalardan uzak durmaları gerekir.

    ***

    Öte yanda, eğer bir öğrenci sınıfta sürekli konuşuyorsa; “sana konuşma demiştim, niçin sürekli konuşuyorsun?” şeklinde kişisel tanımlamada bulunmak yerine; “ders işlememize engel olacak kadar çok konuşma, duyuyorum” şeklindeki uyarının yapılmasının daha uygun olacağını, bu şekildeki iletişimde “sen” ile başlayan cümleleri, “ben” ile değiştirerek öğrenciye eleştirel ve saldırı şeklindeki yaklaşımlardan kaçınılması gerektiğinin dikkate alınması, aile kurumu ile belki de eşdeğer öneme sahip olan “okul-eğitmen-öğretici” üçgeninin kaçınılmaz stratejisi olmalı.

    ***

    Evet, bir vesileyle bunları dile getirdik. Bilinen bir gerçek var, o da şu; birkaç kez başbakanlık yapmasına rağmen Sayın Mesut Yılmaz’ın başarılı bir politik çizgisinin olmadığıdır. Bunda yadırganacak bir durum da yoktur aslında. Çünkü kolay değildir kaotik bir iç sömürü oligarşinin hâkim sürdüğü bir ülkede başbakanlık koltuğunda oturmak.

    Ancak, başarısız olmanıza aile fertlerinizi, özellikle de çocuklarınızı bir engel, bir parazit olarak görüyorsanız, tümüyle aile kurumunuzu yutan bir karadelik oluşumunun fırtınalarını yaratırsınız.

    En azından diğer aile fertlerinizin başarılı ve sağlıklı bir “iş-eş-aş” üçgeni oluşturmalarını büyük ölçüde engellemiş olursunuz.

    ***

    Basına yansıdığı kadarıyla iki kardeş olan Hasan ve Yavuz Yılmaz’ın, dağınık bir profil çizen iş dünyalarında, kurdukları CFS adlı şirket ile, petrol, petrol ürünleri, petro kimya ve maden ürünlerinin pazarlandığı ya da palazlandığı piyasada, uluslararası askeri ve sınai kompleks yapının bünyesinde ve denetiminde at koşturan dev şirketlerle yarışa kalktılar.

    Bu kulvarda at koşturmak kolay değildi elbette ve belki de bu zorluğu ikinci hatta üçüncü bir iş deneyimleriyle kolaya çevirmek istemleriydi en büyük hataları; başarısız bir restoran işletmeciliğine dalmak, ya da 3 üncü Hava Limanı projesinden milyar Euro düzeyindeki ihalelerden iş almak gibi.

    ***

    Hiç kuşku yok ki 3 üncü sınıf bir siyaset adamının; “Anne, babam da gelse aile oluruz yine, değil mi?” ezikliğiyle büyüyen “öksüz” çocukları, ego güdümlü “güç merkezleri”ni yutan kara deliklere karşı başarılı olma gibi bir şanslarının olmaması çok doğal.

    Ne yazık ki “intihar” olasılığı ağır basıyor anlaşılan.

    Kendini yutacak karadeliğe bir tepki ya da isyandır bir yönüyle intihar eylemi.

    Ve kendini yok edecek eylemi, kendisinin üstlenmesinden başka ne olabilir ki?

    ***

    Başka ne söylenebilir ki, ya da nasıl bir yorum getirilebilir; üç kez başbakanlık yapan, üstelik epey de zengin olan bir siyaset adamının oğlunun intihar etmesine.

    Çok yazık oldu. Oğlunun cenazesini omuzlayan bir baba olmak, ne kadar acı ve kahredici bir durum.

    Allah kimsenin başına vermesin.

    ***

    İktisadi ve felsefi görüşleri yakın çağın derinliklerine gömülen Karl Marks’ın, yine de çok beğendiğim bir sözü vardır; “Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çoksun demektir. Ve görkemsiz yaşamın da o denli büyüktür.”

    ***

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim