• BIST 96.628
  • Altın 144,690
  • Dolar 3,5709
  • Euro 4,0165

    “Van Kerckhoven Sokağı”

    11.02.2013 14:37
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

     

    Öcalan’ ın Lokali ve İmam-ı Buhari Camii”

    Dışarısı soğuk, yerler ıslak ve sokağın her iki tarafındaki kaldırım kenarlarında donup kalmış hafif kar serpintileri.

    Tipik  bir “ Avrupa havası”,  “sisli-puslu ve güneşsiz”

    Antwerpen’in  “Van Kerckhoven Sokağı”nda yürüyorum.

    Adını, sokağın üzerinde bulunan kiliseden almış: ”Kilise Alanı Sokağı”  

    Bizim ölçütlere göre aslında bir cadde. Uzun Sokaktan daha genişce, ancak Maraş Caddesi kadar da geniş olmayan uzunca bir sokak.

    Gidişli ve dönüşlü döşenmiş raylı sistem ile “tröleybüs” toplu taşımacılığı yanında, yine her iki yönde işleyen araç trafiği de mevcut, hiç bir engele ya da tıkanıklığa imkan vermeden.

    Sokak boyunca tüm işyeri ve konutların mülkü çoğunlukla Türklerin. Çok azı diğer Arap ülkelerinin vatandaşlarına ait.

    Belçikalılara ise, kala kala sadece bir kilise kalmış, onca mekandan.

    Bizimkiler grup halinde toplanıp belediyeye başvurmuş, sokağın adını “Türk Sokağı” olarak değiştirmek için.

    Belediye Başkanının yanıtı ise oldukça ilginç ve aynı zamanda da mantıklı: “Biz o sokağa Van Kerckhoven sokağı diyoruz, siz ne derseniz deyin” olmuş.

    ***

    Bir an gözüm, sokağın karşı tarafında kırmızı, sarı ve yeşil renklerle süslenmiş, “Mezobotamya V.Z.W yazılı genişce bir panoya ilişti.

    Yakından görmek için sokağın karşı tarafına geçtim.

    Anlaşılan Türkiye’den ve diğer Ortadoğu ülkelerinden gelen Kürt kökenli ve aynı zamanda da “PKK” sempatizanı olan kişilere ait bir lokaldi burası. Ön camıının orta kısmına asılı  “Öcalan”a ait büyükçe bir afiş ve afişin üst kısmında ise “Liberty Pour Öcalan diye bir yazı.

    “Öcalan’a özgürlük” imiş Türkçesi.

    ***

    Ağırlıklı Almanya  olmak üzere diğer AB ülkeelerinde de kurulmalarına izin verilen yüzlerce “sefalethane”lerden sadece biri.

    Bir zamanlar T.C. Başbakanlarını havalimanlarında saatlerce bekletmelerine rağmen, ne hikmetse Kürt kökenli ve özellikle de genc olan bu kişilerin “irtica” talepleri anında kabul görmüş , çoğu işsiz ve asgari ücret düzeyinde bir gelirle yaşamlarına izin verilmiş, “hak ve özgürlükleri”ni (!) savunma amaçlı bir görüntü yaratılmış, bu tip lokal ya da dernek düzeyinde örgütlenmeleri sağlanmış ve dünyanın en büyük iki terör örgütünden birinin “dış ayaklı” alt yapısı hazırlanmış oldu böylelikle.

    Tabii bu tür örgütlenmelerin daha üst düzeyinde, şifreli kapılar ardında girilmesi “özel” kişilere has, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakcılığında ve buna karşılık yapılan yüklü miktarlarda para transferlerinde kullanılan militan düzeyindeki kadrolara “pasta”dan pay verilir ve bu gün çok açık şekilde biliniyor ki, yılda 50 ila 60 milyar dolar cıvarında bir rant döner bu gizli örgütlenme sarmalında.

    ***

    Nedir bu tümörleşmiş yapının aslı, astarı?

    Henüz daha bu soruya berraklaşmış, netleşmiş bir cevap verilemiyor maalesef.

    Ancak sorun, çok daha geçmişe ve geçmiş uygulamaların dinamiklerinde gizli.

    1960’lı yılların başlarında, insanlarımızın psikolojilerine bakılmadan ve o zaman Tophane’de bulunan İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun bahçesinde Alman doktorlar tarafından fiziksel muayeneleri yapılmak suretiyle “Sirkeci Garı”ndan trenlere, “Tophane”den de otobüslere bindirilerek, davul-zurna eşliğinde Almanya ve daha sonraları da diğer AB ülkelerine, ihraç ve ithal edildiler, 2.Dünya savaşından sonra yıkılan Avrupa ekonomisini yeniden kurmak ve yetersiz gelen işgücünü karşılamak için.

    Öte yandan ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde, yıllar önce zorla boşaltılan ve bir kısmı yakılıp yıkılan köy sayısına bakıldığında doğrudan ya da dolaylı (yani zorunlu göç emri olmasa bile) tehditler, baskılar ve her türlü şiddet karşısında bölgelerinden göç etmek zorunda kalan milyonlarca insan, devasa sosyo-ekonomik sorunları da beraberinde taşıyarak kendi illeri dışındaki yerlere, bir kısmı da yurt dışına göç etti.

    Her iki geri dönülmez yola giren binlerce, hatta milyolarca insanlar. Ve bu insanların “entegrasyon” sorunları.

    İşte yeni gelinen bu yerlerde, ekonomik ve kültürel etegrasyon ne kadar cabuk ve iyi oluyorsa ya da olmuyorsa-olamıyorsa, göçün yarattığı psikolojik risk faktörlerinin etkisi de azalacak veyahut çoğalacaktır.

    Ancak göç edilen yer, göç edenlere karşı düşmanca/ayrımcı bir tavır içindeyse, o zaman göç eden kişinin psikolojisinde kendini koruma refleksi ön plana çıkar ve bunun yanında  gettolaşma ya da kendini soyutlama başlar. Ve bu başlangıç kendi dinamiğini yaratır ve bin türlü musibete neden olabilir.

    Bunların  başında ise ön yargılarla yüklü bir psikolojik yapının, şiddete dek varan gerginlikler üretebilmesidir.

    Ülke içinde kurgulanan ve uygulanan bu kaotik yapının ülke dışındaki yansımalarını, “maddeci” ve “kolonyal” zihniyete sahip batı dünyası için bir fırsata dönüşeceği ve değerlendirileceği hesap edilemedi bir türlü Türk diplomasisince.

    ***

    Diğer yandan bu yapılanmaların neden olduğu, doğal olarak da topluma yansıyan ve yaşanan kültür çatlamaları.

    Şimdi de bu çatlakların, uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla “siyasal ve parasal” cinayetlerden medet ummaya kadar uzanan alt düzey kurnazlıklar kolaycılığına kaçmanın bedellerinin ödenmeye başladığı günleri yaşıyoruz.

    Bir zamanlar Alman TV’ lerinde, üstünde “eroin” şırıngasıyla gösterilen “Türk Bayrağı” bunun ilk adımıydı.

    Buna karşılık çoğunluğu bürokrat kökenli olan asker-sivil politikacılarımız ise, olaylara çok yüzeysel bakıyorlardı ve “bölünme-ayrılma” üzerine nutuk atma böbürlenmeleri ile kurmuşlardı saltanatlarını.

    Yaptıkları da bir yandan kendi suçlarını ört-bas etmek için parlamentoya çullanıp, bir yandan da uyuşturucu ve silah kaçakçılarını “özel görevlerde”, adli siçili bozuk sabıkalıları ise, “tetkçilikte” kullanmak gibi akıl dışı ve bir sure sonra da kepazeliğe dönüşen kurnazlıklardı.

    Elbette ki, bireyler de üretime dönük kazançlar yerine, “spekülatif kazançları” ya da “rant” gelirlerini yeğleyecektir.

    Ve buna karşılık toplumsal-sosyolojik yapı da,  “avanta” örgütlerinin itiş-kakışını, halk kitlelerine “kendileri için çıkar seçeneği” olarak biçimlenecekti.

    Böyle olunca da, genç kuşakların bir kısmı Türk olduğu için doğuştan “asker” ve sonuç olarak da “şehit” olma mertebesine kolayca ulaşma, diğer bir kısmı ise Kürt olduğu için dağa çıkıp doğuştan “gerilla” ya da “özgürlük savaşçısı” olma hipnozuyla şekillenecekti.

    Ve bunun soucunda da, şüphesiz ortaya çözümsüz bir kargaşa tablosu çıkacaktı.

    Toplumda git gide yoğunlaşan bu “öfke” birikimlerini, karşılıklı bir hoşgörü” ve “birbirini kabullenme” kulvarına kanalize etme cabaları ise şu günlerde, tatsız ve belalı sürprizlerle karşılaşıyor. Üniversitelerimiz karıştırılıyor ve yakılıyor, büyükelçilikler “intihar eylemcileri” tarafından bombalanıyor, vs…vs…

    Yürüken bunlar geçti aklımdan, kısa bir zaman dilimi içinde, adeda  bir “scanner- tarayıcı” hızıyla.

    ***

    Ve derken efendim,  25 ya da 30 metre ilerde, bir sürpriz yazı daha...

    Küçük ve gösterişsiz, sade bir levha üzerine yazılı: “İmam-i Buhari Camii Şerifi

    Küçük “süs” tuğlalardan kanevice örer gibi örülmüş, dört katlı, bakımlı bir bina.

    Bu sefer içeri girdim ve caminin görevlisiyle bir sure sohbet ettik, camiye ait çayocağında. Sıcak çaylarımızı da yudumlayarak.

    1990’lı yıllara kadar “bira faprikası”ydı burası ve kapanınca da bizimkiler, kendi aralarında para toplayarak binayı satın almışlar ve camiye dönüştürmüşler. Yaklaşık 20 yıldır da “Diyanet”e bağlı olarak hizmet veriyor.

    Faprikanın bacası ise, camiye “minare” olarak, yeniden restorasyonu yapılıyor şu günlerde.

    Ve  O İmam-i Buhari ki; “Kur’an-ı Kerim”den sonra dünyanın en değerli kitabı olarak  kabul edilen “Sahih-i Buhari” adıyla meşhur olan hadis kitabını yazan hadis alimi.

    Yaklaşık 1300 yıla yakın bir zamandan sonra, batı dünyasının bir ülkesinde, özellikle de yahudi cemaatinin merkezi konumunda olan bir kentin “Kilise  Sokağında,  kendi adıyla bir caminin olduğunu görse ya da öğrense, acaba hayra mı yorardı, yoksa şerre mi?

    Kim bilir?

    ***

    Peki, neden bu insanlar, para kazanmak için geldikleri başka bir ülkenin sokağının adını kendi kimlik”leriyle değiştirmek ister, kendi imkanlarını zorlamak suretiyle ibadethanelerini yapmaya kalkar ve bir kısımları da, ne için kurulduğunu pek anlayamadıkları bir terör örgütünün alt birimlerini oluşturan lokaller kurarlar?

    Çok sayıda faktör işin içindedir ve ekonomik- kültürel entegrasyon ile göç psikolojisi üzerine, sosyo-politik faktörlerin de eklenerek dikkate alınacağı karmaşık bir “matriks” bağlamında ele alınması ile mümkün olabilecektir ancak.

    ***

    Camiden ayrılırken, nereden esmişse, zihnim, birden “hatırlama butonu”na bastı ve Nazımın o büyülü mısralarından bir buketi, pek beceremediğim halde, sessiz bir şarkı gibi okumaya çalıştım içten.

    Ve yürümeye devam ettim, az ilerdeki Türklerin takıldığı “Çamlık Cafe”ye doğru...

    “Ağaç demişti baltaya

    Sen beni kesemezdin, ama

    Ne yapayım ki, sapın benden

    Bak şu ağacın bilincine sen

    Ölen ben, öldüren benden.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim