• BIST 83.048
  • Altın 147,065
  • Dolar 3,7593
  • Euro 4,0369

    Üzüm salkımı, Reyhanlı ve “çui bono”

    21.05.2013 14:05
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Uzun süreli hafızamızda kalsa da, çok az kısmını hatırlayabildiğimiz ve çoğu insanın boynunda asılı kokulu bir silgi tasması gibi duran çocukluk anıları vardır.

                     Ve insanın aklına her geldiğinde içinde tatlı bir hüzün, yüzünde hafif bir gülümseme oluşturan en güzel, en saf, en komik  anılardır, bilinçaltımızdır onlar.

                                                                                 ***

                     Ana dilim “Rumca”ydı.  

                     Çünkü doğduğum köyde ağırlıklı olarak Rumca konuşulurdu, halen de konuşulur. 

                     Dolayısıyla anne ve baba ve de komşular, hangi dili konuşuyorsa  doğal  olarak  çocuk da o dili konuşur.

                     “Rahmetli Babam” bir maden işçisiydi ve beş yaşındaydım, bizi çalıştığı şehre götürdüğünde. 

                     Ve böylece Türkçe’yi,  İlkokula başladığım Zonguldak/Karaelmas İlkokulu’nda öğrenmiştim.

                                                                                *** 

                     Okula başladığım ilk günlerdi ve öğretmenim, alfabede resmi bulunan “üzüm salkımı”nı gösterir  ve:

                     Oğlum bu nedir?  Diye sorduğunda;

                     Ben de:  “Stafilo” diye cevap vermiştim.

                     Çünkü Türkçe’sini bilmiyordum.

                     Başka bir galaksiden gelen bir yaratığı merak edercesine,  sınıfa gelir sorarlardı öğretmenime, diğer öğretmenler;  “Hani, nerde o çocuk?”

                                                                                ***

                     Ancak şunu da belirteyim.  Doğduğum köy’de kime sorarsanız;  “Ben Türküm”  ya da “Türkiye Cumhuriyeti  Vatandaşı”yım  ve  de  “ Müslüman’ım” der.   

                    Öğrenim-öğretim seviyesi  ise, Türkiye’nin genel ortalamasının da üstündedir.

                    Buna karşın “kamu hizmetleri”nden faydalanma oranı ise, çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki köylerimizden daha azdır.

                                                                               ***

                    Bunun yanında, konunun bir başka gerçeği  daha var.

                    Biri/birileri çıkar da;

                    “Efendim, ben Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşıyım,  etnik kökenim pek de önemli değil, çünkü insanın hangi etnik kökenden geldiğini, kimden doğduğunu seçme şansı yoktur, dini inançlarım ise kimseyi ilgilendirmez, yalnız ‘vatandaşlık görev ve sorumluluklarım ne gerektiriyorsa onları yerine getirme mükellefiyetim vardır’, anayasal haklarımın da bilincindeyim ve bireye has evrensel temel hak  ve özgürlüklere saygılıyım.”

                     Deniliyorsa  -ki diyenlerin sayısı azımsanamayacak orandadır-  bu ifade tarzına kim ne hakla ve hangi gerekçeyle itiraz etme ya da karşı çıkma hakkına sahiptir?

                                                                               ***

                    Bakın size güzel bir örnek sunayım:

                    Kaleme aldığım bir önceki yazımın alt bölümüne konu ile ilgili bir yorum düştü.

                    Oldukça anlamlı ve yaratıcı buldum.  Konu ile ilgili düşüncelerini özgürce ifade eden  üç-dört satırla özetleyiverdi,  her kim yazdıysa  “sevgi” başlıklı yorumuyla. 

                    “Birey” olma sorumluluğunu taşıyan “üst düzey bir bilinç” tasarımı  örneğiydi.

                    Şunu demeye getiriyor  yorumcu;  “içimizdeki en büyük hazinemiz olan insan sevgisini, zoraki kabuk değiştirme şeklinde politik mülahazalarla saptırılıp, değişik mecralara çekiliyor ve bizlerden farklı kişiler  yaratılmaya çalışılıyor. Zaman zaman bizi Avrupalı, bazen Orta Asyalı, bazen de Orta Doğulu olduğumuza inanmamızı amaçlayan çalışmalar daha doğrusu stratejiler  var hep.  Bu durum ise bizleri rahatsız etmektedir.  Oysaki insan kendi kendine yeten bir varlık olarak yaratılmışsa eğer, ne işe yarar ki bu kimlikler?  O da bilinmez.”

                     Yani, kısacası; “bırakın bizleri, başkaları gibi değil de kendimiz gibi olalım ve kendimizi biz kurtaralım. Bunun üstesinden gelecek potansiyel enerjimiz de vardır.” Denmekte.

                                                                              ***

                     Aslında bunun daha da özetini tek cümleyle, 19.yüzyılda Soren Kierkegaard söylemiş:

                     “Büyüklük şu ya da bu olmak değil, KENDİN olmaktır.”

                     Şimdi ise bu realite, “güzel ve asil” bir yorumla bir vatandaş tarafından dile getiriliyor,  politikacılara adeta bir “nanik”  göndererek.

                                                                              ***

                    Gelelim şu iki kelimeden oluşan kısacık cümleye; “cui bono”

                    Kökeni Latince ya da Eski Roma dili yani Rumca olan cümlenin anlamı ise şöyle;

                    “Cui”:  Kim, kimin.

                    Bono:  Fayda, yarar.

                    “Kimin yararına, kim faydalanıyor?”  Anlamında.

                                                                               ***

                   Bu sorunun cevabını, yaklaşık 2500 yıl önce yaşamış Romalı Devlet Adamı ve Hukukçu olan “Cicero” vermişti.

                   Henüz otuzlu yaşlara dahi gelmemiş bir hukukçuydu.

                   Üstlendiği  ve ünlendiği bir davanın anahtar sorusuydu, “cui bono”

                   Dava, Roma Kralının baskı ve zulmüne karşı çıkan bir vatandaşın uğradığı iftirayla ilgili.

                   Kral, önce kendisine karşı isyan eden kişinin babasını Romalı askerlere öldürtür.

                   Sonra da kendi kölelerinin yalancı şahitlikleriyle, suç oğlunun üstüne atılır.

                   Babasını öldürdüğü iddiasıyla haksız yere suçlanan bu insanın savunmasını, kralın korkusundan hiçbir avukat üstlenmez.

                    Cicero  davayı üstlenir ve jüriye sorar, “Bu cinayet kimin yararına?” ya da “bu cinayetten kim karlı çıkıyor?”

                    Sonunda cinayeti kralın tertiplediği ortaya çıkar ve suçsuz yere yargılanan kişi beraat eder.

                                                                               ***

                    Evet, yüzyıllar önce bu sorunun cevabını bulup, adaleti sağlayan insanın yaptığını, bu gün bizler, gözümüzün içine sokulurcasına hem de onlarca, yüzlerce  belki de binlerce kez gerçekleştirilen katliamların,  kimin yararına ya da bu işten kim karlı çıkıyor sorularına cevap bulup, gereğini  niçin yapamıyoruz?

                    İnsan merak etmez mi, otuz yıldır süren ve kırk bine yakın can kaybı ile milyarlarca dolar bütçe kaynaklarının heba olmasına yol açan üstelik de kazananın olmadığı ya da her iki tarafın da kaybettiği bir savaştan kim karlı çıkıyor?

                                                                               ***

                  Reyhanlı Katliamının veyahut diğerlerinin “nasıl” yapıldığı sorusunun cevabını bulamazsın, bilemezsin, en azından şimdilik.

                 Neden bilemezsin?

                 Çünkü  MİT gibi  “müsteşarlık” düzeyinde  başbakanlığa bağlı bir istihbarat örgütüne  rağmen,  kendi kongresinde suikasta uğrayan bir başbakan varsa ve de sayıları on yedi bini aşan “faili meçhul” cinayet işleniyorsa  bir ülkede ve de bu “faillerin” yakalanıp “adalet”in  önüne  çıkartılamıyorsa bilemezsin elbette.

                 Başka ülkelerin gizli istihbarat örgütleri de elini kolunu sallayarak ülkene girer,  istedikleri provokasyonları, katliamları yapar ve çeker giderler.

                                                                                 ***

                 Ancak bütün bunların  “niçin”  ve “neden”  yapıldığı, hangi dinamik süreçlerin buna sebebiyet verdiğini “düşünerek” bulmak çok mu zor?

                Türkiye,  acaba haksız yere birinin kuyruğuna mı basıyor, yoksa  birinin tavuğuna mı “hşiit” diyor?

                Ve Türkiye artık bundan böyle, “Ben artık sadece bir COĞRAFYA ya da RADAR’dan ibaret bir ülke değilim” demenin vakti,  zamanı gelmedi mi?

                Suriye olayı sadece Suriye’yi ilgilendiren bir olayı mıdır, yoksa Suriye’yi de aşan, Bölge ve Orta Doğu hatta Kafkasya enerji kaynaklarının üretimi, nakli ve kontrolü sorunu mudur? 

                                                                                 *** 

                 Peki, Türkiye bu sürecinde dışında kalması söz konusuysa eğer,  o zaman ağzımızdan düşürmediğimiz “dış güçlerin” sömürü ve kapitalizmine “vahşi” demeye bir hakkımız var mı, acaba?  

                Otuz ya da kırk yıl önce Suriye’nin iç işlerine mi karışmıştık da, sağ-sol çatışmalarında beş binden fazla gencimiz “birbirine kurşun sıkarak” yoktan yere canlarından oldu.

                Ya da 1 Mayıs, alevi-suni kışkırtmalarını ve bir iç savaş provokasyonları  olan K.Maraş,  Sivas katliamları olduğu zaman hangi ülkenin içişlerine karışmıştık?      

                                                                               ***         

                O dış güçler dediğimiz Batı Âlemi, tıpkı yirmi yıl öncesi  “Bosna”da olduğu gibi, kendi elleriyle hazırladıkları ve “Lahey Adalet Divanı”na astıkları “etik değerlerin”  ırzına geçiyor ve o kıymetli popolarını kıpırdatmıyorlar bile.

                Kıpırdatmıyorlar, ancak o kıymetli yerlerinde biriken “kirli kuantum”,  bir bakıyorsunuz Hüseyin Aygün’ün ağzında patlıyor  ve etrafa;  “Ne Kürt’üz, ne Türk’üz, biz Alevi Ulusuyuz” şeklinde

    “ölümcül” parçacıklar saçılıyor.

               Ondan sonra da Reyhanlı da neden bomba patlıyor ya da katliam oluyor?

                                                                              ***

               Sevgili Özkan Sümer, görevini yerine getiremeyen futbolcuya isyan eder ve arkasındakilere döner, hangi yılın içindeysek örneğin; “İşte buyurun, bu da 1997 model deli” derdi.

               Yine de nezaketen bir benzetmeydi bizimki, nitekim Freud;  “Deliler, akıl hastalarının aristokratlarıdır.” Demişti vaktiyle.

               Bazen de eleştiriler geliyor bu tür örnekleme yöntemlerimize.

               “Liderlerimizin ya da milletvekillerimizin ağzı ile ya da ağızlarından çıkanlar ile alıp veremediğin nedir?  Gibi…

                                                                             ***

                Şöyle mi deseydik, acaba?                                                            

               “Hüseyin Bey, bak hele gurban… Siz hiç merak buyurmayın. Hele bir ortalık durulsun.  Kürt devleti,  Ermeni devleti, ardından da sırada her kim varsa onun devleti kurulur.  Aleviler de  ‘ULUS’ olduğuna  göre, bir Devlet-i Aliye’niz olacaktır elbette, lafı mı olur? Eh. Geriye de mutlaka bir parça toprağımız kalır da; ‘Allah bin bereket versin’ der, bir Suni Devleti kurulur. Ve hep birlikte kardeşçesine  gül gibi geçinir gideriz.”

                                                                               ***

                 Evet değerli okurlar.

                 “Her vatansever ülkesini önce, yönetmek için seçtiği insanlardan korumalı” der,  bir Amerikan pozitivist yazar.

                  Herkes aklını başına almalı ve ondan sonra  “ağzından çıkanı kulağı duymalı.”

                                                                              ***

                  Etnik kimlik tuzaklarıyla, tapularla, dogmalarla, soyut ve yapay kavramlarla zihinsel yapıyı düşük düzeyde meşgul edersen, fakirliği ya da yoksulluğu talihsizliklere veyahut şansa, savaş/katliam ve provokasyonları da “şeytana” ya da “dış güçlere” bağlarsın.

     

                  Savaşları; “analitik düşünce yöntemi” önler.

                  O zaman devreye “akıl” girer ve sorar: “Cui Bono?”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    havayıldız durmuş
    23 Mayıs 2013 Perşembe 12:19
    hayri yıldız
    yazarların dillerini anlamadıgımm şu sıralarda bugünkü yazınızı zevkle okudummm. anlattıgınız anektot harikaydı evet rumca bilen bir bayan olarak..bizim neden bu dili konuştugumuz ve kültürümüz hakkında bir araşştırma yazısı istiyorumm saygılarrr.
    176.43.6.253
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim