• BIST 97.650
  • Altın 144,751
  • Dolar 3,5626
  • Euro 3,9734

    UHUVVET, ADALET, MUSAVVAT DİYE DİYE…

    22.08.2012 11:47
    Hasan Suiçmez / yazar

    Hasan Suiçmez / yazar

     

    1876 lı yıllardayız. Balkan komitacılarının PKK terörü estirdiği yıllardı bu yıllar. Dağdaki eşkıya vuruyor, kırıyor, adam kaçırıyor, benim amacım ve hedefim var diyor, bu devleti yıkıp ayrı bir devlet kuracağım diyor ama koca koca madalyalı elbiseleri ve yüksek yönetici olduğunu gösteren ipekten entarileri içerisindeki bürokrasi ve basın; daha fazla özgürlük daha fazla hürriyet olursa bu hinliklerin sona ereceğini bozuk bir plak gibi tekrar edip duruyor.

    Devrîn aydınlarının öncüleri ve aynı zamanda etkili yöneticileri olan bildiğimiz Mithat paşalar, Namık Kemaller, Serasker Hüseyin Avni Paşalar Tevfik Fikretler ise bu yangına büyük bir gayret ve fedakârlıkla odun taşımakla meşgul.

     Sokaklar binlerce sözüm ona hürriyet taraftarlarının sloganları ile inliyor. Kelime anlamını dahi bilmedikleri sloganları avuçlarına tutuşturulmuş birkaç Osmanlı akçası karşılığında avazları çıktığı kadar bağırarak söylüyorlar: Uhuvvet, Adalet,  Müsavat…

    Aynen bu günkü gibi…

    Ne istiyormuş bu akçeli yığınlar! Uhuvvet yani kardeşlik istiyormuşlar her şeye rağmen dünyanın en gerçek kardeşliklerinin yaşandığı Osmanlı imparatorluğunda.

    Aynen bu günkü gibi…

     Başka ne istiyorlarmış;Adalet! Arabın Aceme üstünlüğünün geçersiz olduğunu beyan eden İslam hukukunun uygulandığı bir devlette adaletistiyormuş bu paralı paryalar!

    Aynen bu günkü gibi…

    Başka ne istiyorlarmış! Müsavat istiyorlar, neymiş onlara göre müsavat eşitlik efendim, kiminle eşit olmak istiyorlarmış, zaten İslam hukuku karşısında herkesin konumu belli değilmi? Olsun efendim biz eşitlik istiyoruz yani, canları pahasına koca imparatorluğu koruyanlarla, o canlara kıyanların eşitliğini istiyorlarmış.

    Aynen bu günkü gibi…

    Hükümdar çaresiz, bu şuursuz güruh ile onları kendi kör emelleri için kullanan ve dışarıdan kahır destek alan devrin aydınları! ile gafil yöneticilerinin bile bile, göre göre devleti yıkıma götüren eylemlerini halka nasıl anlatacağını düşünmek ve her şeye rağmen vatanı ve devleti yaşatmakla meşgul.

    Bunun için önce büyük devlet adamı! Mithat paşa ve taifesinin dayattığı 1876 anayasasını kabul etmek zorunda kalır.

     Bu anayasaya göre imparatorluğu meydana getiren bütün ekalliyetler özgürce yapılacak seçimlerle mebuslarını seçip meclise gönderecek böylece oluşacak hürriyet ortamında bütün problemler ve isyanlar bitecek imparatorluk ve devlet büyük bir badireden kurtarılacaktı!

    Ne romantik bir çözüm, ne büyük bir açılım!

    Kimse 30 milyonluk nüfusa sahip imparatorlukta Türklerin nüfusunun sadece 10 milyon olduğunu bilmek istemez!

    Kimse 150 kişiden oluşacak parlamentoda Türklerin 50 kişilik bir gurupla azınlıkta kalacağını önemsemez.

    Öyle de olur,seçimler yapılır, herkes kendi mebusunu seçer ve meclise gönderir.

    Durum daha da vahim bir hale gelir.

    Dağdaki ayrılıkçı eşkıya liderleri bu sefer meclise gelir ve mücadelesine kaldığı yerden devam eder. Türkler ise uğruna yaşadıkları devletlerini temsil eden yeni parlamentoda azınlıkta! Eşkıya liderleri ise anayasal koruma altında meclis kürsüsünden her gün nutuk atmakla: meşgul: “ yaşasın parlamento, yaşasın kardeşlik, dağdaki kardeşlerimize kimse bize eşkıya dedirtemez diye”… Tıpkı bu günkü gibi…

     Önemli olan; uhuvvet, adalet, müsavat değil miydi?

    Ne kadar bilindik, ne kadar cazip sloganlardı bunlar!

    Geliyorum diye haykıran felaketin sadece hükümdar ve birkaç aklı başında devlet yöneticisi farkında. Son bir gayretle kendi devletini ve milletini; uhuvvet, adalet, müsavat palavraları ile tavsiye etmeye çalışan mebus ’an meclisini kapatır.

    Devletin yaşaması için ciddi tedbirler alır. Ne olursa bundan sonra olur. Koca hükümdar “istibdatçı, baskıcı, hürriyet düşmanı” olarak ilan edilir. Dağdan meclise inen hürriyet âşıkları! Ve onların yerli işbirlikçi akçeli yandaşları kuyruklarına devletçe basılmasının acısıyla soluğu Viyana, Paris, Londra da alırlar. Devlet içinden çıkılmaz badirelerin girdabına sürüklenir.

     Bugünküler o kadar da uzağa gitmeye gerek görmüyorlar, Kandil, Erbil, Dahok onlar için daha yakın çünkü!

    Ne yapılsa boşunadır, hiçbir tedbir dikiş tutmaz artık. 1909 yılında ise bu güruhun yeni hamlesiyle bu tehlikenin farkında olup ona yol vermeyen hükümdar baştan indirilir. Ne ilginçtir ki hükümdara bu kararı tebliğ görevide Yahudi Emanuel Karasu ya düşmüştü!

    Sonra, sonrası malum; 1909 dan 1918 yılına kadar 9 yılda; bu özgürlük havarilerinin çalışmaları ve onları seyredip; “aman kardeşliğimize zarar vermeyin, oyuna gelmeyin, itidalli davranın, onlar ne yaparsa yapsın siz sesinizi çıkarmayın” deyip bir türlü yaklaşan tehlikeye ve görülen tehditlere karşı, neyi, nasıl yapmamız gerektiğini söylemeyenlerin ihanet değilse gafleti sayesinde koca imparatorluk yok olur gider.

    Hayret!O günkü istekler ile bu günkü gelişmeler ve konuşmalarne kadar da benzer ve bilindik!

    Bu yazıyı okuma zahmetine katlanacak insanların bir kısmı belki de, Trabzonspor ile ilgili bu kadar yazılacak konu varken, transfer tiyoları varken, üstelik Karabük beraberliği ile umutlarımızın yeşermeden körelmesi varken böyle bir yazıyı yazmanın ne anlamı var deyip dudak bükebileceklerdir!

    Ne diyelim böyle düşünenler için “kader utansın” derler.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim