• BIST 89.878
  • Altın 145,744
  • Dolar 3,6012
  • Euro 3,9233

    Trabzon’un Kuleleri, Spor ve “özgür gençlik”

    29.05.2012 15:44
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Bugün dünyada Türkçe adıyla Trabzon olarak tanınan şehrimizin geçmişinden bahsederken, İngilizce de kullanılabilecek en tarafsız sözcük, İngiliz Edebiyatçısı Rose Macaulay’ın(1881-1958) komik romanı “Trabzon’un Kuleleri”  (Thetowers of Trabizond) ile ünlenen Trabizond sözcüğüdür.

    Şehrimiz tıpkı İstanbul gibi, 15.yüzyıl ortalarında fethedilmiş, fakat bölgedeki hükümdar ailesi Komminos Hanedanı ve yeni Müslüman hükümdarlar arasında kurulan evlilik ve ittifaklar sayesinde, şehrin ve çevre dağlık bölgelerdeki Müslüman Türklerle Hristiyan Ortodokslar arasındaki uzunsüren ilişkiler ağının bölge üzerindeki iktisadi, siyasi ve kültürel etkileri, diğer Anadolu kent ve bölgeleriyle kıyaslanmayacak ölçüde uyumlu birliktelikleri dikkate değer bir durumdu.

    Bu durumun esas ilginç yönü ise, Bizans döneminden beri şehirde, Türkler de Rumlar da farklı hayatlar yaşamış, başka yerlerde başarılması zor uzlaşmalar içinde olmuş,şehrin refahına ve kültürel alandaki başarılarına ortak olmuş,Müslümanlarla Hristiyanlar, Türklerle Rumlar ve zenginlerle yoksullar arasında gelişen anlaşılması güç ortak yaşam biçimleri gelişmiş olduğudur.

    17.yüzyılda bölgenin ekonomik hayatına önemli derecede katkı sağlayan gümüş madenleri ve bu madenlerin varlığı sayesinde, şehrin limanın güneyindeki dağ vadilerinde zenginleşen köylülerin ekonomik yönden güçlenmesine yol açmış ve bu köylü ve tüccarların daha başarılı olanları kıyı kesimine taşınarak Trabzon’un canlı ekonomisine önemli katkılarda bulunmuşlardır.

    Dünya İpek Yolu üzerinde bulunan bu kozmopolit liman kentinin, özellikle Rum azınlığının armatör, tüccar ve bankerleri önemli derecede servet sahibi oldular ve servetlerinin büyük bir kısmını okul, hastane, vakıf ve benzeri hizmet sektörüne harcadılar.

    Burada şehrin, dağları aşıp Kuzey İran’da Tebriz’e uzanan ticaret yolunun bir ayağını oluşturmasının ve Çarlık Rusya’sıyla ticarette aracı rol oynamasının da payı vardır. Bu yönüyle, Osmanlı Hükümdarlarının ilgilerinin bu kente yönelmesi gecikmedi ve İstanbul’dan hemen sonra imparatorluğa dâhil edildi.

     Yüzyıllardır bu canlı ve dinamik yapı özelliğini muhafaza ederek devam edegelen Trabzon, bu gün,  sadece köfte-balık lokantaları ve ünlü futbol takımına ev sahipliği yapan Avni Aker Stadyumuyla anılan bir köy/kent konumuna gerilemiştir.

    Artık o lokantalarda ve stadyumda, Pontus-Rum dönemi izlerini taşıyan ve Osmanlı döneminde daha bir albeni kazanan burjuva zerafetinden pek iz kalmamıştır. 

    Bu zerafet ve parlak dönem,  Osmanlının son dönemine kadar yani imparatorluğun yok olmasından sonra, bu gün Doğu Yunanistan’da, Marsilya’da ya da Manhattan’da yaşamlarını süren bu ailelerin albümlerinde, fraklı giysili erkeklerle siyahi ipek elbiseli hanımları, faytonlarla şehir dışındaki villalara yapılan gezileri gösteren resimlerinde kalmıştır.

    Vakur, zarif ve diğer Anadolu kentlerinden farklı olan bu yaşam tarzı, yeni cumhuriyetin kuruluşuyla hemen, farklı etnik yapıya mensup ailelerin çoğuna, bir saat içinde yanlarına ancak taşıyabilecekleri kadar eşya alarak evlerinden çıkıp şehrin limanı yakınlarında toplanmalarının söylendiği karlı bir kış gününde kayboldu.

    Bankerlerin villaları boşaltılmış, çoğu müze haline getirilmiş, bulvarlar boyu uzanan ağaçlar kesilip yakılmış, kiliseler ya yakılıp yıkılmış ya da Kuzey Yunanistan’da camilerin kiliseye çevrilmesi gibi camiye çevrilmiştir.

    Ama asıl kaybolan ya da çözülen ve dağılan,  yüzyıllardır birliktelikleri devam eden farklı etnik yapıların sosyo-kültürel, siyasi ve iktisadi senteziydi.  Ve böylelikle Trabzon, bir Singapur, Taiwan ya da Hong-Kong kentleri düzeyinde teknoloji üretim ve finans merkezi olacakken, ulus-devlet tipolojisinin hışmına uğradı ve büyük bir ortaçağ köyüne dönüştü.

    Bu gün ise Trabzon’un kentsel dönüşüm projeleriyle mevcut altyapının 2/3’si yıkılarak bir kent haline getirilmek isteniyor.  Bu pekâlâ gerçekleştirilebilir, büyük bir kaynak kullanımıyla.

    Ancak ya üst yapı?

    Ya da Trabzon’un sağlıklı bir dengeye kavuşması veya ussal bir düzenin kurulması için, her türlü özgürlüklerin herkes için nasıl güvence altına alınabilir?

    Veyahutöncelikle ekonomik özgürlüklerini kazanamayan, “para kazanma” ilgi ve bilgisi donanımından yoksun,  şehrin sokaklarında övünerek dolaşabilmeleri için dar kafalı, kanatları yolunmuş ve uygar görüşlü dâhiler düşleyen, büyük savaş şefleriyle övünen ama kendinden gurur duymayan, algıladığı düşünceye hayran olacak yerde, algılamadığı düşünceyi benimseyen, bir teknik direktörün ya da başka bir takımın kendince hatasını bulan, eleştiren ama kendi yaşamı ve alanları konusunda karar veremeyen ve öz-eleştiri yapmayan, yaratıcı yetenekten yoksun olan ve böylelikle yalnızca bir tüketici ve bir vatansever(!) olmayı arzulayan gençliğimizin sorunlarını çözmek için acaba ne yapılabilir?

    Yoksa sokaktaki insanın nasıl kendi kendini cezalandırdığını, kendi içinde bir savaşım verirken önce saf bir seyirci olarak, sonra şaşkınlıkla, en sonunda da korkuya kapılarak nasıl acı çektiğini ve kendi başına öfkelenip durduğunu, yaşam aktivitelerinden biri olan sporu  bir tercih değil de diğer yaşam alanlarını geride bırakan bir tutkuya çevirdiğini, kendi düşmanlarına nasıl hayran olduğunu ve dostlarını nasıl yok ettiğini, yok etmeye çalıştığını görmemezlikten gelmeye ya da görüp de susmaya mı devam edelim?

    Etmesine edelim de, o zaman birileri çıkıp bu gençlere; “Beni dinleyiniz! Şu adamı görüyor musunuz? Devletin surları olan “vatanseverliğe” ve temel hücresi olan “ailene” ya da “ırkına” saldırıyor. Buna son vermek için bir şeyler yapmak gerekir, devletin ve ulusun onurunu korumak lazım” deniyor ve “o bir şeyler yapmak gerekir” görevi, etnik kökeni farklı olan ya bir gazeteci vatandaşı ya da bir din görevlisi yok edilerek yerine getiriliyor.

    Bir şehir için bundan vahim bir durum olabilir mi?

      *   *   *

    Geçtiğimiz hafta internet sitemizde yine Sayın Ahmet Külekçi’den ilginç bir başlık daha.

     “Futbol, bizim her şeyimizsin!”  Ve altına da yorumunu özetlemiş;

    Yok, arkadaş bu slogana karşıyım” diye.

    Ne yalan söyleyeyim, çok yaratıcı ve mükemmel buldum.

    Sergilenen popülizmin hak ettiği daha iyi bir cevap bulunamaz çünkü.

    Elbette Trabzon’un sporda bir “marka şehir” olması arzumuz ve temennimizdir.

                     Ancak, markalaşmanın önce bir yol haritasına ihtiyacı vardır.

                     Bu da; yeniden yapılanma sürecinde günümüzün değişen koşulları, buna bağlı olarak yönetim siteminin ve anlayışının değişmesi, örgütsel kültürün yenilenmesi, ne olmak istediklerini bilen vizyon sahibi kadrolara ve bu amaca ulaşmak için nelerin-nasıl yapılacağımisyonuna ve bu sunumların nelere dayandıklarının eksiksiz bir şekilde ifade eden değerler sistematiğinin yerine getirilmesiyle gerçekleştirilebilir.

    Yoksa “Rotasını bilmeyen gemiye hiçbir rüzgâr yardım etmez” misali, birikmiş öfkelerimizin dışa vurumuyla oluşan kuru gürültüyle bir an evvel sonuç alma kolaycılığıyla bir marka oluşturulamaz.

    Alt yapı olarak yeterli diyebiliriz, hatta diğer kentlere oranla mükemmel. Gecen yıl yaz olimpiyatlarının şehrimizde yapılması, hatırı sayılır dünya standartlarında tesisler kazandırdı bizlere.

    Ancak üst yapı ya da zihinsel olarak hazır olduğumuzu söylemek pek mümkün görülmüyor.

    Bu ve benzeri sorunlarımızın çözümü ile ilgili ne Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası’nın bir ticari-iktisadi projesi, ne Trabzon Barosu’nun bireylerin ve özellikle gençliğin temel hak ve özgürlüklerinin korunması ile ilgili bir hukuki projesi, ne de yerel yönetimlerin şehrimizin tüm yaşam alanları ile ilgili idari ve yönetsel bir projesi var.

     Maalesef yok.

        Ama bizim sevgili gençlere söyleyeceklerimiz var ve öncelikle “özgür” bir düşünce sistematiğiyle yola çıksak.

       Şöyleki;

      “Ben özgürsem, ne kızılım ne kara, ne sarıyım ne beyaz ya da bilmem ne.”

       “Ben ne Hristiyan’ım ne Yahudi, ne Müslümanım ne de Budist”

     “Ya da ben bir Müslümanım veyaHristiyan, Yahudi veyahut Budist, her neysem.”

         “Ben elbette şehrimin futbol ya da diğer sportif etkinliklerde başarılı olması veya kazanması her zaman tercihimdir. Ama devamlı ya da hak etmediği halde kazanmasına bağımlı değilim

        “Ben sevdiğim ve arzuladığım için sevgilimi ya da karımı öpüyorum. Yoksa bir evlilik belgesi taşıdığım ya da cinsel yoksunluktan acı çektiğim için değil”

        “Ben çocukları ve ailemi dövmem, karaca, tavşan ya da geyik avına da gitmem. Bununla birlikte usta bir nişancıyım ve pek karavana da atmam”

       “Kumar oynamam ve kendi kuramlarımı yazmam için yemekler, balolar, kokteyller vermem.  Eğer benim kuramlarım doğruysa, onlar kendi kendine yayılırlar”diye harika bir başlangıç yapmış olmaz mıyız?

    Ve sevgili gençler, bu günün kahramanları kendi beyinsel enerjilerini, geçimlerini sağlamak için somuta dönüştüren, mühendis, hukukçu, doktor, fizikçi, kimyager, sibernetikçi, gemi kaptanı, elektrik-elektronik teknisyeni, marangoz, terzi, ayakkabı tamircisi ve buna benzer dünya meslek sahipleridir.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Tuğrul can
    30 Mayıs 2012 Çarşamba 13:21
    şehrin genetiği
    Trabzon Anadolu içinde bir Anadoludur. Medeniyetlere ev sahipiliği yapmış değişik kültürleri içinde barındırmış ve barış içinde yaşatmıştır. Böylesi bir tarihe sahip bir kentin şu durumda belkide sosyo-okonomik olarak dünyanın büyük metropolleriyle yarışması gerekiyordu. İnsanları tekdüzeştirmeye götüren, kısıtlayan ve tarihini bile bilmesine izin vermeyen sistem utansın.. Güzel bir yazı tebrikler..
    193.110.85.45
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim