• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287

    Testere Savaşları,

    27.08.2011 19:57
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    “Cicero” ve PKK tuzağı

      Taraflardan hiçbirinin kazanmadığı savaşlar, literatüründe“testere savaşları” diye geçer.

      Birbirini kırma dökme yok etme savaşlarıdır, bu savaşlar.

      Ülke önce ikiye bölünür, testerenin bir ucu, bir zamanlar kendi yönetimleriyle iyi geçinmek için yaratılan diktatör ya da yönetimlerin, diğer ucu ise o ülkenin masum halkın eline verilir.

      Bir bomba birinden, bir bomba ötekinden. Biri tankıyla ezer karşısındakini, diğeriyse roket atarla cevap verir.

      Derken efendim, bir bakarsınız o güzelim ülke her neresiyse, ulu bir çınar gibi yere yığılır. İkiye, gerekirse daha fazla parçalara bölünür ve paylaşılır.    

      Örneğin; Kaddafi güçleri ile Libya halkının savaşı, Esat’ın ordusu ile Suriye Halkının savaşı gibi.

      Çoğumuz hatırlar; yetmişli yıllarda, İran ile Irak arasında yapılan 10 yıl savaşları…

      Kim kazandı sonunda?

      İran mı? Irak mı?  Hiçbirisi.

      Galiba Kaddafi de yolcu. Tıpkı Binalı ve Mübarek gibi.

      Peki, kazanan Tunus, Mısır veya Libya Halkları mı?  Veya Suriye Halkı mı?

      Hayır.

      Diktatörler, direnmelerine rağmen kaybediyor, kaybetmeliler de.

      Yalnız, insanoğlu karşılıksız bir eylemde bulunamayacağına, karşılıksız canına bile kıyamayacağına göre Fransız ya da diğer ülke savaş uçaklarının Libya semalarında işi ne?

      Ya da, Libya ülkesinin bölünmüş halini gösteren, özellikle petrol yataklarının zengin olduğu bölgenin haritaları batı ülkelerinin gizli servis odalarında asılı durmakta.

      Neden? Tüm bunlar Libya halkı için mi?

      Aynı şekilde Rusya, Suriye Halkını kendi halkından daha fazla mı seviyor veya düşünüyor da, açık bir ifadeyle tüm dünya kamuoyu önünde“Suriye’ye silah satışımız durmayacaktır.” mesajını veriyor.

      Ve nihayetinde otuz yıldır süren TSK ile PKK terör örgütü arasında süren çatışma ve iç savaş provokasyonlarının sonuna doğru bir evrilme dönemi söz konusu galiba.

      Peki, TSK’ mı kazandı? Hayır.

      Ya! PKK?  Yine hayır.

      Ama mutlaka birileri kazanmalı ya da kazançlı çıkmalı bu karmaşa, kaos ve çatışmalardan.

      Bu soruların cevabını yüzyıllar önce yaşamış, (M.Ö.106–43) Romalı Devlet adamı ve hukukçu olan Marcus Tulius CİCERO vermiş.

      “Cui bono”

      Henüz yirmi yedi yaşındaki bu Romalı devlet adamının bir hukukçu olarak önünün açıldığı, ünlendiği bir davanın anahtar sorusudur, “cui bono”

      Latince bir deyim olup, “kim karlı çıktı?” veya “kimin yararına?” anlamına gelmektedir.   

      Dava, dönemin diktatörü Sulla’nın baskılarına-zulmüne karşı çıkan Sektus Roscius adında Romalı bir vatandaşın uğradığı haksız iftirayla ilgili. Önce Romalı askerlerce babası öldürülür, sonra da diktatörün kölelerinden birinin tanıklığıyla suç oğlunun üstüne atılır. Babasını öldürdüğü iddiasıyla haksız yere suçlanan Sectus’un savunmasını, diktatörün korkusundan hiçbir avukat üstlenmez.  Cicero davayı üstlenir ve jüriye sorar, “kimin yararına?”

      Sonunda kralın yararına yapılan bir suikast olduğu ortaya çıkar ve mahkemenin verdiği suçsuz kararıyla adalet yerini bulur.   

      Evet, yüzyıllar önce bu sorunun cevabını bulup, adaleti sağlayan bir insanın yaptığını bu gün bizler bu çağda bu imkân ve olanaklara, her şey de gözlerimizin önünde gerçekleşiyor olmasına rağmen hiç kimse bütün bu olup bitenler için “kimin yararına” sorusunu soramıyor bir türlü.

      İnsan merak eder, otuz yıl süren bir savaşta, 40 bini aşkın can kaybı ve “terörle mücadele” adı altında, devlet bütçesinden harcanan 1,3 trilyon dolar kaynak.

      Peki, her iki tarafın da kaybettiği bir savaşta bu kadar insan kimin uğruna can veriyor ve bu paralar da kimin cebine iniyor. İnsan merak etmez mi?  Allah aşkına.

      Bu sorular artık günümüz gelişmiş ülkelerin ilkokul çağındaki öğrencilerinin bilgi düzeyinde olan ve cevabı hemen herkesçe verilebilen sorulardır.

      Maalesef üzülerek belirtmeliyiz ki, halen ülkemizde “PKK’nın da haklı yönlerinin bulunduğu” türü fikirleri olan, bunları açık ifade eden ve yazan kalemler var.

      Hele bir de muhalefet liderleri ya da milletvekillerinden ‘hükümet PKK’yı şımarttı.’ demeçlerine ne demeli? Gülermisin, ağlarmısın?

      Bir kere daha, öncelikle ve tekrar tekrar söylemekte fayda var.

      PKK, Kürt Halkının temel hak ve özgürlükleri için mücadele veren, bu halk üzerine uygulanan baskı ve haksızlıklara başkaldıran, Kürt halkının kurtuluşu için mücadele veren ve bu halkın içinden örgütlenmiş bir “milis güç” değildir.

      Böyle bir derdi de yoktur, olamaz da.

      Ama yıllarca böyle gösterildi. Hep mazlum tarafta konuşlandırıldı. Bu yüzden Kürt Halkının en azından bir kısmının gönlünü kazandı ve siyasi bir desteğe kavuşturuldu.   Eski devlet içinde örgütlenmiş ve dış bağlantılı çetelerin o korkunç şiddet uygulamaları karşısında PKK’nın şiddeti pek masum kalacak şekilde biçimlendiriliyordu.

      Sokak ortasında, dağda, ovada öldürülen binlerce insanın hikâyesi, evleri yakılıp yıkılan, köyleri boşaltılan göçlere zorlanan milyonlarca insanın dramı, PKK şiddetini maruz ve masum göstermeye yetecek şekilde dizayn ediliyordu.

      Tüm bu olup bitenler ise zannediliyor ki, Öcalan’ı ya da Karayılan tarafından planlanıp tatbik ediliyor.

      Hayır, efendim,  PKK’nın lideri-mideri falan yok. PKK’nın lideri ne Öcalan’dır, ne de Karayılan. Ne Selahattin’i, ne de Şerafettin’i. ne de bir başkası.

      Onların çapı ne ki?

      Bu işler son derece profesyonelce yetiştirilen uzman kişi ve merkezlerce hazırlanır ve tatbik edilir. Örgütün lideriymiş gibi gösterilen ve kendi kişiliğinden öç alan, ezik ve bu eziklikten dolayı kendi halkını zehirleyebilecek bir karayılan’a dönüşen, hatta tüm bu olup bitenin ve kimler tarafından kullanıldıklarının bile farkında olmayan bir iki çapsız kişiyi  götürürler örgütün başına koyarlar, lideriymiş gibi gösterirler.

      Bir yanlış anlaşılma daha var kamuoyunda.

      Zannediliyor ki, Öcalan avukatlarıyla dışarıya talimat, bilgi vs.. gönderiyor.

      Hayır, efendim, avukatları vasıtasıyla kendisinin nasıl ve ne konuşacağı nasıl demeç vereceği talimatı alıyor. Bu zat-ı muhteremler bu kurgudan ne kadar haberdarlar?

      Bu sorunun cevabı, ne kadar haberdar olmaları gerekirse o kadar haberdarlar, oluyor.

      Ve örgütün görevi hazırlanıyor.

      Kim ülke ve bölge sorunlarına demokratik bir çözüm önerisi sunarsa veya hangi hükümet bu yönde bir adım adar caba sarf ediyorsa, karşısında engelleyici güç olarak PKK’yı buluyor. Şu aşamada PKK’nın işi ve işlevi ağırlıklı olarak bu tür adımların atılmasını engellemenin yanında, savaşı tırmandırarak uluslar arası uyuşturucu ve silah kaçakçılığının, orta doğunun önemli koridorlarından olan Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini kendisine “özerk bölge” ilan etmek ve bu bölgeyi bütünüyle kendi egemenlik alanına dönüştürmek.

      Son dönemlerde gündeme getirilen “özerklik”in anlamı budur. Yoksa Kürt Halkının refah ve mutluluğu için öngörülen bir “özerk bölge” talebi değil.

      Velhasıl, terör örgütleri bu tür amaçlarla kurulur ve kullanılır.

      Bu konuda ilginç bir örnek; hatırlarsınız atmışlı yıllarda, bu tip örgütlerin “peygamber”i sayılan “Che Guevara”, uyuşturucu kaçakçılığını Washington yerine Paris yani Fransa ile yapmaya kalktığında canından oldu. Umurunda mıydı sanki Küba’nın, Bolivya’nın ya da başka “ezilen halkların kardeşliği”

      Değişik ve daha yeni bir örnek; (WikiLeaks) belge kaynaklı.

      1998 de Neocon’ların İngiltere’de yaptıkları-tabii ki o dönemde çok gizli tutulan- terör toplantısında, tüm dünya terör örgütlerini bir çatı altında birleştirme ve bu çatının adı ise ”El- Kaide” olması konusunda prensip kararına varılmıştı. Hal böyleyken, PKK ve işlevi ihmal edilebilir miydi, böyle bir toplantıda.

      PKK’nın bu son katliamlarıyla kendisine verilen işin ve işlevin ne olduğu gayet açık görülmüyor mu?

      Şu anda tüm enerjisini, hükümete hata yaptırmaya ya da hata yapmaya zorlama taktikleri üzerine harcamaktadır.

      Hükümeti, yaratılan bu sorunu adeta bir “Sri Lanka” çözüm modeliyle çözmeye zorlamak.

      Yani, Hükümetin yapmak istemediği ve yapmaktan imtina ettiği uygulamaları ve politikaları yaptırmaya zorlamak.     

      Dolayısıyla bu bir tuzağa davetiyedir. Sonuçlarını ise bu davetiyeye verilecek cevap belirleyecektir.

      Bu son katliamlarıyla PKK’nın yapmak istediği;  

      Siyasi gündemin belirleyici rolünün,  hükümetten alınarak bu gücü kendisine kaydırma,

      İşi “şiddet-karşı şiddet” sarmalına kilitlemek suretiyle ve bu eylemlere verilecek “askeri operasyonlar” karşılığıyla hükümeti yolundan çevirmeye, hukuk dışına çıkmaya yöneltme,

      Terörün sadece iktidarın sorunuymuş gibi görülmesini sağlama, bunun da iktidarın değişmesini isteme anlamına geliyor mantığını yaratma, bu yöntemlerle hükümeti, “iktidarı kaybetme” kaygısına düşürüp, diğerlerine benzeme ve otoritesini güvenlik güçleriyle özellikle TSK ile paylaşmaya zorlama,

      Bir diğer senaryo da son günlerde terörist eylemlerin yoğunlaştığı Hakkâri ve çevresine operasyon yapılmasını sağlamak ve Türkiye’yi kendi topraklarını bombalayan ülke durumuna kalma riskiyle karşı karşıya bırakmak.

      Şayet bu yapılmazsa, Türkiye’yi dış operasyonlara zorlayarak, Kuzey Irak topraklarını bombalatmak. Bu da Türkiye’yi itibar kaybına uğratır ve uluslar arası dengeler açısından Türkiye’yi bölgede yalnız bırakır. Özellikle de dış politika acısından “komşular ile sıfır sorun” stratejisini rayından çıkarır.

      Bu senaryonun devamı ise Kuzey Irak kamplarından kaçan PKK teröristlerinin konuşlanacağı, -şu sıralar da tam zamanıdır- ve kendileri için en uygun ve tek sorunlu bölge olan Suriye topraklarına kaydırmaktır.. Böylelikle Türkiye-Suriye ilişkileri tekrar teröre karşı sıkı pazarlık dönemine girer. Bu durum ise mevcut Esat yönetimini bir süre daha kalıcı kılar.

      Yani Esat-Baas iktidarı kazanır. İran kazanır.  Ve o gizli perde arkasında yürüyen ve sadece silah tüççarlarını kazandıran ve neocon’ların orta doğudaki can simitleri olan (İran-Suriye-İsrail)  ayrılmaz üçlü ittifakın kanlı pazarlıklı “sürekli savaş stratejileri” devam eder.

      Bir kademe daha olumsuz senaryo ise tam bir felaket.

      Bu duruma dış dinamiklerin de zorlamasıyla alanını genişleten bir NATO müdahalesi bile gündeme gelebilir. Bu tablonun sonucu ise ekonominin çökmesini de beraberinde getirir.

      Kısacası, Türkiye’yi sınır ötesi operasyonlara zorlayan güçlerin üzerinde çalıştıkları senaryolar, Türkiye’yi bir felaket ve savaş bataklığına sürüklemek olduğu kesin

      Umarız bu senaryolar gerçekleşmez.

      Türkiye, en azından bu gün bu tuzağın farkında ve Türkiye o eski Türkiye değil, devlette artık o eski devlet değil.

      Ve temennimiz, sınır ötesine taşan bu operasyonların ve çatışmaların askeri bir gelişme olarak sınırlı tutulması, parlamento ve yeni anayasa sürecine bir an önce başlanması, ekonomide yakalanan olumlu gidişatın daha da güçlenerek sürmesi ve dış politika sayesinde yakalanan küresel dinamizmin devam etmesi.

     

      Evet değerli okurlar, düşünmeden de edemiyor insan, acaba, doğada açlık içgüdüsü olmadan kendi türünü, çağdaşını ve diğer canlıları da öldürebilen tek varlık olan insanoğlu, işlediği suçları kendi soyunu tüketmeden durdurabilir mi dersiniz?

      Eldeki veriler durdurduğu yönde, durduruyor da.

      Şöyle ki, insanın geçirdiği evrimin tek üstünlüğü olan, canlı kalabilme konusunda, karşısına çıkan yeni sorunlara yeni çözümler üretmesine izin veren bir beyne sahip olmasıdır.

      Ve bu sayede yüreklerinde en küçük bir düşmanlık ve nefret taşımayan, cana kıymalarına hiçbir özür ve mantıklı açıklama aramayan insanlar da var.

      İşte bu insanlar sayesinde zamanla barış da oluyor bu yerkürede.

      Barış ve mutluluk temennisiyle yazımızı yine Cicero’nun bir sözüyle bitirelim.

     

      “En kötü barış, en adil savaştan daha iyidir.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim