• BIST 107.303
  • Altın 152,262
  • Dolar 3,7180
  • Euro 4,3662

    Tarihi Muhteşem, Hali Perişan, Geleceği Ümit Var,

    16.07.2012 13:05
    Hasan Suiçmez / yazar

    Hasan Suiçmez / yazar

    Şehirler Şehiri Kadim Şam

    Çocukluğumuzdan itibaren duyduğumuz ancak pekte önemseyip nedenini irdelemediğimiz bir atasözümüz vardır, bilirsiniz:

    ”Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” derler.

    Nedendir, niçindir bilinmez bu söz çocukluk aklımızdan hiç çıkmadığı gibi, yetişkinlik çağında da kolay söylenmesinden mi ne bilemiyorum yine aynı tazeliği ile hafızamızdaki yerini işgal etmeye devam etmektedir.

    Takı soğuk bir Şubat gününde tozlu ve buzlu yollardan geçerek adeta tarihe bir yolculuk yaparcasına bir gurup arkadaşımızla birlikte Şam da kendimizi buluncaya kadar.

    Uzun saatlerden sonra yorucu bir yolculukla geldiğimiz bu gizemli şehirdeki yorgunluğumuz merakımızı teslim almadan iki-üç saatlik bir dinlenmeden sonra gezi sorumlumuz Ramazan kardeşimizin “ gidiyoruz abiler” daveti ile yola koyulduk.

    Bu sırada bölgenin bizimle ilgili kısa tarihçesi bir sinema şeridi gibi geçti gözlerimin önünden.

    1069 yılında burada “Suriye Selçukluları” adı altında ecdadımız bir devlet kurmuş. Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail’in bulunduğu bugünkü topraklar bu devletimizin sınırları içerisindeydi

    .”Atsız ve Şöklü” beylerin kurduğu ve zamanla kuvvetlenip Büyük Selçuklu devletine tabi olan bu Türk devleti bugün adından şıkça bahsedilen; Dimaşk (Şam) Kudüs, Taberiye, Trablusşam, Sayda, Akka, Banyas, Gazze, Antartus, Cübeyl, Baalbek, Beyrut, Askalan, Halep, Elcezire şehirlerini imar ve iskân etmişti. O günden 1917 yılının sonlarına kadar bizim süvari alaylarımızın asırlarca at oynattığı bu güzel şehirlerin bugün ismini bile unutur olmuşuz, ne yazık. Beynimizde seyrettiğimiz bu kısa metrajlı filmi bitirip hemen gerçek hayata döndük.

    İlk durağımız ünlü İslam âlimi “Muhittin El Arabî”nin Camii ve türbesi oldu.1165 tarihinde İspanya’da Endülüs’te doğan muhittin Arabî Hızır (A.S) ile görüşebilecek kadar manevi donanımlı ve “Ne olursan ol yine gel” engin gönüllülüğünün mimari Mevlana Celaleddin Rumi’nin de manevi hocasıdır.

    Vaaz ve nasihatleri ile zamanın toplumunu irşadı etmeye çalışan muhittin Arabî bir vaazında toplumun manevi değerlerine yabancı kalıp bu günkü gibi maddeye tamah etmeye başlaması üzerine: “Sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” der.

    Bunun ne anlama geldiğini bilemeyen cemaat bize hakaret ediyor diye bu büyük İslam âlimini bir rivayete göre öldürür. Ölmeden önce “Sin, Şın’a girince benim mezarım bulunur” diyen Muhittin Arabî’nin mezarı kendisinden üçyüz yıl sonra Şam’ı fetheden Yavuz Sultan Selim Han tarafından bulunur.

     Selim ismi Arapça “Sin” ile yazılır, Şam ismi ise “Şın” ile yazılır. Sin Şın’a girince benim mezarım bulunur diyen muhittin Arabî kalp gözü ile bu lafı söylemiş yavuz bunu gerçekleştirmiştir. Yani demek istemişti ki Selim Şam’a girince benim mezarım bulunur.

     Gerçekten de Yavuz Şam’a girince bu anlatılanları inceler. Muhittin Arabî’nin nerede öldürüldüğünü sorar araştırır bulur. Orayı hemen kazdırır. Birde ne görsün küpler dolusu altınlar oradan çıkar.

    Muhittin Arabî vaazını yaparken işte bu altınların üzerinde yaptığı için “Sizin taptığınız benim ayaklarımın altındadır” demiş ve bu paraları anlatmak istemişti. Bunun üzerine Yavuz yaptığı incelemeler neticesinde onun mezarını bulur ve oraya türbesini ve camii yaptırır. Bu mezarın hemen yanında muhittin Arabî’nin iki çocuğunun da mezarları bulunmaktadır.

    Muhittin Arabî’nin camiinde Yavuz Sultan Selim Handan itibaren bu gün bile hala devam eden güzel bir gelenek başlatılmıştır. Haftanın Perşembe günleri sabah namazına gelen cemaat evden gelirken çeşitli yiyecekler getirerek namazdan sonra kendi aralarında yiyerek birbirlerine de ikram ederlermiş. Bu sofraya orada “Yavuz Sultan Sofrası” denmektedir. Ecdadımızın gönül büyüklüğünü görüp inceleyince ne büyük insanlar olduğunu daha iyi anlayabilmekteyiz.

    Gezimize devam ediyoruz. Bir an gözümüze Şam’ın merkezinde tren istasyonu ilişiyor. Osmanlılar zamanında bütün hacıların toplanarak trenle hac’a hareket ettikleri kutlu istasyon.

    Bütün haşmetiyle ayakta durmakta ve ilk lokomotiflerde hemen istasyonun önünde sergilenmektedir. Şam, Bağdat Mekke, Medine tren yolu 2.Abdülhamit’in başına çok işler açmış ve İngiliz emperyalizminin kışkırttığı cahil Arap kabileler bu rayların her birini iki İngiliz altını karşılığında söküp tahrip ederek adeta kendi bindikleri dalları kesip atmışlardır.

    O günün zor imkânları ile 2.Abdülhamit’in kendi şahsı servetiyle yaptırılan ve İngilizlerin marifeti ile tahrip edilen bu yol bu gün bile uzaydan çekilen resimler neticesinde aynı düşünce ile yapılacak demir yolu için tek güzergâh olarak görülmektedir.

     O dönemde İstanbul-Medine arasını 120 saat gibi çok kısa bir sürede aşabilen trenler çalışabilseydi bugün Arap devletlerinin durumları çok farklı olabilecekti.  Biraz ilerisinde yine Abdülhamit zamanında yapılan “Meşve Hamidiye” denilen şifa dağıtan hastane var. Sağlam taş duvarlarının nemli cepheleri kim bilir kaç hastanın feryadına, kaç doktorun şifasına şahitlik etmiştir.

    Yolumuz uzadıkça Şam’a neden “hüzünlü hicret şehri” dediklerini daha iyi anlamaya başlıyoruz. Kanunu Sultan Süleyman’ın İstanbul’da yaptırdığı “Süleymaniye Camiinin” aynısı küçültülerek aynı tarihte Mimar Sinan tarafından Şam’ a yapılmış.

    Eskimiş ancak pes etmemiş taş kemerli bir kapıdan girdikten sonra hemen caminin etrafındaki mekânlardan geçip şimdilerde harp müzesi olarak kullanılan caminin avlusuna giriyoruz.

    Nedendir bilinmez eski Suriye devlet başkanı “Hafız Esat’ında” büstünün bulunduğu caminin avlusu; Arap-İsrail savaşına katılan uçaklarla süslenmiş. Üzerlerine birtakım yazılar yazılmış.

     Caminin avlusuna harp müzesi uygulamasını biraz garipseyerek bilgi almaya çalışıyoruz. Türkiye ile Suriye’nin caminin yeniden restore edilerek ibadete açılması hususunda anlaştıklarını öğrenince üzüntümüz sevince dönüşüyor ve hüzünlü hicret kentinin mütevazı bir köşesine gidiyoruz.

     Demir kapı ile kapalı ve sadece Türklere açılan bir bahçe burası.

    Gurubumuzla Türk olduğumuzu söyleyerek içeri giriyoruz. Son Osmanlı hükümdarı V1.Mehmet ile yakınlarının metfun olduğu mezarlık çıkıyor karşımıza.

    Sultan vasiyeti üzerine San Remo da vefat edince buraya getirilip defnediliyor. Zaman her şeyin ilacıdır dercesine duran sade mezarlığı ziyaret ettikten sonra gezimize devam ediyoruz.

    Yıllarca birbirinden uzak tutulan ve kulaklarına batılı emperyal devletlerin ajanlarınca “Osmanlı sizi sömürdü” fısıldanan kardeşlerimizin; Osmanlının Ortadoğulun sökülüp atılmasının üzüntüsünü yaşadığını gözlemlediğimizi söyleyebilirim.

    Bizim zaten asla vazgeçemeyeceğimiz değerlerimizi bağrında saklayan bu coğrafyaya ve burada yaşayan dünkü tebaamıza kötülük düşünme gibi bir lüksümüzün olamayacağının elbette bilinmesini istiyoruz.

    Hz. Zekeriya, Hz. Yakup, Hz.Hüseyin, Bilal Habeşi, Ebu Der da, Cafer bin Ebu Muhyiddin Arabî, Mevlana Halit’i Bağdadı, Selahattin Eyyubi, Talip Esma bin Umeys, Dihyetül kelbi, Selahattin Eyyubi, ilk “Türk hava şehitleri” Halit bin Velid, Bilal’ı Habeş’i isimlerinden hangisinden vazgeçebiliriz. Bunlar bizim gönül dünyamızın zenginlikleri değilmi? Ecdadımız yaptığı hizmetlerle bu zenginlikleri ebedileştirmişlerdir. Şam kapalı çarşısı, Halep kapalı çarşısı(18 km.)Yanlış okumadınız 18 km’lik

     Halep kapalı çarşısını 2.Abdülhamit yaptırmış. Orayı gezerken sanki bir “Zaman tüneline” girmiş oluyorsunuz. Ecdadımız oralara şimdilerle olduğu gibi, silahla, zorlukla, kan ve gözyaşı ile değil, hizmet ve hürmetle hükmetmişlerdi.

    İbni Asakir’in hakkında 80 ciltlik “Tarih’i Şam” ismiyle eser yazdığı bu “Tarih eczanesi” şehri böyle kısa bir ziyaretle anlatmak elbette ki haddimize değil. Ancak isteriz ki buralara henüz ulaşamayan dostlarımız için bekleyenlerin çok olduğu bilinsin.

    “Hayırın on kısma bölünüp bunun dokuzunun şam’a, birinin arzın diğer yerlerine verildiği

    Şerrinde on kısma bölünüp, bunun dokuzunun arzın diğer yerlerine, birinin Şam’a verildiğine inanılan yeri gezerken doktorun yıllar önce verdiği reçetedeki ilaçları almak için girdiğimiz eczane yazılan ilaçların son kullanma tarihlerine bakıyoruz ki bir de ne görelim.

    Kullanım tarihleri sonsuza kadar süreli. Yeter ki kullanma ihtiyacın olsun.

    Sevincimizin hastalığımızı unutturduğu an bu andı. Bu şaşkınlıkla otelimize dönmeden önce “Abbasi gecelerini” aratmayan muhteşem bir akşam yemeği ile kendimizi ödüllendiriyoruz ve Hz.Ademin oğullarından Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü dağ olan “Kasiyun dağına” çıkıyoruz.

    Hz. Süleyman’ın dillere destan meşhur sarayının da bulunduğuna inanılan bu dağdan Şam’ın görünüşü gerçekten muhteşemdi.

    Derlerki; Allah’ın bereketine mazhar olan adaleti ile meşhur Abbasi halifesi Ömer b.Abdülaziz döneminde sadaka ve zekât verecek fakir bulunamaz. Zekâtlar yığılır, ne yapılacağı düşünülür ve bunun üzerine devrin âlimleri şöyle bir fetva verirler.

    “Sadaka ve zekâtlarla çeşitli tahıllar alınsın ve Kasiyun dağına dökülsün, bundan hayvanlar istifade etsin. Ayrıca halk dilinde üçler yediler kırklar olarak bilinen evliya zatlardan “Ebdallar” (Kırklar) in Kasiyun dağının eteklerinde metfun olduğuna inanılmaktadır. Halk kırkların Şam’ın kalkanı olduğuna, Şam’a gelebilecek bütün sıkıntıların bu zatların hürmetine geri çevrildiğine inanmaktadırlar.

    Kasiyun dağının gizeminin şaşkınlığı içerisinde gecenin alacakaranlığında otelimize geri dönüyoruz.

    Kendimizi büyük bir iştahla gecenin uykusuna teslim edecekken, oda arkadaşlarımızdan genç Ersin’in “hocam isterseniz bir konferans var gidelim” açıklaması üzerine salona indik. Gündüz gördüklerimizin detaylı bir anlatımını dinledikten sonra iyiki yatmamışız diyerek bu sefer iyi bir gece uykusuna dalıyoruz.

     

    Akşam yatarken sabah erkenden kalkma kavli ile talim atlandırıldığımız halde insanımızın vurdumduymazlığından dolayı biraz geciktik. Sabah kahvaltısını yaptıktan sonra bu güzel ve özel şehirden; kadim tarihi bizimle gülen, şimdiki talihi bizsiz ağlayan Şamdan ayrılarak Humus ve Halep’e yöneldik. O coğrafyayı çok iyi bilen, olgun bir kaptanımız vardı. Kızmayan, sabırlı ve de akıllı bir insandı. Onun ve gezi rehberlerimizin güzel organizeleri ve seviyeli diyalogları içerisinde Humus’a geldik.

    Uhud savaşında Müslümanların karşısında, ancak ondan sonra Müslümanlarla beraber olan ve batılı mütefekkirlerin: “Cihan’a Halit gibi komutan gelmemiştir”diye tarif ettiği Halit b.Velit’in adını taşıyan camiinin içinde türbesini ziyaret ettik. İhtişamına yakışır güzel ve düzenli bir türbe. Halit b.Velit’e veda ederek Ömer b.Abdülaziz’in de kabrini ve türbesini ziyaret ettikten sonra akşama yakın bir saatte Halep’e ulaştık.

    Tamamen bir Türk şehri görünümündeki Halep Kalesi ve Zekeriya Peygamber Camii ve kapalı çarşısı ile adeta bir tarih eczanesi görünümündeydi. Özellikle 2.Abdülhamit zamanında yaptırılan 18 km uzunluğundaki Halep Kapalı çarşısını gezerken gerçekten kendinizi bir “zaman tünelinde” hissediyorsunuz.

     Aklınıza ne geliyorsa burada bulmak mümkün. Bir ilginç özelliği de kapalı çarşının içi biraz dar olduğundan araçlar giremiyor ve taşımacılık katır ve eşeklerle yapılıyor. İsrail oğullarının peygamberleri Hz.Zekeriyayı katlettikleri Halep şehri Türk-İslam devletlerinin eline geçtikten sonra muhteşem bir tarihi süreç yaşar ve maalesef birinci dünya savaşının sonunda elimizden çıkar.

    Şam tarih boyu muhteşem medeniyetlere ev sahipliği yapmış, cihanın büyük imparatorluklarının alınmaz kalesi olmuştur. Her şeyden önemlisi Peygamberlerin, sahabelerin, âlimlerin uğrak yeri, mazlumların sığınakları âlimlerin ilmiyle amil olduğu kutsi bir mekândır.

    Böylesine güzel ve özel bir yerden ve coğrafyadan ayrılmanın burukluğu ile gecenin geç saatlerinde kendimizi Suriye’nin gümrük kapısında buluyoruz.

    Bu güzel geziyi düzenleyenleri ecdadımızın gönül kervanlarına yükledikleri değerleri bilmede ve yeniden tanımadaki gayretlerinden dolayı yeni bir programda buluşmak ve bilişmek dileği ile takdir ediyor, duygularından arınarak adeta  “Metal adam” haline gelen dünya insanlığının bu değerlerimize ne kadar ihtiyacı olduğunun bilinmesini temenni ediyorum.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim