• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287

    Taksim’de “Venseremos”

    16.06.2013 21:11
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

             İnsan, “Kurt mu, Koyun mu?”

             Efendim,  “Kurtlar kuzu yemek için öldürmek, kuzular ise koyunların peşinden gitmek ister.” 

             Dolayısıyla kurtlar, koyunlara öldürtür, cinayet işletir, boğdurur ve koyunlar, hoşlarına gittiği için değil, çobanın peşinden gitmek için boyun eğerler.

            Hatta katiller, koyunların çoğunu kurt gibi davranmaya itmek için, “davalarının soyluluğunu, özgürlüğü tehdit eden şeylere karşı savunma,  süngülenen ya da coplanan gençlerin, tartaklanan-tacize ya da tecavüze uğrayan kadınların ve çiğnenen onurlarının”,  “intikamını alma” konusunda hikâyeler uydururlar.

            Bu yanıt inandırıcı gözükse de, birçok kuşkuyu da beraberinde götürür.

            “Koyunlardan oluşan çoğunlukla yan yana yaşayan kurtlar azınlığının bulunduğu”  şeklinde basit bir cevap mı varsaymamız gerekiyor?

             Bir tarafta “Kurt”,  diğer tarafta ise,  “Koyunlar”

             Yani bu, sanki biri koyunlar, diğeri de kurtlar olmak üzere iki tür insan ırkı olduğu anlamına gelmez mi?

             Dahası “şiddet”in  kendilerine “kutsal bir görev” şeklinde  sunulsa bile, eğer kendi doğalarında yoksa nasıl oluyor da bir koyun kurt gibi davranmaya bu kadar kolay ikna edilebiliyor.

             Hitler milyonlarca yahudiyi tek başına mı yok etti?

             Veyahut Stalin, milyonlarca siyasi düşmanını yok ettiğinde tek başına mıydı?

             Ya da her şey bir yana, seçeneğin her iki,  yani tamamı mı hatalıdır?

             Belki de insan “hem kurt, hem de koyundu” ya da “ne kurt, ne de koyun?”

              Hobbes’ın vardığı yargı; “İnsan insanın kurdudur” inancı mı doğruydu, acaba?

             Bütünüyle de olmasa, hayır elbette.   

             Olay bu kadar basit değildir.

                                                                                    ***

             O halde burada ele alacağımız şaşırtıcı çelişki için başka türden ve belki de daha iyi bir açıklama yok mu?

             Bu soru bizleri birbirini etkileyen iki farklı psiko-sosyolojik alanın analizine iter.

             “Şiddet” ve “özgürlük”

             Hangi anafor akıntıların sürüklediği ve “şiddet” içeren negatif etkinliklerin, “boyun eğici ve akıl dışı” yöntemlerle bir “çürüme sendromu”na yol açan  “ön yargı koşullanmışlığı” ve bunun akabinde “okşayarak itaat altına alma” şeklinde biçimlenen süreçleri açığa çıkarmadan, yaşamın yapısal, işlevsel bir tarzda gelişmesine ön ayak olacak  “özgürlük” ya da “özgür olma” kavramına, yeni bir hız ve ivme kazandırmak pek mümkün görülmüyor.

                                                                             ***

            “Kutsal İdeolojiler” üzerine inşa edilen “buyurgan sistemler”,  “organik”  şeyleri   “inorganik” şeylere dönüştürerek, sanki canlı insanlar eşyalarmış gibi, yaşama mekanik olarak yaklaşma arzusu tarafından adeda güdülendirilmiş bir toplum yapısı oluşturulur ve bu güdüler “şiddet ve saldırganlık” dürtüleri taşıyan “ANONİM BİR BİLİNÇALTI”nın oluşumuna sebebiyet verirler.

              Cumhuriyet Türkiye’sinin özeti budur ve bu bilinçaltı çözülmeden şiddet ve özgürlük kavramlarını ayrıştırıp her birini kendi mecrasında tahlil ve tedavi etme imkânı bulunmamaktadır.

                                                                                  ***

              Özgürlükler, “Taksim Alanı”nda kazanılmaz ya da verilmez.

               Bir alanı, soyut, kullanılabilir bir mekanik “mekân”a  çevrilerek kutsallaştırma mühendisliği,       o alanı “kaotik” bir arenaya dönüştürür.

              Tıpkı Havana, Kremlin, Tahrir, Tiananmen  ya da benzerleri gibi.

              Ve bu alanlar “yaşam sevgisi”ni, “ölüm sevgisi”ne dönüştürme potansiyeli taşıyacak şekilde kurgulanmıştır.

               Kim mi kurgulamıştır, bu senaryoları?

               Sofralarından “kuzuları” eksik etmeyen “Kurtlar Sofrası” sahipleri.

              Bunun  şaşılacak bir yönü de yok, bilinmeyen bir yönü de.

              Önemli olan ise,  ya da esas sorun, bu alanlardan “koyunlar” aracılığıyla bu sofralara “kuzu servisi”  yapılıp yapılmamasındadır.

              Bu da bir “özgürlük “ sorunudur.

              Yani “özgür  birey” ancak bu olup biten senaryoların oluşumuna izin vermez.  

                                                                                     ***

              Öğrencilik yıllarımızda biz de geçtik o meydanlardan,  sol yakasının üstüne toplu iğnelerle iliklediğimiz “Che Guavera” fotoğraflı gerilla tipi parkelerimizi giyer, mitinglerde  yeri göğü inletirdik;

    “Özgürlük” ya da “Bağımsız Türkiye” veyahut “Yaşasın dünya işçi sınıfının kardeşliği” gibi sloganlarla.

               Ve ellerimizi birbirine kenetleyip, Şili’nin faşist lideri Pinochet tarafından öldürülen Salvador Allende için bestelen  “Venseremos” türküsünü söyleyerek yürürdük cadde ve meydanlarda.

     

                “Venseremos  venseremos, kıralım zincirlerimizi.

                Venseremos venseremos, açlık ve yoksulluğa paydos” 

     

               Ne kadar hoş ve boş, özellikle de gençlik gustosunu okşayan sözler.

                                                                                     ***

               Nerden bilecektik;  “Devrimci Gençliğin” peygamberi sayılan Che Guavera’nın, Kolombiya merkezli  uyuşturucu ve silah kaçakçılığını CIA adına yürüten kişi olduğunu ve Fidel Castro ile birlikte ABD’nin en büyük iki şirketinden birine ortak olduklarını.

               Ne zaman ki iştahı biraz daha kabarıp aynı işi, özellikle de uyuşturucu konusunda Fransa merkezli Avrupa ile yapmaya kalktığında,  Paris dönüşü CIA tarafından öldürüldüğünü nereden bilecektik. 

               “Masallardan öte” ne öğretildi ki bize, tapulardan, dogmalardan, soyut kavramlardan, kutsal liderlere itaat etmekten başka.

                                                                                       ***

                Yıllar sonra öğrendim, Ekim 1917 Rus İhtilalini gerçekleştiren Lenin’in Almanlar  için çalıştığını.

                I.Dünya Savaşında Almanya, Rusya’daki “Bolşevik”  eylemlerini destekliyordu ve Rusya’yı savaş dışında tutmak  için “Alman Gizli Örgütü” adına çalışan Lenin’i bir Alman Treni ile Petrograd’a, ihtilali gerçekleştirmek için gönderdi ve böylelikle Rusya, savaşın bitiminden bir yıl önce 1917 İhtilali ile savaş dışı bırakıldı.

                Rusya bu hareketi engelleyemeyince, ihtilal hareketinin  içine bir Rus Ajanı olan Stalin’i soktu.

                Ve böylelikle “Car Ailesini” feda etti ama hareketi millileştirmeyi de başardı.

                                                                                         ***

                Stalin’in de tıpkı Hitler gibi bir “insan kasabı” olduğunu;  80’lı yıllardı Ankara/ Kızılay’da bulunan Turhan Kitabevi’nden aldığım Wilhelm Reich’in “Kişilik Çözümlemesi” adlı başyapıtını okuduktan sonra anladım.

                Wilhelm Reich bir tıp doktoruydu, yani bir bilim adamıydı. Ne söylemişti de “buyurgan sistem”in baş düşmanı ilan edilmiş ve Avrupa’dan sürgün edilmişti?

               “Özgür Ülke” olarak bilinen ABD’de bile tutuklanıp hapse atılmış ve 1957 yılında tutukevinde ölmüştü.

               Oyun kurgulanmıştı;  iki kutuplu bir dünya yaratılarak “dünya nimetlerinin” iki süper güç tarafından paylaşılacağı üzerine.

               Bu oyunu ilk kez bozmak isteyen ve Şehrimizin Boztepe’sinde,  Sovyet Rusya’yı kontrol amaçlı konuşlandırılan “Radar Sistemi”ne karşılık, Küba’daki “Sovyet Radar Sitemi”nin kaldırılması konusunda Sovyet Rusya  Lideri Kruşçev ile temaslara başlayan ABD’nin “demokrat” kanatlı lideri john F. Kenedy, kendi ülkesinin gizli örgütü tarafından öldürüldü.

                                                                                      ***

               Ne alaka, Taksim ya da Gezi parkı’nda toplanan “gençler”in sorunlarıyla söyledikleriniz? Deniliyorsa eğer, o zaman nasıl açıklayacağız bu durumu?

             Olayların  önünü almak,  çare bulmak için ne yapabiliriz?

                Üstelik sorunun ağaç ya da park düzenlemesi olmadığını bildiğimiz halde.

                O zaman,  ister istemez, “özgürlüklerin kazanıldığı ya da kaybedildiği”  toplumsal yapı dinamiklerine, yasalara, dogmalara, tapulara ve bu oluşumları etkileyen ve tetikleyen süreçlere, en önemlisi de kişilik yapısının ilk oluşum evresi olan doğum öncesi “mental-zihinsel” döneme, çocuk doğumlarının denetlenmesine, özellikle de “anne” tarafından şekillenen çocukluk evresine,  böylece “KADIN” sorununa ve tüm bu oluşumların “nirengi noktası” olan  “evlilik kurumuna”  gelip dayanmaz mıyız?

                Gelip dayandığımız bu parametreler, aynı zamanda “yönetim sistemleri”nin  “oklit bağıntıları”  değil midir?

                                                                                ***

                Evet, galiba bizler, en büyük hatayı çocuklarımızın “ne olduklarını” saptayarak değil de, “ne olması gerektikleri”ne karar vererek işe başlamakla yapmaktayız.

               Çocuklarımızın nasıl bir dünya kuracaklarını söyleyemeyiz, söylememeliyiz.

               Ama onları “kendi kararlarını” alabilecek,  “kendi yollarını” bulabilecek, “kendi geleceklerini “ kurabilecek ve bütün bunları çocuklarına aktaracak biçimde donatabiliriz.

               İlk yapılabilecek ya da kavranılması gereken şeyin  “işlevimizin ne olduğu” bilincine varmamız gerektiği olgusudur.

              Bizler ancak, başaramadığımız kötü bir geçmişle, daha iyi olabilecek gelecek arasındaki “aktarma kayışı”ndan başka bir şey değiliz. Bizler bu geleceği kuracak kişiler olmamalıyız.  Kendi yaşadığımız dönemi düzeltmeyi beceremediğimize göre, çocuklarımıza geleceklerini nasıl kuracaklarını söylemeye hakkımız yok demektir.

             Anne-baba, eğitici ve öğretici olarak neyi başardık ya da nerede hata yaptık,sorunun büyük bir parçası olduğumuz halde.

                                                                              ***

              Varmak istediğimiz yargı yalın ve çarpıcı;

              Gençler örselenmiş, insanlar evlerinde mutsuz.  Çünkü içimizdeki yaşamsal örgütlenmeyi-hikâyeler uydurma ötesinde-tanımıyoruz, dolayısıyla dış örgütlenme de aynı olacaktır.

              Yani “iç- zihinsel karmaşa” dış dünyaya yansıyacaktır.

              Sokak ve meydanlara dökülen bu gençlerin,  “yan faktörlerin” dışında, bir de tatmin edilmeyen, bastırılan  “iç güdüsel” tepkileri, belki de, Güney Afrikalı “Taş Kırıcıların” şu türküsünde gizli:

     

    Bize kötü davranıyorlar, ehe!

    Bize hiç acımıyorlar, ehe!

    Kahvelerini içiyorlar, ehe!

    Bize hiç vermiyorlar, ehe!

          

             

     

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim