• BIST 82.340
  • Altın 148,165
  • Dolar 3,7991
  • Euro 4,0618

    “Taciz ve aile içi şiddet ”in psiko-sosyolojisi

    05.05.2012 16:30
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    İnternet sitemizin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ahmet Külekçi’nin 03.05.2012 tarihli yazı başlığına gözüm aldığında- acaba bu rezalet nedir?- merakıyla, biraz da derin bir ürperti ve korku hissiyle hemen tıkladım ve yazıyı bir solukta okudum.

         Evet, yine bir taciz olayı daha.

        Üzülerek öğrendik ki, internet sitemizin haberlerine göre,  ülkemizde, taciz ve aile içi şiddet olaylarının artış oranları ile ilgili yapılan istatistiklere göre Trabzon ve Ağrı İlleri ilk sırada yer alıyor.

        Sayın Külekçi’yi   son derece önemli bir konuyu, hem de birkaç kez gündeme taşıdığı için- kutluyor ve isyanına herkes gibi katıldığımı ifade etmeliyim.

        Ancak, olayların psiko-dinamik süreçlerine inme diye bir merakım var, her ne kadar bu tür konuların uzmanı olmadığım halde.

        Bu ve buna benzer kişilik bozuklukların, Iceberg’in görülmeyen büyük kısmında yer aldığı kanaatini taşıyan bir birey olarak, konuya farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışacağım.

        Yapılacak işin yeniliği veya esas sorun, çocuklardaki ya da gençlerdeki  “sağlık”lı kişiliğin, eğitimin başlıca sorunu durumuna gelmeye aday oluşunda ve “sağlıklı gençlik” kavramının daha önce bu ülkede hiçbir zaman aydınlığa kavuşturulmamış olmasındadır.

        Nitekim daha önce hiç kimse yeni doğmuş çocukta “sağlık” ile “hastalık” kavramlarını birbirinden ayıramamıştı.

       Nihayetinde bu çirkin ve insanlık dışı-aşağılayıcı suçları işleyen caniler de bir zamanlar çocuktular, hatta bebektiler.  Onların kişilik yapılarının oluşumunda belirleyici faktör olan ana-baba, eğitimci ve öğreticiler de vardı.

        Küçük yaşlarda çocukluğun kültürel yanlarıyla içli dışlı olmayanlar, sağlıklı çocukların nasıl bir sorun, hem de başlıca sorun durumuna gelebileceğini merak edebilirler?

       Yeni doğmuş çocuklardaki sağlık sürecinin incelenmesinde ve şimdiye dek olagelmiş hasta-sorunlu çocukların tedavilerini üstlenecek, örneğin; “Çocuk Sağlığı Araştırma Merkezleri”  gibi ya da buna benzer kurum ve kuruluşlar oluşturulabildi mi?

        Bu araştırma merkezleri, çocukların bakımını üstlenecek ana-babalar dışında kimseye cinsel konularda, evlilik konusunda öğüt vermeyecektir.

       Jean Paul Satre, “Her erkeğin yapabileceği her hatanın, cinsel bir dinamiği vardır” diye bir tespitte bulunmuş.

         Bu görüş açısını, cinselliğin gereğinden fazla abartıldığını ya da çok Freud-vari bir tespit olarak değerlendirebilirsiniz.

         Ancak cinselliğin ve eğitiminin kişilik yapısının oluşumunda ne derece önemli bir faktör olduğuna vurgu yapan bilimsel çalışmaların önemi de yadsınamaz.

         Bu itibarla pek çok ana-babanın, çocuk hekimlerinin, eğitimcilerin öğretimi de, kişilik yapıları da bu günkü gençliğin kişilik yapısına ve eğitim alanındaki toplumsal görüşlerine sıkı sıkıya bağlıdır.

        Yine pek çok ana-baba, eğitimci ve öğretimciler, şu yanlış eğitim yüzyılının ağır yükünü sırtlarında taşımakta, bu durum da çocukluk eğitimi konusundaki kapkara bilgisizliği sürdürmektedir.

        Yani ana-babaların, eğitimcilerin ve hekimlerin yapısal bozuklukları kendiliğinden çocuklara aktarılmaktadır.

        Halkın eğitim konusundaki yanlış kanısıyla ya da önyargısıyla yeni doğmuş çocukların özünden-yaratılışından getirdiği yeteneklerin çarpıtılması böylece sonsuza dek yinelenmektedir.

       Önce bu kısır döngünün kırılması kaçınılmaz ve gerekli, kuşkusuz.

       Ve işe, çocuğun doğumundan itibaren yaratılışından getirdiği yaşamsal işlevlerine ulaşabilmek üzere, yapılacak çalışmanın ana rahmi (mental-zihinsel) döneminden başlayarak beş-altı yaşına, yani temel kişilik yapısının tamamlandığı çağa dek uzanan gelişme sürecinde yoğunlaştırılması gerekir. 

        Dolayısıyla sağlıklı annelere doğumdan önce bakım, doğumun ve yeni doğmuş bebeğin ilk birkaç günün gözlenmesi, ilk beş-altı yaş içinde kişilik bozukluklarına yol açabilecek zorlayıcı zırhlara bürünmesinin önlenmesi (kaygı, öfke, cinsel uyarılma ve buna benzer duygu birikimlerinin çıkmasını sağlayan savunma araçları) ve söz konusu çocukların ergenlikten epeyce sonraya dek takip edilerek incelenip belgelendirilmesi gibi yöntemler, konunun uzmanları tarafından sıkça dile getirilmektedir.

         Böylelikle üstüne sağlam bir yapı kurabileceğimiz bir gençlik yaratmanın ve gençlik sorunlarının çözümü için kısa vadede yapılabilecek-güvenlik önlemleri dışında- pek bir şey olmadığı, orta ve uzun vadede ise sorunların çözümü en az 10-15 yıl gibi bir zaman alacağı ve üzerinde dikkatlice ve profesyonelce çalışmayı zorunlu kılar.

         Sağlıklı çocuklar ya da üretken kişilikler yaratmaya, önce geçmişten günümüze dek uygulanan çocuk eğitimiyle ilgili yanlış düşünceleri ve yanılgıları tespit etmek, farkına varmak ya da tanımak gerekir.  Bütün kişisel ve yapısal engelleri özgürce açık açık tartışmaya hazır olmalıyız. Ve çocuğun yetiştirilmesindeki güncel yöntemlerin akla ve mantığa uygunluğunu bütünüyle kavramadıkça, şimdiye kadar uygulanan yetersiz önlemleri daha iyileriyle değiştiremeyiz.

        “Hiç kimse gerçek gücünü bilmediği düşmanla savaşamaz.”

        Çocuklarımızın en gizli deneyimlerini tam bir açıklıkla tartışmaktan kaçınırsak, sağlıklı gençler yetiştirme konusundaki sorunları çözmek bütünüyle olanaksızlaşacaktır.

        Zorlayıcı eğitimin gücü, ikinci elden sapık güdülerin bastırılması sonucu oluşan ve ket vurulmuş kişilik yapılarının varlığı,  akla uygunluktan geldiği sanılmaktadır. Oysaki doğada ya da yaratılışta öz-düzenlemeye yer yoktur.  Öz-düzenleme ancak kendi alanında, doğanın ya da yaratılışın verdiği ilk gereksinmeler alanında işleyebilir. Başka bir değişle “öz-düzenleme, çocuğun benliğine dışardan oturtulabilecek ya da öğretilebilecek bir şey olarak tasarlanamaz.  O ancak kendiliğinden gelişebilir.”

       Eğitimcilerle ana-babaların yapabileceği, doğal olarak gelişen öz-düzenlemeyi korumaktır.

         Sürüp giden kişilik bozukluklarının her küçük halkası, öz-düzenlemenin işleyişini zayıflattığı ve zorlayıcı eğitimi gerekli kıldığı için, yetişkinlerin başlıca amacı, çocukluktan itibaren gençlik üzerinde beliren her türlü zorlamaların neticesinde oluşan kişilik bozukluklarının sürekli ve dikkatli bir biçimde ortadan kaldırılmasıdır.

        Bu tür analizler ve tespitler yapılabilirse eğer, geleceği kurtarabiliriz ancak.

        Bastırılmış kişilik yapılarının bilinçaltında oluşan normal dışı savunma mekanizmaları ile tatmin etmeye çalışan gençliği, sadece güvenlik tedbirleriyle, sokak ve caddelere özel kamera yerleştirme yöntemleriyle, suç ve ceza mantığıyla kurtaramayız. Bu işin sadece güvenlik ve hukuki boyutu.

         Bu tür suçlara uygulanan müeyyideler, hukukun az ya da çok işlediği ülkelerde üç aşağı-beş yukarı aynıdır.

        Temennimiz en ağır caza-i müeyyidelerin uygulanmasıdır, elbette.

        Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yerine getiriyordur, diyelim.

        Peki, sorun çözülüyor mu?

       Ya ana-babalar, eğitici ve öğreticiler ne yapıyorlar?

       Üstelik sorunun bir parçası hatta yaratıcısı oldukları halde.

                 

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim