• BIST 97.713
  • Altın 143,932
  • Dolar 3,5669
  • Euro 4,0007

    “Şiddetin Psiko-Patolojisi” Ve ÖZGECAN

    20.02.2015 10:56
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Türkiye, vahşice ve hunharca işlenen Özgecan Aslan cinayetiyle ayağa kalktı.

    Toplum haklı olarak gerildi, kahroldu ve sokağa döküldü.

    Mersin Barosu; “Zanlıları savunmayacağız” diye karar aldı.

    Katil zanlısına yardım edenler arasında bulunan Fatih Gökçe’nin avukatlığını üstlenen Nazmi Karataylı’ya; “Nasıl bir savunma yapmayı düşünüyorsunuz?” sorusuna, o da haklı olarak sinirlendi ve;

    Bu sizi ilgilendirmez” yanıtını verdi.

    ***

    Öte yandan toplumda, özellikle de bu tür infiale neden olan her saldırı sonrasında cezaların caydırıcı olmadığı tartışması başladı ve özellikle kadına şiddetin önlenmesi için cezaların yetersiz olduğu konusu yeniden gündeme taşındı.

    Ve böylelikle doruk noktasına çıkan bu infiale karşı toplumun büyük bir kesimi, çare olarak idam sehpasının “yağlı urgan ipi”ne sarıldı.

    ***

    Allah Muhafaza! Böyle bir acıyı kimseye yaşatmasın. İnsanoğlu böyle bir vahşet karşısında haleti ruhiyesi çöker, adalet, merhamet ve metanet duygularını kaybeder ve her türlü cinneti bile meşru kılar.

    Vahşeti ekranlarda ilk kez seyrettiğimde, aklıma ne hapis, ne müebbet hapis, ne de idam sehpasının yağlı urgan ipi geldi.

    Hemen o anda, bilinçaltımdan fırlayıverdi, eski Roma’da, annesini, babasını veyahut evlatlarını öldürenlere uygulana bir ceza yöntemi.

    Roma Hukuku okuyan hukukçu dostlar hatırlar.

    Katil olan kişi, önce derisi yüzülene kadar kırbaçlanır, ardından deri bir torba içine bir yılan, bir köpek ve bir de maymunla birlikte konulur, torbanın ağzı dikildikten sonra da Tiber Nehri'ne atılırdı.

    ***

    Düşünebiliyor musunuz?

    Derisi yüzülene kadar kırbaçlanan suçlu, bir deri torbanın içinde ve bu deri torbanın içine ayrıca bir yılan, bir köpek ve de bir maymunla birlikte konulur ve torbanın ağzı dikilir, üstelik de debisi yüksek bir nehre atılır.

    İnsan bilinci ne kadar karmaşık, çok yönlü veyahut amaçlı, birbirinin simetriğinde yaratılmış, bir yönü şiddet, diğer bir yönü ise sevgi dürtüleriyle yüklü, son derece ilginç, bir o kadar da muhteşem bir yapı.

    ***

    Yani, demem odur ki bu tür vahşetlere karşı en ağır cezai müeyyideler bulunur, uygulanır, ancak bu şekliyle tarihsel sürecinde ne bu tür vahşetlerin önü alınabildi, ne de caydırıcı cezaların, hatta en ağır cezai müeyyidelerin son çare olduğu sonucuna varıldı.

    Sonunda insan bilinci, bazı bilimsel alanlara yöneldi ve bilinçaltındaki o “şiddet” dürtüsünü, yine simetriğinde yaratılan “sevgi” dürtüsünü kullanarak kontrol veyahut rehabilite etme yoluna gitti, idam sehpasının urgan ipine sarılarak değil.

    ***

    Bu itibarla bu ve benzer olayların psiko-dinamik süreçlerine inme diye bir merakım var ve yine bu ve benzer kişilik bozuklukları, “ıceberg-buzdağı”nın görülmeyen büyük bir kısmında yer aldığı kanaatini taşıyan bir birey olarak konulara farklı bir acıdan yaklaşmaya çalıştım hep, zihnimin alabildiği ve dilimin döndüğü kadarıyla.

    ***

    Ama asıl sorun, kamu otoritesi, ya da demokrasi veyahut “hukuk devleti” yönüyle önem arz ediyor olmasıdır. Demokratik hukuk devleti, idare edenlerin otoritesi ile idare edilenlerin hürriyeti ve her türlü güvenliği arasında denge sağlayan bir siyasal rejimdir.

    Hürriyetleri sarsmadan, özüne dokunmadan “düzenleyen” ve “sınırlayan” iktidar, ancak demokratik bir hukuk devleti ile sağlanabilir.

    ***

    O halde kamu otoritesinin yapması gereken şey, idam sehpasının yağlı urgan ipine sarılmak mı, yoksa yapılacak işin yeniliği veya esas sorun olarak gördüğü, çocuklarda ya da gençlerdeki “sağlıklı kişiliğin”, ya da “sağlıklı gençliğin” oluşumuna etken en önemli faktör olan “eğitimin” ve “aile kurumunun” kutsallığına ve bu kutsallığı teminat altına alan evrensel hukuk kurallarına sarılmak mı?

    Elbette ki ikincisine, nedeni de; devletin, özellikle hukuk devletinin teknik yönüyle bir hizmet organizasyonu olduğudur. Bu vasfıyla da kişiye ya da bireye özel gibi düşünmez ve duygusal veyahut “fevri” tepkisellikler ve benzeri uygulamalara yönelmez.

    ***

    Nitekim bu acıdan, daha önce hiç kimse bu ülkede yeni doğmuş çocukta “SAĞLIK” ile “HASTALIK” kavramlarını hiç bir zaman birbirinden ayıramamış ve aydınlığa kavuşturulamamış olmasındadır.

    Nihayetinde bu çirkin ve insanlık dışı-aşağılayıcı suçları işleyen caniler de bir zamanlar çocuktular, hatta bebektiler

    Onların kişilik yapılarının oluşumunda belirleyici faktör olan ana-baba, hekim ve eğitimciler de vardı.

    Küçük yaşlarda çocukluğun kültürel yanlarıyla içli dışlı olmayanlar, sağlıklı çocukların nasıl bir sorun, hem de başlıca sorun durumuna gelebileceğini merak edebilirler?

    Geride bıraktığımız koskoca bir yüzyıl boyunca yeni doğmuş çocuklardaki sağlık sürecinin incelenmesinde ve şimdiye dek olagelmiş hasta ve sorunlu çocukların tedavilerini üstlenecek, örneğin; “Çocuk Sağlığı Araştırma Merkezleri”  gibi ya da buna benzer kurum ve kuruluşlar oluşturulabildi mi?

    Bu araştırma merkezleri, çocukların bakımını üstlenecek ana-babalar dışında kimseye cinsel konularda, evlilik konusunda öğüt vermeyeceği/veremeyeceği bilincine varıla bilindi mi?

     Jean Paul Satre, “Her erkeğin yapabileceği her hatanın, cinsel bir dinamiği vardır” diye bir tespitte bulunmuş vaktiyle.

    ***

    Ancak cinselliğin ve eğitiminin kişilik yapısının oluşumunda ne derece önemli bir faktör olduğuna vurgu yapan bilimsel çalışmaların önemi hiçbir zaman bilindi mi bu ülkede?

     Bu itibarla pek çok ana-babanın, çocuk hekimlerinin, eğitimcilerin öğretimi de, kişilik yapıları da bu günkü gençliğin kişilik yapısına ve eğitim alanındaki toplumsal görüşleriyle sıkı sıkıya bağlıdır.

    Yine pek çok ana-baba, eğitimciler, şu yanlış eğitim yüzyılının ağır yükünü sırtlarında taşımakta, bu durum da çocukluk eğitimi konusundaki kapkara bilgisizliği sürdürmektedir.

    Yani; “Ana-babaların, eğitimcilerin ve hekimlerin yapısal bozuklukları ve eğitimsizlikleri, ister istemez kendiliğinden çocuklara aktarılmaktadır.”

    ***

    Halkın eğitim konusundaki yanlış kanısıyla ya da önyargısıyla yeni doğmuş çocukların özünden-yaratılışından getirdiği yeteneklerin çarpıtılması böylece sonsuza dek yinelenmektedir.

    Önce bu kısır döngünün kırılması gerekli ve kaçınılmazdır.

    Ve işe, çocuğun doğumundan itibaren yaratılışından getirdiği yaşamsal işlevlerine ulaşabilmek üzere, yapılacak çalışmanın “mental-zihinsel” döneminden başlayarak beş-altı yaşına, yani temel kişilik yapısının tamamlandığı çağa dek uzanan gelişme sürecinde yoğunlaştırılması gerekir. 

    Dolayısıyla sağlıklı annelere doğumdan önce bakım, doğumun ve yeni doğmuş bebeğin ilk birkaç günün gözlenmesi, ilk beş-altı yaş içinde kişilik bozukluklarına yol açabilecek zorlayıcı zırhlara bürünmesinin önlenmesi (kaygı, öfke, cinsel uyarılma ve buna benzer duygu birikimlerinin çıkmasını sağlayan savunma araçları) ve söz konusu çocukların ergenlikten epeyce sonraya dek takip edilerek incelenip belgelendirilmesi gibi yöntemler, bırakın uygulamayı, uzmanlarca hiç gündeme getirilip tartışıldı mı bu ülkede?

    ***

    Böylelikle üstüne sağlam bir yapı kurabileceğimiz bir gençlik yaratmanın ve gençlik sorunlarının çözümü için kısa vadede yapılabilecek-güvenlik önlemleri dışında- pek bir şey olmadığı, orta ve uzun vadede ise sorunların çözümü en az 10-15 yıl gibi bir zaman alacağı ve üzerinde dikkatlice ve profesyonelce çalışmayı zorunlu kılar; bu bilinç neden oluşmadı şimdiye dek bu ülkede?

    Sağlıklı çocuklar ya da üretken kişilikler yaratmaya, önce geçmişten günümüze dek uygulanan çocuk eğitimiyle ilgili yanlış düşünceleri ve yanılgıları tespit etmek, farkına varmak ya da tanımak gerekir.  Bütün kişisel ve yapısal engelleri özgürce açık açık tartışmaya hazır olmalıyız. Ve çocuğun yetiştirilmesindeki güncel yöntemlerin akla ve mantığa uygunluğunu bütünüyle kavramadıkça, şimdiye kadar uygulanan yetersiz önlemleri daha iyileriyle değiştiremeyiz.

    “Hiç kimse gerçek gücünü bilmediği düşmanla savaşamaz.”

    ***

    Şiddetin yaşanmayacağı aileler ve okullar oluşturmak için kadınlara nasıl bir rol düşüyor?

    Şiddete eğimli bir çocuğu nasıl normalleştirebiliriz?

    Bin yıllık bir birikimin kökleri olan, bir zamanlar Anadolu topraklarında hedef olarak konulan, insanlık noktasında mükemmel bir kişilik oluşumuna ön ayak olan ve bin yıllık bir süreçle ince ince tecrübeler ile oluşmuş olan “Anadolu Pedagojisi”ne ne oldu?
    Haftaya nasipse…

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim