• BIST 104.001
  • Altın 145,411
  • Dolar 3,5083
  • Euro 4,1894

    “Şeytanla Yatağa Girmek”

    13.03.2013 14:00
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

     

     

    Her ülkeye dönüşte, eş-dost sorar:
     
    “Avrupa’nın nesini beğendin, en çok?”
     
    Ben de: “Türkiye’ye dönüşünü…” diye yanıtlarım, her seferinde.
    Elbette ülke, vatan ve toprak özlemi konunun “özünde” vardır.
     
    Ya da insanın fıtratında “öze dönüş” dinamiğiyle izah edilebilecek bir “doğal yapı”nın oluşundandır, besbelli.  
                          
    Ancak bunun yanında, işin doğasının dışında, geriye ya da, “doğuya yeniden dönüş” için çok daha gerçekçi, gözle görülen nedenler vardır.
     
    Avrupa Birliği’nin eski merkezlerini giderek kaybediyor olması, “güneyin ve doğunun”,“iktisadi-entelektüel” yapıya hâkim olacağı, daha âdemi-merkeziyetçi yeni bir “demokratik” anlayışın da, bu süreçte, doğuya doğru genişlemesiyle belirginleşeceği yeni bir döneme girilmekte olduğunu görmekteyiz.
                                                                                      ***
    Ayrıca bu gelişmeleri, Avrupa’nın “loş” sokak, cadde ve alışveriş merkezlerinde, kapanan fabrikalar ve artık tütmeyen bacalarında, iflas eden havayolu şirketlerinde, kriz sarmalına giren AB ülkelerinde başa getirilen “teknokrat” hükümetlerin başarısızlıklarında, Merkez Bankalarınca; “bütçe hedeflerinden sapmayın…” şeklinde ikaz edilen ve uyarılan yönetimlerde de görmekteyiz.
     
    Belçika son iki yıla yakın bir süre hükümetsiz idare edildi. Kral nihayet, canlı yayında, parlamentoya atfen uyarı mahiyetinde sert bir konuşma yapması sonucu zar zor çok partili bir koalisyon hükümeti kuruldu.
     
    İngiltere Kraliçesi Maliye Bakanına dönüp, krizin neden görülemediği/öngörülemediği üzerine sitemkâr bir tavırla, üstelik yüzüne bile bakmadan: “Neden gözden kaçtı?” diye öfkelenmesi, adeda skandala dönüştü batının “diplomasi koridorlarında.”
    Aslına bakarsanız gözden kaçan bir şey yoktu. Kaçan “ölçüydü.”
     
    “İNSAN’a has değerler ölçüsü.”
     
    Değer miydi hiç, kraliyet saraylarına “som altın”dan tuvaletler yapmaya ve kraliyet mensuplarının günlük taze “Bursa Şeftalisi" yemek için özel uçak görevlendirilmesine?
     
    Üstelik tüm bunları; milyonlarca kişinin açlık, susuzluk ve hastalıktan ölen Afrika’nın paha biçilmez elmasları ile Ortadoğu’nun petrol ve doğalgaz kaynaklarını, hiç de insani olmayan yöntemlerle, işgal ederek, kafatası-kelle avcıları gibi, her türlü katliam ve suikast yöntemlerini kullanarak elde ettiler.
                                                                                     ***
    Ama öte yandan, Ortadoğu’nun Suudi Prenslerinin ve diğer Krallıkların sarayları da pek farklı değil, hatta daha da içler acısıydı.
     
    Bir zamanlar CIA operasyon bölümünde yirmi yıllık memur ve Ortadoğu uzmanı olan Robert Baer, olayları şöyle özetliyordu:  (Sleepingwiththedevil; How Washington SoldOurSoulfor Suudi Oil/Şeytanla yatağa girmek; Washington, Suudi Petrolü İçin Ruhumuzu Sattı) adlı eserinde:
     
    “1970’lerin başlarında petrodolarlar akmaya başlayınca, girişimci Lübnanlılar ülkeye Suudi prensleri ve diğer Krallık yahut Emirlik mensupları için kaçak olarak kadın sokmaya başlamışlardı. Kraliyet ailelerinde de hiç kimse bir çek defterini dengelemeyi bilmediği için, Lübnanlılar Karun kadar zengin oldu. Bu iş için de özellikle mavi gözlü, sarı saçlı CIA ajanı kadınlar kullanılırdı genellikle. Bu kadınlarla belirli süreli ek kontratlar yapılıyor, dış görev süresi içinde ve bu süre sonunda da, oldukça yüklü banka hesaplarıyla evlerine dönüyorlardı.”
     
     
    O kutsal topraklara bahşedilen değerlerin nasıl korunduğuna, “emanet”e nasıl “hıyanet”edildiğine tanık olduk, yüz yıl boyunca.
     
     
    Ve artık “tarih”, kendi diyalektiğini işleterek, olup biten bu “insani değerler” dışındaki oluşumların “faturasını” hamilerinin masasına koyuyor, hem de kimsenin gözyaşına bakmadan.
     
    Siz buna isterseniz,  “İlahi adaletin tecellisi” de diyebilirsiniz.
                                                                                           ***
    Tüm bu gelişmelere karşın,  Asya ve Ortadoğu’daki enerji gelişmeleri, Türkiye’yi ister istemez, bu yeni oluşumun  “merkez üssü” ya da “hareket merkezi”  konumuna getiriyor. 
     
    Sadece Kuzey Irak’ta tahmin edilen doğalgaz miktarı 3 trilyon metreküp civarında ve yapılan analizlere göre, Türkiye’nin doğalgaz ihtiyacını 300 yıl karşılayabilecek büyüklükte. İşte bu kaynaklar, Türkiye’nin kontrolünde olmalı.
     
    Olur, olmasına ancak Türkiye isterse ya da bunu başarırsa, yani yaratılan “Kürt” sorununa endeksli şu “terör” illetini başından defedebilirse ve bunun yanında, T.C. Kanunlarının ırk, kimlik, millet, milliyet, milliyetçilik, ulusçuluk, özgürlük, vatandaşlık gibi kavramlara yaklaşımını, evrensel “hukuk” normları dikkate alınarak “çağdaş” tanımlamalar içeren  “yeni bir anayasa” ile kendi vatandaşları arasında bir “sosyal kontrat” sağlayıp yoluna devam edebilirse, yeni bir Türkiye’nin yanında, yeni bir Ortadoğu, hatta yeni bir dünya oluşumuna da ön ayak olacaktır.
                                                                                         ***
    Tabi bu iddialar içeriden çok “ütopik-hayalci” yaklaşımlar gibi görülüyor, özellikle de muhalif çevrelerce dar çerçeve ya da “statik zihniyet” yaklaşımlarıyla bakıldığında.
     
    Engeller/engellemeler var.
     
    Bir tarafta; bunca tecrübeye rağmen, Türkiye’nin “sosyalist ve sol demokrat” kesimin, bu yeni ve yapay oluşturulmuş (kurtarılmaya muhtaç kabul ettikleri) “Kürt Milliyetçiği’ni desteklemesi mi, yoksa reddetmesi/eleştirmesi mi?
     
    Veyahut Türk ve Kürtlerin Türkiye içinde eşit birlikteliklerini mi savunması gerekir?
     
    Kronikleşmiş ve bir türlü çözülemeyen “Gordion düğümü” Maşallah!
                                                                                    ***
    Diğer tarafta ise, sağlanabilirse eğer, “iç barış”ın kendi sonları olacağını bilenlerin,“kışkırtmaların” öncelikli nesnelerini oluşturuyor olmaları, süreci olumsuz yönde etkileyen bir unsur olarak kendini “hala” muhafaza ediyor olması.
    Dikkat edilirse, tüm sabotaj ve provokasyonların  “Türklerin” kışkırtılmaları üzerine kuruluyor. Habur da böyleydi, Reşadiye de…  Silvan da, Oslo görüşmelerinin açıklanması da.
     
    Şimdi de, “İmralı Tutanaklarının sızdırılması”
                                                                                        ***
    Açık söyleyelim, “At izinin it izine karıştığı” günlerden geçiyoruz.
    Önümüzdeki barış süreci konusunda “yarım yamalak” ve “hamaset” yüklü küçümseyici ifadeler, kimden ve nereden gelirse gelsin, her türlü “şaibeye” açıktır. İyiniyetli ve samimi olduklarından kuşku duymak gerek.
     
    Şehrimize ayak bastığımda, ilk duyduğum söz, Milletvekili Koray AYDIN’a ait:
     
    “Trabzon, Türklüğün kalesidir.”
     
    Bak şu insanın bilincine sen, hem de bu Milletin “Vekili”
     
    Bu nasıl bir zekâ düzeyi? Nasıl bir siyasi akıl? Nasıl bir toplumsal bilinç önermesi?
     
    Trabzon Türklüğün kalesidir de, diğer kentlerimiz neyin kalesidir?
     
    Peki, Trabzon Türklüğün kalesi diye diye, birileri çıkıp gençlerimize, özellikle de yaş itibarıyla çocuk sayılan gençlerimize;  “Beni dinleyiniz! Şu “düşmanı” görüyor musunuz? Devletimizin surları olan vatanseverliğimize, Irkımıza/Türklüğümüze saldırıyor, buna son vermek için bir şeyler yapmak gerekir. Devletimizi, ulusal kültürümüzü, onurumuzu korumak lazım” denilmedi mi?
     
    Ve o “bir şeyler yapmak gerekir” görevi neydi, nasıl ve kimler tarafından yerine getirildi, unuttunuz mu? Sayın Milletin “Vekili”
     
    Sizin göreviniz, henüz 18 yaşını doldurmamış ve hapishane köşelerinde çürüyen “gençlik” yaratmak mıdır?
     
    Yoksa “Hayır, bizim gençlerimiz, uçak mühendisi, hukukçu, doktor, tasarımcı ya da mimar olmalı” deyip, bu uğurda proje üretmek değil midir, sizin esas göreviniz?
     
    Size bu sözleri söyleten ve modası geçmiş tuzaklara düşüren süreçleri analiz edip, bu şifreleri çözmek değil midir, sizin göreviniz?
     
    Birileri çıkıp, “Kürtlüğün kalesi Diyarbakır’dır” dediyse eğer  “ki bu da bir tuzaktır” o zaman biz Türkler “uyanık” olmamız ve aynı tuzaklara düşmememiz gerekmez mi, buna karşın sizin cevabınız böyle mi olmalıydı?
     
    Batı menşeli ve PKK’nın mirasını sürdüren ve “Kürt Milliyetçiliği” yapan oligarkların “müfreze partisi” olan BDP Milletvekillerinin, Trabzon merkezli Karadeniz ziyaretleri neden ve kimler tarafından planlandı ve planlanıldığı gibi gösterilen “tepki”yle neden iptal edildi? Bu kurguların “amacı” nedir? Eğer tüm bunların bilincindeyseniz, bir Bölge Milletvekili olarak olup biteni kamuoyuna neden açıklamıyorsunuz?
     
     Hiç kuşku yok ki, size oy verip kendi “vekilleri” yapan insanların tümü iyi niyetli birer vatansever.
     
    Ancak siz bu kitleyi, kan emici oligarkların tezgâhladıkları “etki” ve “tepki” mekanizmalarını işleterek ülkeyi kan gölüne çevirmelerine neden alet ediyorsunuz?
     
    Küçük, yapay ve tekelci milliyetçilikle kurulmuş küçük “ulus-devletler”, kimin/kimlerin projesiydi, bunu hala çözemediniz mi? 
     
    “Türkiye, Türk Dünyasının kalesidir” demiş olsaydınız, buna mantıklı bir anlam yüklenir ve anlayışla karşılanabilirdi.
     
    Ancak o zaman sizin esas göreviniz yahut bir “Türk” olarak size yakışan; Afrika, Ortadoğu ve Asya’da, çoğunluğu “Müslüman” olan, ezilen ve hor görülen halkların yanında, dur durak demeden dolaşan ve“Bu pırlantalar elmaslar, bu petrol ve doğalgaz sizlerin namusudur, size bahşedilen bu değerleri koruyun ve batının etoburlarına peşkeş çekmeyin, yedirtmeyin” diyen ve üstelik bunu “Birleşmiş Milletler” kürsüsünden “ilk kez” tüm dünyanın gözünün içine sokan ve aynı zamanda bir “TÜRK” olan bu insanın yanında yer almak değil midir?
    Sayın Milletin “Vekili”
    ***
    Ve tüm bunlar değer mi, “şeytanla yatağa girmek” pahasına “ucuz siyasetçilikle” ve kitlelerde yaratılan “ezikliği” rahatlatmak için, yüzyıla yakın bir zamandan beri sürüp giden bu çağdışı güdüklüğü “ulusal kültür” diye övüp durmakla ve içi boş klişelerle Türk Toplumunu, dünyanın “uygar ve medeni” damarından büsbütün koparmaya.
     
     Hem de ne için?
     
     Üç beş günlük beleş bir “vekil” yaşamı sürmek için…
     

     

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim