• BIST 97.717
  • Altın 144,143
  • Dolar 3,5683
  • Euro 3,9936

    Seçim Sistemleri ve “Baraj Kurnazlığı”

    09.12.2014 16:36
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Seçim olgusu, yönetilenlerin yönetenleri belirlenmesi ile sonuçlanan “hukuksal ve işlemler bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

    Seçim sistemi” ise; vatandaşların oylarının, temsilcilerin sandalyelerine çevrilme yöntemidir.

    Demokratik yöntemlerin uygulanması için hayati derecede önem taşıyan seçimler üzerinde önemle durulması gereken konu, seçimlerin yol açacağı sistemlerin daha “adil “ ile daha “etkin ve istikrarlı”  olması için hangi seçim sisteminin uygulanacağına karar vermektir.

    Bu itibarla seçim sistemlerinin sağladığı iki tür fayda önem arz etmektedir; “Yönetimde istikrar” ve “Temsilde adalet.”

    ***

    Türkiye’de özellikle son elli yıldır “nispi temsil-barajlı-d’Hondt” sistemi uygulanmış, ancak zaman içinde mahsurları görülmüş ve istikrarlı yönetimler oluşamamıştır.

    Barajlı-d’Hondt sistemi, Belçikalı hukukçu ve matematikçi Victor d’Hondt tarafından 1878 de tasarlanmış bir seçim sistemi olup, halen Türkiye de dâhil 21 ülkede uygulanan en “anti-demokratik”, en “çağ dışı” olan bir seçim sistemidir.

    ***

    Şöyle ki; Mecliste birden çok partinin temsili sağlanmakla beraber tek partinin iktidara gelme şansı çok azdır. Genellikle koalisyon hükümetlerinin kurulması ile “yönetimde istikrar” ilkesinin sağlanması oldukça zor olması sonucunda istikrarsız  yönetimler meydana getirmiş, seçmenler ile milletvekilleri arasında zayıf bir bağın oluşmasına sebep olmuş, “temsilde adalet” ilkesinin de hemen hemen hiç oluşmadığı ve kim kimi seçtiği, kim kimin temsilcisi olduğu belli olmayan bir “ortaçağ ucubesi” olarak

    tarihte yerini almıştır. Bir nevi “oligarşik” yönetimlerin başvurduğu ve kurdukları iç sömürü mekanizmalarına meşruiyet kazandırma yöntemi olarak da görülebilir.

    ***

    Öncelikle bir gerçeği ifade etmekte yarar var.

    Dünyada kusursuz ve sakıncalı yönleri olmayan bir seçim sistemi yoktur.

    Ancak, en az kusurlu ve en demokratik seçim sistemi olarak kabul edilen “çoğunluk esasına dayanan seçim sistemleri”nin olduğu, uygulandığı ülkelerde sağlanan, istikrar, etkin yönetim, tutarlı ve adalet ilkelerinin verimliliğinden anlaşılmaktadır.

    Çoğunluk esasına dayanan seçim sistemleri, adından da anlaşılacağı üzere, bir seçim bölgesinde seçilecek adaylardan en çok oyu alan adayın seçilmesidir.

    Bu sistemin uygulamasında farklı yöntemler vardır. Tek turlu ve iki turlu çoğunluk sistemi olarak ayrılan bu yöntemlerden en faydalı ve ülkemizde uygulanması önerilen en demokratik seçim yöntemi olarak kabul edilen “iki turlu ve dar bölge sistemi” üzerinde kısaca durmak, en azından konuyu anlaşılır hale getirecektir.

    ***

    Bu seçim sisteminde seçimler, iki turlu olarak gerçekleşir. Ülke, seçilecek milletvekili sayısı kadar eşit nüfus bölgesine bölünür. Genellikle bir adayın seçileceği bu seçim bölgelerinde, ilk tur yapılan seçimlerde %50 oy oranını aşan adaylar seçilir. Eğer bu oranı yakalayan aday olmazsa, ilk turda belirli oy oranını aşan adaylar arasında ikinci tur seçimler yapılır ve çoğunluğu sağlayan aday seçilir.

    Bu seçim sisteminin uygulandığı bazı ülkelerde, ilk turda hiçbir aday oyların yarısını alamazsa, aday sayısı azaltılarak ikinci tura geçilir ve bu turda belli bir yüzde hesabı konulur. Örneğin Fransa’da oyların %15 ini alamayan adaylar ikinci turda seçimden çekilir.

    ***

    Yine bu sistemde önemli bir özellik daha var. O da, seçime giren partiler isterlerse birinci turda birden çok aday göstermeleri yoluna gidebilirler ve bu sayede ön seçimi halka yaptırmış olurlar. Böylelikle seçmenler ile seçilen milletvekilleri arasında doğrudan bir ilişki kurulmuş olur ve nispi temsil olarak adlandırılan geniş bölge yönteminin getirdiği muğlaklık da önlenmiş olur.

    Hangisi benim milletvekilim?” gibi sorular ortadan kalkar. Seçmen seçtiği, daha doğrusu kendisini temsil eden milletvekilini, milletvekili de kendisini seçen seçmenini tanır.

    Bu yöntem sayesinde seçilen milletvekilleri daha güçlü ve bağımsız bir meşruiyet kazanarak meclise girer ve meclisin de tam bağımsız oluşmasını sağlar.

    Sistemin önemli avantajlarını ise, genellikle büyük partilerin seçilmesini sağladığından “yönetimde istikrar” ilkesinin uygulanmasına zemin hazırlar. Bunun yanında, özellikle dar bölge seçim sisteminde adaylarla seçmenlerin bire bir ilişkisini sağlayarak “doğru-meşru” seçimler yapılmasını olanaklı kılar ve aynı zamanda güçlü bir muhalefet oluşmasını sağlar.

    ***

    Yalnız bu seçim sisteminin mahsurlu görülen ve haklı olarak eleştirilen yanı, ilk turda çoğunluğu sağlayamayan ve ikinci tura giremeyen küçük partilerin parlamentoda temsil edilememeleri sorunudur.

    Bu sorunu da istenildiği takdirde, nispi temsilin faydalı yönünden telafi etmek mümkündür.

    İşte burada devreye önemli bir tamamlayıcı  unsur olarak öngörülen “Türkiye Milletvekilliği” uygulaması giriyor ve bu  sayede, belli oranda oy almasına rağmen partisinin parlamentoda temsil edilmediğini gören halkın sisteme karşı oluşan güvensizliği de önlenmiş olur.

    ***

    Bir örnekle açıklamaya çalışalım;

    550 milletvekili iki turda dar bölgeye göre seçilsin. Sayısı 100 olarak belirlenen Türkiye Milletvekili ise ilk turda alınan oya göre Türkiye listesinden nispi temsile göre dağıtılsın. Baraja bile gerek kalmadan %1 oy alan partinin seçmeni dahi parlamentoda bir milletvekili ile temsil edilmiş olur. Yani ikinci tura kalamayan adaylar, birinci turda aldıkları oy oranında Türkiye Milletvekilliğiyle parlamentoda temsilleri sağlanmış olur.

    Örneğin; %1 oy alan parti bir, % 5 oy alan parti beş, %11 oy alan parti on bir, %15 oy alan parti on beş… Ve böyle devam eden dağılımla 100 milletvekili de parlamentoya girer ve “temsilde adalet” ilkesi de meşru bir zemine oturtulur. Böylelikle  boşa giden oy sayısı  da önlenmiş olur.

    Bu da demektir ki, sonunda, çoğunluk partileri tarafından  parlamentoda “etkin” ve   istikrarlı bir hükümet kurulabilme şansı doğar.

    ***

    Evet, şimdi gelelim şu seçim barajı hamlesinin asıl esbabı mucibiyesine.

    Yani; seçim barajının anti-demokratik olma hali bahane edilerek, bir “kurnazlık” daha üretip, anlaşılması çok da zor olmayan, temelde bir “Ortadoğu Barışı” stratejisi olan ve şu an Türkiye’nin kendi içinde başlattığı “barış süreci”ne, HDP kullanılarak yapılmak istenen provokatif eyleme.  

    *** 

    Kurnazlık, zekâ ile bağlantılı zihinsel bir fonksiyon olmayıp, bilinç üstüne “entrika” şeklinde çıkan, “yan bilinç”in negatif bir faaliyeti olarak tezahür eder.

    Örneğin; Bir adam, başka birinin ustaca bir başarıyla yürüteceğinden korktuğu bir işe çelme takmak isterse, bir yandan o kimsenin başarıya ulaşmasını gönülden diler görünür, bir yandan da aynı işe, ötekini “baltalayacak bir biçimde” kendisi de sarılır.
    Algı operasyonlarının ruhu, bu "yanıltma" stratejisinde yatar.

    Ve “yan bilinç” genellikle, bu tür yanıltmalara aldanır, ya da bu tür kurnazlıkları yutar.

    ***

    Son on yılı aşkın bir süredir iktidar üzerine uygulanan “operasyonel-devirmeci” hamleler, çapraz etki yaratan ve “yanıltma” mantığına dayanan bu şekliyle işletilir.

    Son olarak sahaya sürülen “barajı düşürme”, ya da “kaldırma kurnazlığı”nın asıl hedefi, oligarşik kurumların marifetiyle ve yine Kürt Partisi HDP’yi kullanmak suretiyle “barış sürecini” bozmaya yönelik bir şeytani plandır.

    ***

    Özü itibarıyla “oligarşik/anti-demokratik” bir sistemde, istikrarı, demokratik yöntemlerle sağlayamazsınız. Hele niyetiniz mevcut sistemi bir “hukuk devleti”ne dönüştürmekse, yolunuz tuzaklarla doludur demektir.

    Yukarıda izah etmeye çalıştığımız ve hali hazırda, dünyada uygulanan en demokratik seçim sistemi olan “dar bölge-iki turlu” seçim sistemine geçmeden, mevcut barajı bir puan dahi düşürmek, Türkiye’yi bulunduğu yerden bir basamak geriye iter.

    ***

    Bırakınız mevcut barajı düşürmeyi, bir an şöyle düşünelim ve barajı %20’ye çıkaralım.

    Bu durumda ne olur? Olacak olan şudur: Ak Parti %55-60, CHP ise %40-45 aralıklarında oyların dağılımı gerçekleşir.

    Bir diğer sonuç da, %20’nin altında oy potansiyelleri olan ve sistem içinde “oligarşinin müfreze partileri” konumunda yapılandırılan MHP ve HDP yok olur. Bu da demektir ki, mevcut sistemde “istikrar” daha da etkin sağlanmış görülür. Ancak, %10’luk baraj, tesadüfi ya da bir rastlantı sonucu veyahut gelişigüzel bir uygulama değil, gayet ince elenip, sık dokunan bir sistem mühendisliği sonunda tasarlanmış ve anayasal teminata alınmıştır.

    Nedeni de, sistemin merkezine oturtulan ve o “kutsal ideoloji”nin siyasi temsilciğini üstlenen CHP’nin yanında, kendi koruyuculuğunu da üstlenecek müfreze partilerini oluşturmak. Ve bu sayede farklı kutuplar yaratarak “etki-tepki” mekanizmalarını çalıştırmak suretiyle kaotik ortamlara zemin hazırlayan farklı etnik kimlikte iki partiyi, MHP ve HDP’yi sisteme dâhil edilmesi şekliyle barajın yüzdesi 10 olarak kurgulanmasıdır.

    ***

    İzah etmeye çalıştığım mantık şudur; anti-demokratik sistemlerde, anti-demokratik uygulamalar, sistemin kendi özündeki “istikrarı” sağlar.

    Aslında Ak Parti’nin yaptığı tam da şudur; Kendi gücünün yetmediği ve bundan dolayı değiştiremediği anti-demokratik yöntemlerle sağlanan bu tür bir istikrarı, sistemin “demokratik dönüşümü” için kullanmak.

    Yani, deyim yerindeyse; oligarşiyi kendi silahıyla vurmak. Zaten Ak Parti şimdiye dek bu tür hamleleriyle ayakta kalabildi.

    Buna karşın yapılmak istene şey ise, bu avantajın Ak Parti’nin elinden alınmasıdır. Bu uğurda koruyucu partilerinden en azından birini “kurban” edileceğinden dolayı uğranacak avantaj kaybı, Ak Parti’nin kaybından daha değerli değildir.

    ***

    Ama esas belirleyici kullanım alanını teşkil eden ve Ak Parti’nin geçmişten devraldığı, 12 yıldır da epey mesafe almasına rağmen, bütünüyle tasfiye edemediği, “zihinsel” olarak da kendisiyle hiçbir zaman örtüşmeyen, kendisini sürekli “devlet” yerine koyup, hükümete karşı “devirmeci” refleksini göstermekten çekinmeyen “bürokratik sistem”dir.

    Şimdi ise seçim barajının anti-demokratik unsuru bahane edilerek sorunu, Anayasa Mahkemesi konusu yaparak ulaşılmak istenen hedef, önümüzdeki seçim süreci sabote etmek için, seçimin meşruiyetinin zedelenmesini sağlamak. Hem de geçmişte, beş Kürt partisini kapatan, ancak bu günlerde Kürt aşkı ile yanıp tutuşan AYM sayesinde.

    Bunun için “biçilmiş kaftan” HDP’dir ve şöyle denilmektedir; “Bak hele gurban, her seferinde öksüz/yetim çocuk gibi seçime “emaneten” giriyor ve ancak öyle partileşip, üstlendiğin ve temsil ettiğin halkın o kutsal(!) davasını bu şekilde yürütemezsin. En iyisi mi, sen, sana engel olan ve anti-demokratik olan %10 barajlı seçimi boykot et ve seçime girme. Mücadeleni dağda, bayırda ya da ovada yürüt. Sana yakışan da budur. Barış-marış hikâye, bütün bunlar oyalama taktikleri… Siz bağımsız milletvekili olarak seçiliyorsunuz, Kürt Milletvekili olarak değil.

    Bu mesajın meyveleri de verilmeye başlandı bile.

    Şöyle ki; “Barajı kaldırmıyorsanız, Diyarbakır merkezli siyaset yapma evresine gireriz” şeklinde.

    Bunun da anlamı; “çözüm/barış istemiyorum” demektir.

    ***

    Zaten iyi biliniyor ki, AYM iptal kararı verse de, önümüzdeki genel seçimlere mevcut barajlı seçim sistemiyle gidilecektir. Üstelik mahkeme olası iptal kararıyla “negatif” yasama etkisi yaratsa da, esas yasama yetkisinin kendisi olmadığını, yani “pozitif” yasama yetkisinin esas sahibinin parlamento olduğunu gayet iyi bilmektedir.

    Bu da demektir ki, Ak Parti’nin yemediği ve kurnazlıkla hazırlanan bu “zoka”yı, HDP’ye yedirmektir.

    Böylelikle de yeni kaotik ortamlara zemin hazırlamak ve esas hedef barış sürecine son darbeyi vurmaktır.

    ***

    Sonuç: Temsilde adalet ilkesi bahane edilerek, yeni bir “siyasi-toplumsal” mühendislik provokasyonu tezgâhlanıyor. Tuzak şu; “Kürt partisi, yani HDP, eskisi gibi seçimlere bağımsız girip, niteliksel temsiliyet acısından parlamentoda bir grup kurma şansı varken, neden şimdi parti olarak girmeyi ve barajın altında kalma riskini göze alıp, parlamento dışı kalmayı ve tekrar ‘dağ stratejisini’ devreye sokmayı düşündü?

    ***

    O halde, mevcut %10’luk seçim barajı, bir diğer önemli unsur olan “temsilde adalet” ilkesine uygun mu? Şüphesiz “hayır”, o zaman buyurun beyler; hodri meydan, başta seçim ve siyasi partiler kanunu olmak üzere tüm anti-demokratik uygulamaları içeren ve özü itibariyle bir darbe ürünü olan anayasayı değiştirmeye evet deyin ve bu rezalet bitsin.

    Seçileni de halk seçsin, seçilen de halkı temsil etsin. Ön seçimi de halk yapsın, son seçimi de.

    Barajı da tarihin çöplüğüne atın.

    Böylelikle, yönetimde hem “etkinlik ve istikrar”, hem de “temsilde adalet” ilkeleri sağlansın.

    Demokrasi de bunu gerektirir, hukuk devleti olmakta, demokrat olmak da.

    ***

    Neden buna yanaşmıyorsunuz?

    Kurnazlık entrikalarını bitirecek bu kilit soruları, muhalefet partilerinin tabanını teşkil eden ve o partilere oy veren vatandaşın, önce kendi “muhataplarına” sorması gerekir.

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim