• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019

    Sarkozy’nin kamburu ve

    31.12.2011 18:00
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    “Cincinnatus”

    Osmanlı İmparatorluğu yüzyıl önceki parçalanma sürecinde, dört bir yandan sıkıştırılarak dar bir coğrafyaya hapsedilirken; hem katliamlara uğradı hem de yaralı bir aslan misali sağa sola samrayarak kendisi de katliamlar yaptı. Özellikle Almanya’nın İttihatçılarla çevirdikleri dolaplarla. O nedenle, ne başına gelenler hoş görülebilir, ne de kendi yaptıkları.

     

    Ermeni soykırım iddiası üzerinden yüzyılı aşkın bir süre geçmesin rağmen, sanki dün olmuş gibi sürekli Türkiye’nin karşısına çıkartılması, Ermeni toplumunun mağdur edildiği ve bu toplumun uğradığı haksızlıkların maddi ve manevi telafisinin sağlanması gibi bir amaç taşıdığı iddia edilemez.

                                                     *   *   *

    Tüm zamanların soykırım kralı Almanya da bu tür bir tasarı hazırlayarak meclisinden geçirmek istedi. Ama yine kendileri vazgeçtiler. Nedeni de; Bir ara Alman parlamentosu, “Tıpkı İsviçre’nin yaptığı gibi biz de böyle bir tasarı hazırlayalım ve “soykırım”ın inkârına ilişkin cezayı müeyyideler getirelim” tezine karşı yapılan müzakereler esnasında Alman Parlamenter Margaret Roth söz alır ve o dönem yapılan Ermeni katliamlarında Almanya’nın rolünü nasıl izah edeceğiz? der. Ardından hemen Yeşiller Parti LideriBisce elini kaldırır ve yüksek sesle “hem de başrolünü” uyarısını yapar ve böylelikle tasarıdan vazgeçilir.

    Peki, Fransa neden bir dost ya da bir arabulucu değil de, Türkiye’ye bir düşman gibi davranıyor? AB’de Almaya ile birlikte çoğu şeyin belirleyici konumunda iken, böyle bir küresel nitelikteki sorumluluğunu bir yana iterek, niçin Türklerle Ermeniler arasındaki tarihsel ilişkilerin ya da sorunların ayrıştırıcı ve parçalayıcı rolü üstlenmeyi seçiyor? Üstelik böyle bir kamburu varken.

    Kambur demişken aklıma bir “çöpçatan” fıkrası geldi.

    Çöpçatan, evliliğin gerçekleşmesini kolaylaştırmak için yardımcısını da şakşakçı olarak beraberinde götürür. Şakşakçının görevi çöpçatanın sözlerini yinelemek ve desteklemek. Çöpçatan gelin adayını damat adayına övmeye başlar.

    “Selvi gibi bir boyu var.”

    Şakşakçı destekler: “Ne boy!”

    Çöpçatan: “Gözleri görmeye değer.”

    Şakşakçı:  “Ne gözler.”

    Sıra gelin adayının kamburunu damat adayına yutturmaya gelir.

    Çöpçatan: “Ama küçük bir özrürü, sırtında kamburu var.”

    Şakşakçı atılır: “Ama ne kambur.”         

    Sarkozy bu kamburunu, küçük bir özür olarak yutturmaya kalkmasını, ucuz ve bayatlamış yöntemlerle karşılık vererek ıskalamamalı Türk diplomasisi.  

                                                     *   *   *

    Doksan yıllık cumhuriyetin her alandaki sorunlarını çözmek için bir biçimde uğraş veren ve adım adım demokrasiye doğru evrilmeyi hedef alan, gözeten iyi kötü bir hükümetin olduğunu görmüyor mu Fransa?

    Görüyor elbette, zaten amaçları çözmek değil, bilakis çözmemek. Bu uğurda da Ermenileri kullanıyorlar. Çünkü Türkiye’nin bu dürtülere karşı huylanarak, istem dışı “tik”leriyle gösterdiği “paranormal” tepkiler sonucu kendini nasıl sıkıntıya soktuğunu çok iyi biliyorlar.

    Ne de olsa “eski vücut”tan “yeni beyne” gelen sinyaller kendini gösteriyor ara sıra.

     Ve bu büyük güçler ya da kendini büyük güç olarak gören ülkeler, bu tür tepkilerin oluşumuna zemin hazırladıkları gibi, bu tepkileri birer silah olarak kullanmanın peşinde olmuşlardır hep.

    Buna karşılık Türkiye’nin bu tür hamleler karşısında öteden beri bir tezi olmadığı görülüyor.  

    O kadar gereği yoktu, elçilik düzeyinde oynamalara ve ticari-iktisadi düzeyde boykot türü ihale iptallerine. Hele Kanuni Sultan Süleyman’ın 16.yüzyılda yazdığı mektuptan bu gün yararlanmayı ummak çok sağlıklı bir zihin yapısı olacağını düşünmek pek mantıklı gelmiyor bendenize. Döneminde genel teamüllere çok aykırı düşen bir şey değildi elbette. Ama bu gün kalkıp da o mektubu okumak, yapılanlara cevap niteliğinde bir diplomasi atağı olarak kabul etmek öyle değil.

                                                     *   *   *

     “Diplomasi, düşmanı kendi silahı ile vurmaktır” ya da “çözümsüzlükleri karşı tarafa yükleme sanatıdır” diye tarif edilir genellikle.

    Örneğin; Fransa’da yargılanan bir Nazi savaş suçlusunun avukatının mahkemede söylediği bir sözü böyle bir diplomatik hamleye karşı bir cevap teşkil edebilirdi.

    Şöyle demişti Nazi savaş suçlusunun avukatı: “Eğer toplu katliam bir insanlık sucuysa ve sanık bunun için cezalandırılacaksa, o zaman Cezayir’de toplu katliamlar yaptığı için şeref madalyalarıyla ödüllendirdiğiniz Fransız subaylarının da burada yargılanması gerekiyor. Yok, eğer bu bir vatanseverlikse, sanık da en az şeref madalyalı Fransız subayları kadar vatanseverdir.”

                                                     *   *   *

    Böyle bir örnekle Sarkozy’ye cevap verilebilirdi ve denilebilirdi ki;  “buyurun gelin, birlikte, karşılıklı şeref(!) madalyalarını söküp atalım.” Yok, eğer “kem, küm”se mösyö açıkkonuş, niyetin neyse onu söyle diye köşeye sıkıştırılabilirdi.

     Nasıl olsa söyleyemez asıl niyetinin, neocon destekli İngiltere, Almanya ve Fransa ittifakının, kendi egemenlikleri doğrultusunda oluşturmak istedikleri Ortadoğu dengelerinin önündeki önemli engel gördükleri Türkiye’nin; büyümemesi lazım, AB sürecinden uzaklaşıp yeniden içine kapanması lazım, Kürt sorunun devam etmesi lazım, demokratikleşmenin yarım kalması lazım, askerin yeniden hakim siyasi aktör olması lazım, yeni anayasa sürecinin başlamadan bitmesi lazım, vs.. vs.. olduğunu.

    İşte tam da burada Türkiye’nin tezi, yapılması istenmeyen bu reformların hayata geçirilmesi olmalıdır.

                                                     *   *   *

    Bu itibarla Sarkozy’nin telaşının bu olduğu anlaşılıyor ve yalnızca Fransa’nın seçim dönemine ait bir strateji olmadığı görülebiliyor. Daha çok öteden beri devam ede gelen klasik tepkilerin tekrarının yapılması isteniyor. Türkiye’yi kızdırmak ve Türkiye’nin bu kızgınlıkla atacağı adımların, onun bir Avrupalı olmadığını gösterecek biçimde kullanmak.

    Ama bunun yanında esas olan konu, Fransa’nın, AB krizi sonrası nasıl bir Avrupa sorusuna cevap verecek bir siyasi çıkış pozisyonu almasıdır.

    Yok, eğer İlle de seçimi kazanma stratejisine bağlanıyorsa ki; Türkiye’de şu andaki yorumlar ağırlıklı olarak hep bu yönde. O zaman biz de katkıda bulunalım istedik bu yorumlara, güzel bir nükte ile. Sarkozy’nin kulağına tıklatmak koşuluyla.

                                                     *   *   *

     Roma İmparatorluğunda Cincinnatus adında bir çiftçi, sabanın ardından alınıp yargıç yapılmış. Yapılmış ama gelin görün ki; bu çiftçi kökenli yargıç cincinnatus, önüne getirileni asıp kesip idam etmekten başka bir şey yaptığı yok. Sonunda görevden çektirilir ve sabanının ardındaki eski yerini alır.

     Bir zamanlar Fransa’da tarımla uğraşmaktan, tarım işletmelerine sahip olmaktan başka hiçbir üstünlüğü bulunmayan bir zatı muhterem Tarım Bakanlığına getirilir. Adam Bakan olunca halk onun, gelmiş geçmiş tarım bakanlarının en kötüsü olduğunu görür. Neticede bu zatı muhterem, halkın eleştirel baskı ve isyanlarına fazla dayanamaz ve bakanlıktan çekilip çiftliklerine dönünce nükte yazarı Heinrich Heine onun hakkında şu benzetmeyi yapar, ama tek farkla.

     “Cincinnatus gibi sabanınönündeki yerini aldı”

    Gidici olduğu her halinden belli olan Sarkozy, sabanın önünde kimin durduğunu pekâlâ anlar. Batılılar pek kızmaz ama en azından “Lady Carla”nın sadece “boyu”ndan değil gözünden de düşer ve bir “öküz”le evlendiğinin farkına varır belki.

                                                     *   *   *

     Gelgelelim soykırım meselesine.

     Bu kavramın uluslarası kabul gören tarifi şöyle;

    “Belirli insanları veya etnik bir grubu, belirli bir bölgeyi etnik olarak homojen hale getirmek amacıyla, o bölgeden planlı ve kasti bir biçimde güç ve tehdit yoluyla çıkarmak”

    Etnik temizliği “soykırım”a yakın hatta özdeş görenler olduğu gibi, aradaki farkı vurgulayanlar da var. Çünkü etnik temizlikte “bir bölgeyi temiz(!) hale getirmek” hedefi ön planda; soykırımda ise asıl hedef, “bir grubu imha etmek”

                                                     *   *   *

     Yıllar önce ABD’de aynı tür girişimler söz konusu olduğunda ünlü tarihçi Andrew Mango’nun yorumunu daha mantıklı bulmuştum.

     Şöyle demişti Mango; “Ermenilere göre Türkler katil Ermeniler maktul, Türklere göre Ermeniler katil Türkler maktul”

     Karşılıklı katliamlar olmuştu anlaşılan, dönemin Avrupa’sının baş hamisi Almanya’nın marifetleriyle.

    Nihayetinde ulus-devletlerin çıkar çatışmalarının bir sonucudur, bu “soykırım iddiaları” ya da “yasa tasarıları”

                                                     *   *   *

     Değişik türde de olsa çok ilginç Kuzey Kore örneği, ulus-devlet çıkar çatışmalarına.

     Krizi savaşla çözme yönteminin uluslar arası merkezli bir “neocon” projesi olan ve Fransa ile Almanya’nın geleneksel sömürgeci desteğiyle, sanayisini silahlanma ve bunun teknolojisi üzerine kuran, soğuk savaş döneminden kalan teknolojiyi yenileyerek, kendi kendine yetmeye karar veren Kuzey Kore’nin başına ördükleri çoraba bir bakın.

     O “Yüce Şef”lerinin eceliyle öldüğüne pek inanılmıyor, yerine gecen ve ilginç, yetersiz bir kişiliğe sahip oğluna bakıldığında.

    Kuzey Kore ve İran gibi ülkeler kaşınarak savaşı gündemde tutmak, gerekirse savaş çıkarmak hem de kriz ortakları ABD ve İngiltere’yi de arkalarına alarak.

                                                     *   *   *

    Peki, son günde Kuzey Irak sınırında, Uludere’de gerçekleştirilen operasyona ne demeli?

     Kim ne derse desin, başbakanın son “dersim” çıkışına bir cevaptır bu.

     Bir “konsorsiyum operasyonu”

     “Sen misin? Dersim Dersim diye tutturan, al sana bir Dersim daha, hem de kendi elinle”

     Ne yazık ki, “hükümet olmakla, iktidar olmak arasındaki fark”, ağır bedeller ödetiyor tüm ülkeye.

    Oligarkların iktidarı öyle kolayından pes etmeyeceğe benziyor.

                                                     *   *   *

     Yıl böyle bitmemeliydi ya da yeni bir yıl böyle başlamamalıydı.

     “Ocak ayı dostlarımıza iyi dilekler dilediğimiz aydır, ötekiler ise bu dileklerin hiç birinin gerçekleşmediğine tanık olduğumuz aylardır” diyor, bir diğer ünlü nükteci Lichtenberg.

    Yine de “iyi yıllar”

                  

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Tevfik Yıldız
    01 Ocak 2012 Pazar 02:41
    tebrikler
    hayri bey tebrik ediyorum sizi; bizim ülke olarak yıllardır süre gelen diplomasi beceriksizliğimiz maalesef sucluluk pisikolojisine sokuyor bizi
    biz ya gücümüzün farkında değiliz ,anlamıyorum neden hemen sucluymuşuz gibi savunmaya geciyoruz,pekala fransayı kendi silahıyla vuracak çok fazla arguman var elimizde!saygılarımla
    88.242.20.252
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim