• BIST 81.835
  • Altın 146,097
  • Dolar 3,7748
  • Euro 3,9972

    Ramazan ayına özel…“Şefkat Kapısı”

    13.08.2012 13:37
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Dinimizi yaşarken uygulayageldiğimiz ibadetlerin açık ara en popüleri kuşkusuz ramazan/oruçtur.

    Meyhaneler sokağından tutun da, alışveriş merkezleri, açık alan ya da parkların etrafındaki lokantaların önünde akşam serinliği ile iftar etme ve aralarında “otlama” oruçsuzlara rastlansa bile belediye çadırlarına varıncaya dek her akşam bu mekânlarda iftar coşkusu yaşanıyor.

    Ülkemizde dinle ilgili devasa önyargıları olan insanların pek çoğu acısından bile ramazan hoş, sevimli ve makul bir ibadet olarak görülüyor.

    Başörtülü ya da türbanlı bir kadını görünce cinleri tepesine çıkan bir “Cumhuriyet Teyzesi”, kendi tutmasa bile oruç tutana hürmet edip yanında yiyip içmiyor.

    Bunun yanında bir Müslümanı oruç tutmaktan vazgeçirecek tezleri hazır olan “evrim teorisyenleri” ne de sıkça rastlanır bu ay.

    Bir de oruç tutmaz ama sahurda da iftarda da hazır bulunur “anafor din akıntıları”da yok değil.İşte size buna örnek bir ramazan nüktesi:

    Yetişkin tüm aile efradı oruç tutan ve bunun yanında kendisi tutmayan bir vatandaş, ev halkı ile birlikte her gece sahura kalkıyormuş, “domatesime tuz, yumurtama biber, hani nerde tereyağlı balım” deyip kendini din-i nimetten sayıyormuş.

    Bir gün arkadaşları ona:

    “Be adam utanmıyor musun? Hem oruç tutmuyorsun, hem de sahura kalkıp gün boyunca aç duracak çoluk çocuğun yiyeceğine ortak oluyorsun. Ne hakla?” diye çıkışmış.

    Adam hiddetle karşı çıkar:

    “Ne yani, sahura da kalkmayayım da hepten mi dinden çıkayım.”

                                                           ***

    Öte yandanRamazan,aynı zamanda bir din adamı panayırına dönüşüyor ve zaman zaman çelişse de ardı arası kesilmeyen fetvalar, yalın-yavan ifadelerle ilahi mesaj haline getirilmeye çalışılıyor.İstisnalar hariç tabii.

    Hele medyada kimin programı daha çok izleniyor ya da kimin camisi daha çok dolup taşıyor soruları gündemi bir ay boyunca meşgul ediyor. Din adamları ya da hocalar arası reyting yarışları ekranlarda olduğu kadar ibadethanelerde de kıyasıya yaşanıyor.

    Teravih namazlarını hızlı kıldırmak oldum olası hocaların en önemli kozu halinde.

    Gerçek sanatı ya da mesleği gereği değil de yaratacağı sansasyonlarıyla gündeme gelme yoluna başvuranlar da var. Bunlardan, bu kanal benim şu kanal senin diye gezip insanları bir saat daha az oruç tutmaya ikna etmeye çalışan hocalara ise pek rağbet yok. Bir saat fazla sahur yapmanın pek de önemi yok noktasında insanlar.

    Bizim Diyanet ise sağ olsun, hiç kimseden geri kalmıyor. Dindarlara da laiklere de hoş görünüp bir taşla iki kuş vuracak münasip bir hoca mutlaka bulunduruyor bünyesinde.

    Devletin Başbakanlığına bağlı bir müsteşarlık düzeyinde “Din İşleri Kurumu” oluşturuluyorsa elbette ki ister istemez siyasal erk kontrolünde kendi hizmet fonksiyonlarını üretecektir

    Oysaki KUR’AN, “hayırda yarışınız” der.

                                                                  *   *   *     

    Öte yandan oruç tutmayı “Nefsi kontrol altına alma”nın yanında“sindirim sistemini debir ay olsun dinlendirme” gibi salt fizyolojik bir etkinliğe indirgeyip izah etme, insanın yaratılışı ya da anatomisi acısından ne derece tatminkâr bir fetvadır?

    Birincisi, yılın her ayı için geçerli bir ibadet hali olsa gerek. Ancak ikincisi yani midenin on yedi-on sekiz saat besinsiz bırakılmak suretiyle “dinlendirme” şeklinde açıklanması din etimolojisi açısından daha da derinlemesine izaha muhtaç bir konu olsa gerek.

    Konuyu az da olsa Mutlak Şuur ve Evrensel zekâ sahibi “yaratıcı güç” (ki, Müslüman kültürümüzde bu güce Allah cc diyoruz) varlığından hareketle açıklayan ilahiyatçılara da rastlayabilmekteyiz.

    Şöyle ki; gerçek varlığımız bu Yaratıcı Güç’le bir olduğu için, açlığımızı maddi dünyada peşinden koştuğumuz hiçbir şey gideremez. Ve bu ilahi güçle mistik birlik dışındaki hiçbir deneyim en derin arzumuzu tatmin edemez. Bu da demektir ki, oruç tutma, bir nevi zihinsel terapi ya da dünyanın maddi boyutundan arınma suretiyle “Yaratan”la bütünleşme ibadeti şeklinde izah edilebilir ancak.

    Bu durumu örneğin; Mevlana ve diğer tasavvuf âlimlerinde görmekteyiz.

    Yoksa bu vesileyle “mideyi de dinlendirelim bu arada” şeklinde bir yorum pek mantıklı olmasa gerek.

    Bu itibarla, gerçeği sadece ve sadece Yaratıcı Güç’ün sahip olduğu mutlak şuur ve evrensel zihin bakış acısından görmeye çalışırsak, tüm zıtlıklar aşılır. Ruh-madde, atalet-hareket, iyi-kötü, dişi-erkek, güzel-çirkin, acı-sevinç gibi.

    Son aşamada özneyle nesne, yani yaratan ile yaratılan arasında bütünsel bir ilişki mevcut.    

    Bu da Yaratan’ın özelliği ve cömertliğindendir.

    Demek ki, kozmik evrendeki tüm oluşumların aslında tek bir kahramanı vardır.

    O da Mutlak yaratıcı şuur ve evrensel zekâ sahibi Allah cc’dır.

                                 **

    Elbette ki, kutsal kitabımız KUR’AN da konu ile ilgili hükümler vardır.

    Ancak ilahiyatçı olmadığım için değişik bir ifade tarzı ve ilginç bir çalışma örneğinden bir alıntıyı beğenilerinize sunmayı uygun buldum.

    Modern zamanlarda bu gerçek, Hindu-Müslüman kültüründen gelen Vietnamlı öğretmen ThichNhatHahn”ın “Beni Ne Olur Gerçek İsimlerimle An” adlı şiirinde sanatsal bir ifadeyle çok güzel dile getirilmiştir.

     Uzun olan bu şiirden bir bölüm;

     

     “Derine bak; her an geliyorum,

         Bir ilkbahar dalındaki filiz,

         Yeni yuvasında şakımayı öğrenen,

         Narin bir kuş,

         Bir çiçeğin kalbindeki tırtıl,

    Kendini taşta gizleyen bir mücevher olmak için.

        Nehrin üstünde dönüşüm geçiren mayıs sineğiyim,

        Ve bahar geldiğinde tam zamanında ötüp

        Mayıs sineğini yiyen kuşum.

        Temiz göl suyunda mutluca yüzen kurbağayım,

         Ve sessizce yaklaşıp kurbağayı yiyen çim yılanıyım.

         Bir deri bir kemik kalmış Uganda’daki çocuğum,

    Bacaklarım bambu kamışı kadar ince,

        Ve Uganda’ya öldürücü silahlar satan

        Silah taciriyim.

       Oldukça güçlü bir Polit Büro üyesiyim,

       Ve çalışma kamplarında yavaş yavaş ölerek halkıma

        Kan borcumu ödemek zorunda olan adamım.

        Ne olur beni gerçek isimlerimle çağır ki,

       Tüm hüzünlerimi ve sevinçlerimi bir anda duyayım

    Ve acımın ve neşemin bir olduğunu göreyim.

        Ne olur beni gerçek isimlerimle çağır ki,

        Uyanabileyim ve kalbimin kapısı açık kalsın;

    Şefkat kapısı.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim