• BIST 81.712
  • Altın 147,398
  • Dolar 3,8050
  • Euro 4,0356

    PKK’nın “intihar” saldırıları…

    29.08.2012 12:04
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

                İlkini 25.12.2011 tarihinde yazmıştım ve aynı konu ile ilgili diğer yazılarımda da belirtemeye çalıştığım husus, PKK’nın “kendisi” ya da “Kürt halkı” İçin savaşıyor olması değil, “başkaları” için savaşıyor olması yönünü izah etmeye çalışmıştım, dilimin döndüğü kadarıyla.

                Hal böyleyken, “başkalarının savaşı” ya da “başkaları için savaşmak” demek, her şeyden önce mevcut yönetimden yani Türkiye’yi son on yıldır yöneten Ak Parti hükümetinden kurtulmak ve bunun için bir Türk-Kürt iç savaşını yaratacak siyasi koşulları ve halkı hedef alan katliamları göze almak demektir.

                Öyle ya; PKK’nın amacı herhalde bölge halkının sempatisini, beğenisini ya da desteğini kazanmak veya BDP’ye daha fazla oy kazandırmak olamaz. Nihayetinde son çatışmalarda 16 askerin şehit edilmesine karşılık, 450 ye yakın militanını kaybetmiştir. Bu oran bize gösteriyor ki; PKK’nın asıl amacı, Kürt Halkının hak ve özgürlükleri(!)için “Bağımsız bir Kürdistan” kurmak ya da Türk Ordusuna karşı bir zafer kazanmak için mücadele vermek gibi bir mantıksızlık da olamaz. Her ikisini de başarma olasılığı sıfırdır. 

                O halde nedir bu “intihar saldırıları”?

                Dolayısıyla bu strateji, tek başına PKK’nın kotaracağı bir strateji olmaktan uzak olduğu gibi, PKK’nın eylemleri,  daha doğrusu bu örgüt tarafından üstlenilen eylemlerin tümü, bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğini iddia etmek de eksik bir ifade tarzı olur.

                CHP Milletvekili Hüseyin AYGÜN ile kucaklaşan ve kendi tabiriyle o “gencecik ve masum” diye tanımladığı ama bizim tabirimizle özellikle kırsal kesim çatışmalarında kullanılan, “ölüme hazır” olacak şekilde kandırılmış ve eğitilmiş Kürt gençlerinden oluşturulan bu terör örgütünün ya da sözde liderlerinin işi değil bu çok merkezli ve geniş çaplı bölge üzerindeki stratejiler.

                 PKK’ya mensup bu terörist grup ya da militanlar özellikle son Hakkâri ve Şemdinli bölgesindeki karakol baskını ya da kırsal bölge-alan çatışmaları ve buna benzer operasyonlarda kullanılıyor ve şimdilik asıl amacın, Suriye-Baas cephesine zaman kazandırmak olduğu anlaşılıyor. Çünkü Suriye konusunda pazarlıklar henüz bitmemiştir. Tahminler mevcut durumun Yılsonu ya da en fazla 5-6 ay gibi bir süre daha devam edebileceği öngörülmekte ve PKK terörü ile elde edilen zaman kullanılarak Türkiye’nin Ortadoğu ve bölge üzerindeki pazarlık gücü asgariye indirilmek istenmektedir.

                 Ancak Gaziantep’te gerçekleştirilen bombalı eylemde ya da buna benzer operasyonlarda ise özel yetiştirilmiş ve para ile satın alınmış profesyonel kişi veya gruplar kullanılıyor, özellikle bölge üzerinde etkili ve çıkarları olan ülkelerin gizli istihbarat örgütleri aracılığıyla.

                 Gerçekleştirilen bu tür katliamlar ise, optik bir kaydırmayla PKK terör örgütünce üstlenilmesi sağlanıyor. Aslında PKK’nın, kendi yaptığı katliamların yanında, yukarıda açıklamaya çalıştığımız “uluslararası konsorsiyum operasyonları” için “çantada keklik” ve kullanılır olması yönüyle de ayrı bir misyon taşıması, kendisini görünürden daha tehlikeli bir örgüt haline getiriyor şüphesiz.

                  Batılı kaynaklara göre Gaziantep katliamı Şam’daki Genelkurmay binası önünde, komuta heyeti toplantısı sırasında patlayan bombaya karşı yapılan bir misilleme olarak yorumlanıyor. Nedeni ise, Esad bombayı Türk İstihbaratının işi olarak görüyor, her ne kadar saldırıyı Özgür Suriye Ordusu üstlense dahi. Aslında esad, Türkiye’nin ülkesine saldırması için adeda tanrısına dua ettiğini ve böyle bir saldırı gerçekleşirse yeniden halkını kendi tarafına çekeceğini umuyor.

               Esad-Baas cephesinin hamisi durumunda olan Rusya, hatta bunun yanında AB (Almanya)’nın bile bu katliamlara yeşil ışık yakması ihtimalinin yüksek olduğu hususunun da göz ardı edilmemesi gerektiği düşüncesindeyiz. Türkiye’nin bölge menfaatleri açısından (gerektiğinde) en güçlü müttefiki konumunda olan ABD ise, sonbahardaki başkanlık seçimleri bahanesiyle olaylara ses çıkarmayabiliyor.

               Özellikle Gaziantep İlimizin neden seçildiği sorusunun cevabına gelince;

               Gaziantep, 35 bin metrekarelik 6.organize sanayii bölgesi için yola çıkmış, hiçbir etnik sorun yaşamamış ve Şam’dan Ankara’ya kadar olan büyük hinderlantı taşıyacak bir endüstri ve sanayi merkezi olmaya aday bir kentimiz. Özellikle her türlü makine ve çelik kasa imalatı ve tamiri, torna-tesviye işleri ve zanaata dayalı ustalık isteyen manifaktür üretimi ile Gaziantep, Mersin ve İskenderun Limanlarından yapacağı ihracat ile Almanya’nın Hamburg Limanını bile geride bırakacak bir potansiyele sahip oluşu, bomba eyleminin bu ilimizde yapılmasının bir rastlandı olmadığını gösteriyor.

               Bir diğer önemli konu ise, son dönemlerde hatta son yıllarda haklı olarak çok sorulan ve tartışılan Türkiye’de “iç savaş” çıkar mı? Sorusuna verilecek cevaptır.

              Hayır, efendim çıkmaz. Bu kadar uğraşa ve hengâmelere rağmen istenilen ve beklenen iç savaş çıkmadı, çıkmazda.

             1980 öncesi sağ-sol çatışmaları, sonrası Maraş ve Sivas katliamlarına benzer olaylar ve Alevi-Sünni kışkırtmaları, daha sonra da Türk-Kürt iç savaş provokasyonları. Ne yapıldıysa, ne denendiyse istenilen sonuç alınamadı.

                 Nedenine gelince, sosyolojik analizler şu gerçeğin altını çiziyor.

                “Reform” geleneğine sahip toplumlarda sistem dibe vuracağı anda, tepkiler ya da adına devrim mi? ihtilal mı? Ya da iç savaş mı? Ne dersen de, isyanlar başlar ve ülke tepetaklak yerle bir olur. Ondan sonra da o ülke yeniden mi inşa edilir? Yoksa başka güçlerin egemenliğine mi girer? O tarafı ayrı bir konu.

                Ancak bizim gibi bu gelenekten yoksun toplumlarda ise, değil sistemin dibe vurması “kanının son damlasına kadar” sabreden bir özelliğe sahip oluşumuz asıl neden olarak gösteriliyor. 

               Buna şans mı diyelim? Yoksa Tanrının bir hikmeti mi? Veyahut “Necip Türk Milleti”nin eşsiz sağduyu sahibi oluşu, engin tecrübesi veya geniş ufku sayesinde mi? Kestirmek zor.

               Şimdi ise konunun esas “kangrenleşmiş” ya da “tümörleşmiş” yönüne son olarak bir değinelim istedik.

               Hep “dış güçler-dış güçler” diye dem vurup duruyoruz. Ama bir türlü bünyemizde var olan hastalıkları tedavi etmesini bir türlü beceremiyor,  kendi sorumluluklarımızı hatırlamıyor ve işin her zaman kolayına kaçıyoruz. Ve bunun sonucunda ise şimdiye kadar yaşadıklarımızın aynısını yaşamaya devam ediyoruz maalesef.

              Türk ve Kürt Ailelerinin ya da ana babaların çocuklarına karşı olan sorumluluklarını yerine getirmeleri bu işi bitirebilir kanaatindeyiz.

              Bakınız, genç delikanlılarını parayla PKK’ya satan ve böylelikle dağa çıkmalarına göz yuman Kürt aileleri var. Kandırılmış ve zorla kaçırılmışların dışında. Bunun yanında vatani görevini yaparken diğer askerlerle birlikte PKK ile çatışmalarda şehit olan Kürt gençleri de var ayrıca.

              Türk aileleri ya da ana babaların durumunda ise daha değişik ve karmaşık bir sorun var.

              Şöyle ki; 20 yaşına gelmiş gencecik delikanlılar, vatani görevlerini ifa etmek üzere TSK’nın bünyesinde “iç güvenlik” adı altında hazırlanan tugaylarda 75 günlük eğitim sonunda Doğu ve Güneydoğu’nun kırsal ve dağ operasyon merkezlerine gönderiliyor, PKK’lı teröristlerle çatışmak için.

              Bir kere, “iç güvenlik” ordunun işi değildir.  Örneğin: Olası ya da zorunlu bir Suriye savaşı veyahut ulusal güvenliğimiz acısından dış ülkelerin herhangi birine yapılacak zorunlu bir askeri operasyon ordunun işidir ve ülke sınırlarının dış tehditlerden koruma ordu ile sağlanır.

              Eğer iç güvenlikte bir sorun varsa ki var, bu sorunu da özel yetiştirilmiş profesyonel kolluk kuvvetleri ya da sadece bu iş için hazırlanan “özel birlikler” marifetiyle çözülür. Bütün dünyada bu böyledir. Özellikle de hukuk devletlerinde.

              Yoksa dünyanın 3.büyük ordusunu-özellikle yeterince eğitilmemiş kadrolarıyla- Cilo ya da Nemrut dağlarında teröristlerin peşine sürersen, sonuç; doğuda ölü teröristlerden oluşan taziye çadırları, batıda ise dev bayraklarla donanmış şehit cenazelerinden oluşan merasimler.

              30 yıllık bilanço ise, 40 bin ölü, 1,3 trilyon dolar kaynak kaybı.

              Sorun bu yönüyle sorgulanmıyor ve ekranlarda görüntülenen şehit cenazelerinin başındaki ana-babalar; “bir oğlumuz daha var, onun da canı feda olsun bu ülkeye. Gerekirse bizi de alın, savaşmaya hazırız” diyorlarsa ve bu tür olayları “umur-u adiyeden” sayıyorlarsa, o zaman yapılacak tek şey, Şair Eşref’in dediğini yapmak kalıyor.

     

              “Oğlun ölmüş eseflenme seviver annesini.

               Gebe kalsın doğursun, yeni bir tanesini.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim