• BIST 82.300
  • Altın 148,344
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711

    PKK’nın “intihar” saldırıları

    25.10.2011 12:12
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Napolyon’a; savaş nedir, diye sormuşlar.

    Para, para, para, demiş.

    Yaklaşık yüz elli yıl sonra, ABD’nin efsane dışişleri bakanı Henry Kissenger, daha diplomatik bir tarzda “Petrole hâkim olursan, devletlere de hâkim olursun” demişti.

    Dünyanın en kaliteli petrollerinin bulunduğu Libya’nın liderinin kanlı cesedinin görüntüleri TV ekranlarına düştü, korkunç ve ürpertici şüphesiz. Lakin çok basit bir gerçeği de içinde saklıyor bu tablo.

    “Tatlı tatlı yemenin acı acı o..urması olduğu” gerçeğini.

    Paris’in, yollarına kırmızı halı serilmiş saraylarında ya da İngiliz kraliyet şatolarında ağırlanırken, son anında “ben sizin babanızım, beni öldürmeyin” diye yalvardığın halkının menfaatlerini, hak ve özgürlüklerini, tıpkı o ülkelerin vatandaşları düzeyinde korudunuz mu?

    Ya Libya Halkı!

    47 yıl aradan sonra hangi parmakların hangi düğmelere basması sonucu harekete geçtiniz ve ülkenizi kana bulayarak kendinizi ve liderinizi de parçalayarak bir “bahar” oluşturabileceğinizi mi sanıyorsunuz?

    Birey olma” ya da “ülke sorumluluğu” bilinci bumudur?

    Siz birbirini katlederken Sharkozy ve Cameron’un ülkenizde ne işleri var? Onları da liderinizi yaptığınız gibi yapsaydınız, elinizden ve alnınızdan öpülesi insanlar olurdunuz.

    Ama yine de umuyoruz ki; bu kutsal toprakların çöllerinde “zehirli otların” yeşereceği bir “öteki bahar” oluşmasın.

    Nede olsa bu topraklar, tüm insanlığa hizmet eden ve hepsi birer “adalet ve barış” kahramanı olan Ömer Muhtar”ların, Seyyid Kutub”ların, Selahattin Eyyübi’lerin ve daha nice şahsiyetlerin kendilerini feda ettikleri topraklarıdır.

                                                         *   *   *

    Açıklamaya çalıştığımız bu acı “dram”ların, konumuzla ilintili yanı,  başta petrol olmak üzere doğal gaz ve diğer enerji kaynaklarının elde edilmesi ve bu enerji koridorlarının kontrol altında bulundurulması yanıdır.

    Yakın tarihli bir örnek;

    Norveç, ABD’nin önemli petrol üslerinden biridir. ABD, Rusya ve İngiltere’nin petrol üzerinden çatışmaları ya da rekabetleri sonucu Oslo’nun İngiltere taraflı tavır aldığında, bir bakıyoruz,  “psikopatik kişilik” tanımlamasıyla öne çıkarılan bir Norveç vatantaşı, profesyonel tarzda tertiplenmiş ve 74 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan korkunç bir katliam gerçekleştiriliyor. Ve yaratılan bu olaya, etnik ve milliyetçilik kılıfı uyduruluyor.

    Demek ki, huzurun, refahın ve demokrasinin sembolü olarak kabul edilen İskandinav coğrafyasında da durum ve şartlara göre terör, katliam adına ne derseniz deyin, yaratılabiliyor.

    O zaman terör ve terörizm denen olguyu ve onun uluslararası boyutunu teorik bir çerçeveye oturtmak gerekiyor.

                                                           *   *   *

    Ülkemizde de görüldüğü gibi terör eylemleri her ne kadar ulusal sınırlar içinde ortaya çıksa da uluslar arası sistemin yapısından, güç ve çıkar ilişkilerinden soyutlanması mümkün değildir. Uluslararası arenada devletler kendi çıkarlarına uygun gördükleri durumlarda terörizme açık veya kapalı destek vermişler, hatta terörizmi yaratmışlardır. Uluslararası sistemde herhangi bir ülkenin istikrarı, öteki ülkelerin istikrarsız yapılarına dayanmaktadır. Dolayısıyla günümüzde devletler bir güç mücadelesi olarak diğer devletlere karşı toplumda ve o toplum içindeki kurumlarda huzursuzluk yaratmak amacıyla terörü desteklemektedirler. Değişik bir ifadeyle, her terör örgütünü koruyan, kollayan bir hamisi vardır.

    Bu itibarla terör örgütlerinin hamiliğini yapan ülkeleri, teröre maruz kalan ülkenin/ülkelerin oluşturduğu ya da oluşturmaya çalıştığı “terörle mücadele platformu”na davet etmek veya terörizmle mücadelede destek istemek, Noam Chomsky’nin deyimiyle, organize suçlarla mücadele masasına mafyayı davet etmeye benzer.

                                                   *   *   *

    Peki, ülkemizde ne yapıldı, terörle mücadele için?

    Terörün bitmemesi için ne gerekirse o yapıldı. Dünyanın 3 üncü büyük ordusu diye gururlandığımız ve başımızın tacı ettiğimiz TSK’ye ihale ve havale edildi, terör sorunu.

    Sonuç; 40 binin üzerinde can kaybı ve heba olan 1,3 trilyon dolar kaynak.

    Bundan büyük ”ihale yolsuzluğu” olur mu?

    Üstelik bu kayıpları hiçbir devlet kurumunun denetleyemediği ve denetim dışında bırakıldığını, dünyanın hangi hukuk devletinde görebilirsiniz?

    1940’larda karakolların yanlış yerlerde kurulduğu hakkında belge ve dokümanlara rastlıyoruz. Hala o karakollar aynı yerlerde.

    88 yıllık cumhuriyet döneminde halkın vergilerinden oluşan devlet bütçesinin %25’i milli savunmaya ayrılır, sağlık, eğitim, ulaşım gibi tüm sektörlere ayrılan payı geride bırakarak.

    Yapılan şuydu;

    1961 anayasası ile devlet, ordunun omurgasına yerleştirilmiş ve böylelikle bir “güvenlik devleti” oluşturulmuştur, bir hukuk devleti değil.

    İslam-din, bölünme ve terör korkuları ile sosyal travmalar oluşturulmuş, oluşan bu travmaların ürünü olan darbeler ve muhtıralar sonucu uygulamaya sokulan sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulamaları ile iç sömürüye dayalı, dış destekli oligarşik/bürokratik yapı tıkır tıkır işlemiştir.

    Özal döneminden sonra, 1990 ile 2000’li yılların başına kadar, parlamentoda  “geştapo şefleri”nden oluşturulan kabineler döneminde, dünyanın önde gelen ülkelerin gizli servis ajanları, doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde cirit atıyordu. Ve çoğu terör olayları “uluslar arası konsorsiyum operasyonları” şeklinde planlanıp uygulanıyordu. Özellikle son baskın da dâhil “Dağlıca”, “Aktütün” ve buna benzer operasyonlar, bu konsorsiyum tarafından PKK kullanılarak gerçekleştirilen katliamlardır.

    Sn. Başbakan’ın,“PKK bir taşeron örgüttür” dediğinden sanırım bu anlaşılıyor

                                                        *   *   *

    1951 yılında dönemin ABD büyükelçisi ülkesine verdiği raporda;

           a) Türkiye’de Kürt sorunu yoktur.

           b) Var olan sorunlar dış kaynaklıdır, şeklinde tespitler belirtiliyordu.

    O halde tüm olup bitenler, bu karmaşa, çatışma,  iç savaşlar, müdahaleler bölgede bolca bulunan petrol ve gazın kontrolünü tekellerine, kontrollerine geçirmek için yani “kar/para” için tezgâhlanıyor.  Binlerce milyonlarca bölge insanı işte bu nedenle ölüyor, sakat kalıyor, gerek kendilerinin gerekse de ülkelerinin gelecekleri, acımasızca söndürülüyor.

                                                               *   *   *

    2100 yıl önce dünyada bir yol vardı. Doğu ile batıyı birbirine bağlayan bu yola “ipek yolu” denirdi. İpek, baharat, çanak-çömlek, altın ve gümüş gibi değerli malların taşındığı ve stratejik önemi de hiç değişmeyen hatta uluslar arası bir liman kenti olan şehrimizin de üzerinde bulunduğu bir yoldu.

    Bu gün çeşitli ülkeler bu yolu değişik anlamda ve kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama ve planlama çabasında.

     Eskiden doğudan batıya çalışan bu yolun, şimdi doğudan daha doğuya, uzak doğuya işlemesi planlanıyor. Böylece bir bakıma yeni planlanan ve iki aşamalı olacak şekilde dizayn edilen bu yolun yeni adı, 21.yüzyılın “petrol-gaz yolu” oldu.

    Bu acıdan Türkiye, nereden bakarsanız bakın, bu güzergâhın dışında kalamaz, kalmamalı.

    Ve bu güzergâh üzerindeki ülkelere bir bakın.

    Türkiye’den başlamak üzere İran, Irak, Suriye, Afganistan, Pakistan ve irili ufaklı diğer Ortadoğu ülkeleri ile aynı derecede önem kazanan Kuzey Afrika Platformu.

    Hepsinin terör ya da iç savaş oyunlarıyla başları dertte.

    Öyleyse işin başı, bölgeyi ve bölgede dönen oyunları ve oyuncuları iyi tanımak ya da analiz etmekten geçer.

                                                              *   *   *

    Demek ki terör meselesi, terör örgütü ile müzakere veya mücadele etmekle çözülmüyor.

    Eğer olaylara akıl ve mantık çerçevesinden bakarsak,  Türkiye’nin bu baş belası terör musibetinden kurtulmasının iki ana temel koşulu var.

    Ankara-Brüksel-Waşhington ücgeni ile bu üçgenin alternatif güç merkezlerinden oluşan Ankara-Telaviv-Moskova üçgeni ve bu ücgenler üzerinde oluşan çok boyutlu politik stratejiler.

    İşte bu iki hat üzerinde oluşturulacak yüksek düzeyde etkin bir diplomasi ile bu üçgenlerin kalbine saplanacak hançerler,  oynanan bu oyunları pekâlâ bozabilir.

    Tıpkı “Pisagor”un ücgenleri gibi.      

                                                                      *   *   *

    Terör olgusunun “güvenlik” ile “uluslar arası güç dengeleri” boyutunun ne olduğu ve nasıl işlediği hususu daha yeni algılanmaya başlandı, Türkiye’de.

    Bu minvalde son Irak operasyonları, eskilerine nazaran daha etkin olacağa benzer.

    Neden Kuzey Irak?

    Washington’un Irak’ta uğradığı başarısızlık, terör örgütlerine olumlu şekilde yansıdı. Daha önce Afganistan’da kadro devşiren, militanlarını eğiten örgütler, şimdi de Irak’ı üs edindiler. Merkezi Washington’da bulunan “Stratejik ve Uluslar arası Etütler Merkezinin (CSIS) uzmanlarından Daniel Benjamin; radikal örgütler acısından Irak’ın bir anlamda uluslar arası kamuoyuna ulaşmak için bir “sahne” olarak değerlendirildiğine dikkat çekiyor.

                                                              *   *   *

    PKK’nın son intihar nitelikteki katliamları ise, uyuşturucu bağımlılarının kendilerine enjekte ettikleri “son vuruş” niteliğinde.

    Kendi kendini vuruyor ve bitiriyor.”

    Anlaşılan o ki, her organizma gibi PKK’nın da miadının dolduğu görülüyor. Tıpkı İspanya’da 43 yıl aradan sonra silahı bırakıp “mücadelemiz bundan böyle silahsız sürecek” diyen ETA örgütü gibi.

    Ama bunu yaparken de giderayak can acıtıyor ve gözyaşı döktürüyor.

    Evet değerli okurlar, bir gerçeğin daha altını çizmekte fayda var.

    Kendimiz değişmezsek, dünya da değişmez. Ya da kendimiz değişmezsek dünyayı suçlamanın bir mantığı yok.

    2007’de Ülkemizi ziyaret eden İtalyan Dışişleri Bakanı’na sorulmuş;

    PKK terör örgütüne verdiğiniz destekten neden vazgeçtiniz?”

    Cevabı; “You change, We change” olmuş.

    Yani “Siz değiştiniz, Biz de değiştik” şeklinde.

    Tüm bu olup bitenler bir rastlantı sonucu değil elbette. Gecen yüzyıla ait bazı “neden”lerin sonucu oluştuğu gerçeği yadsınmamalı ve nutulmamalı.

    Bir süper gücün diğer rakibini izlemek ve kontrol etmek amacıyla Trabzon’un Boztepe’sine bir radar sistemi kurar. Diğeriyse Küba’nın bilmem hangi tepesine.

    Havana’da “enternasyonal” marşı eşliğinde devrim çığlıkları atılır ama Fidel Castro ile Che Guavera dünyanın en büyük şirketlerine ortak olurlar.

    Diğer bir başkent olan Ankara’da ise “istiklal marşı” eşliğinde, insanları, ülkenin batı kısmında dev bayrakların arkasından yürütürler, doğusunda ise asker ve gerilla cenazelerinden oluşan taziye çadırlarına hapsederler. Sonuçta ise petrol ve silah tüccarları kazançlı çıkar.

    Bir “savaş konsepti” bu, başka ne demeli?

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    osmankaraduman
    25 Ekim 2011 Salı 13:34
    aci gercekler
    Yainiz gayet anlamli.düsündürücü ve ibret alici-
    Bu yazilanlari erdemli bir topluluk okuyup plan ve proje üretir ama ne yazik ki o asamada degil necip türk halki ne diyelim Allahu Teala anlayis ve uygulama cesareti versin...
    88.68.201.143
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim