• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019

    Paris’te Özgürlük Oyunu ve “Yeryüzünün Lanetlileri”

    20.01.2015 15:18
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Fransız Devrimi’nin erken aşamalarında “eşitlik” ve “kardeşlik” kavramlarının sembolik ritüelleri, devrimin meşru hedefi olarak basitçe eşitliği eşitsizliğin yerine koymaya çalıştı.

    1793’te Paris’te yapılan “Cumhuriyetin Birliği ve Bölünmezliği Festivali”nde, devrimciler dev bir çıplak tanrıca inşa ettiler. Heykelin iki meme başından tüm vatandaşların “özgürce” ve “eşit” olarak içebilmesi için süt renginde su fışkırıyordu. Fakat bu özgürlük ve eşitlik ritüelleri kısa bir süre sonra soldu, yok oldu gitti. Uzlaşımları, kanaatleri yönlendiremedi.

    ***

    Batıdaki bu yapay akım, felsefi olarak bireyin başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olması anlamına gelen “negatif özgürlük” kavramını üretmiştir. Bu anlayışa göre, kişinin, etkinliğini başka bir kimse tarafından karışılmadan özgürce gerçekleştirebileceği düşünülür. Bu kavram, en belirgin olarak İngiliz filozoflarınca, John Look, Thomas Hobbes ve Adam Smith ile ilişkilidir. Örneğin; Hobbes 'a göre, "özgür bir adam, iradesi dâhilindeki yapacaklarına mani olunmayan kişidir."

    ***

    Bu teze karşın daha sonraları W.Friedrich Hegel, İmmanuel Kant ve J.Gottfried Herder gibi bir kısım liberal filozoflar, anti-tez olarak düşünülen ve fırsat eşitliği olmaksızın özgürlüğün bir anlam ifade etmeyeceğini savunarak “pozitif özgürlük” kavramını öne sürmüşlerdir.

    Bu anlamda “pozitif özgürlük”, kişinin kendi hayatını belirleyebilecek durumda olması halidir.

     

    Yani bir şeyin varlığında özgürlüktür. Sosyal ağırlıklı ideolojilerin en önemli dayanak noktalarından birisini teşkil eder. Bu anlamda pozitif özgürlük, fırsatlarda ve şartlarda özgürlük değil “sonuçlarda özgürlük” tür.

    ***

    Sonuç olarak ilkinin “yasaların yokluğunu” tanımlarken, ikincisinde ise gerçek manada özgürlükler gerçekleşmez, sadece “yasaların hâkim kılınması” sağlanır.

    Sonuçta batının özgürlük anlayışından üretilen bu ikilem sahtece bir nitelik kazanır.

    Çünkü genel ya da “doğal denge” kurulamamıştır.

    Bunun sonucundaysa negatif özgürlüğün korunması için hükûmetin veya toplumun pozitif hareketler yapması, aksi takdirde bireylerin birbirlerinin özgürlüğünü almasının engellenemeyeceği yönünde bir sentezin kurulamaması bir rastlantı değildir.

    ***

    Peki, bu durumda batı, özgürlük ve eşitlik kavramlarında neden bir senteze varamadı?

    Evrenin sadece “madde-parçacığı” ile ilgilenirsen ve “ruh-dalgacığı” ihmal edilirse, bu birikim sonunda insanlık, “saygısızlık eğrisine” doğru meyledecektir.

    Yani kendisinden bir şey vermeyen ve daima alan kişi/kişilik yapısı, karşılıklı saygıdaki “karşılıklılık ilkesi” sistematiğindeki dengeyi bozar.

    Bozulan bu sistematikte ister istemez bir “saygı yokluğu” oluşacağı kaçınılmazdır.

    Böyle bir anlayışa dayalı kurulu sistemin, insanlıktan yalnızca birkaç imtiyaz sahibi baronu ayırıp, geri kalan kesimi hor görüp, hatta zulmetme şeklinde davranıldığı zaman, bu önce bir saygı kıtlığı yaratır. Sanki bu kıymetli cevherden herkese yetecek kadar yokmuş gibi.

    Çoğu maddi açlıklar gibi, bu kıtlık da insan yapımıdır; üstelik yiyeceğin aksine saygının hiçbir maliyeti de yoktur. O zaman niçin saygı bu kadar kıt olsun ki?

    ***

    Bu sorunun cevabını aramaya koyulduğumuzda, sistematiği bozulan saygı düzleminin eninde sonun da “non-antagonist”, yani uzlaşmasız çatışmalara evrileceği gerçeğine ulaşırız.

    Daha açık bir ifadeyle, sürekli vermeye alışan/alıştırılan kutup, azıcık vermemeye kalksın, devamlı almaya koşullandırılan kutbun saygı yokluğu ya da kıtlığı, bu sefer açıkça yapılan bir “hakaret eğrisi”ne evrileceği de kaçınılmaz olacaktır.

    ***

    Ancak bu hakaret eğrisinin kılıfı da hazırdır; kuralları koyanın, kendisinden bir şey vermeyen ve sürekli alan taraf olduğu için, dengenin bozulması ya “sürekli alma” hallerinde oluşan bir aksamada, etki ve tepki mekanizmalarının oluşturacağı “uzlaşmasız çatışmaların” adını da kendisi koyacaktır. Yani etkinin etken olduğu tepki refleksinin teolojik hikâyesini de kendisi uyduracaktır. Çünkü bu hikâyelere alışık ve bağışık bir kitle psikolojisi de sürekli almaya alışanın lehinde hazır halde beklemektedir.

    Elbette ki hikâyenin adı da sürekli vermeye alıştırılan tarafın aleyhine olacak şekilde; “İslam terörü” olarak konulacaktır.

    ***

    Örneğin; Selahattin Eyyübi, döneminde İskenderiye’de, bir gecede 120 adet meyhaneyi yerle bir eder. Bu durum, bu günkü “seküler-laik” mantığın belirlediği temel hak ve özgürlükler bağlamında “radikal İslam”, ya da “terörizm” düzleminde ele alınır. Bunun böyle olması da gayet doğaldır, çünkü yaşam diyalizi, kâinatın sadece “madde-parçacığına” bağlanmış bir toplum zihniyetinin verebileceği başka bir tepkisi de yoktur.

    ***

    O İslam ki Habeşli bir köleyi ordularının başına getirirken ve ezilenleri, dışlananları koruma altına almak için mücadelesini verirken, batı dünyası bu alanda düşünme aşamasında bile değildi.

    Hz. Muhammed'in Medine'de Müslüman, Yahudi ve Müşriklerle anlaşarak 47 (veya daha fazla) madde halinde imzaladıkları kardeşlik, yurttaşlık ve yardımlaşma mukavelesi olan “Medine Sözlesmesi”nden tam 593 yıl sonra, hürriyetin beşiği saydıkları İngiltere’de, başkaldıran İngiliz baronlarına haklar tanımak amacıyla Kral Yurtsuz John tarafından 1215'te çıkarılan ve Avrupa’nın ilk insan hakları sözleşmesi sayılan ve daha sonraları “anayasa” olarak kabul edilecek "Büyük Ferman" anlamında "Magna Charta" adı verilen sözleşme hazırlanmıştır.

    ***

    İslam kendi özgürlük kavramının, Allah'a bağlılık ve sadece ‘O’na boyun eğiş üzerine kurar. Diğer yanda Batı kültürü ise, kuram ve kavramları bütünüyle maddi değerler üzerine inşa etmiş, bütün metafizik gerçekler ve değerler hakkında şüpheci olmuş ve insan özgürlüğünü, kişinin kendi kendine hâkimiyeti teorisi üzerine oturtmuştur.

    Oysa İslam'da özgürlük kavramı, Allah'ın egemenliği ve birliğine sabit bir bağ ile bağlıdır. Bu bağlılıkta Müslüman bir insan daha da sabitleşip derinleştikçe daha da çok onur ve özgürlük elde edeceğine inanır. O, diğerlerine köleliğe ve onların tahakkümlerine karşı çıkmak için kuvvetli bir iradeye sahiptir.

    Bu iradenin dayanağı ise şudur: “Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zaman kendilerini savunurlar.” (Şura Süresi:39)

    ***

    Cahiliye dönemini kapatan ve bir köleyi ordu komutanı yapan evrensel bir bildirgeye karşın, baronların başkaldırışını önleyen ve onlara ayrıcalık tanıyan hakları içeren sözleşme.

    Dünya, ikincisinin geçerli ve muteber sayıldığı bir evreye evrilmişse ve en hazini birincisinin mirasçıları baronların “sömürge halkı” konumuna ve “o en üst zihinsel iradeyi kaybedip, kendilerini savunamayacak hale gelmişlerse”, mevcut çatışma ve şiddet uygulamalarının temel dinamiklerinin dini inançlar değil, baronların siyasi ve ekonomik çıkarları ile hegemonik baskı yöntemleri olduğunu tespit edip, tersine işletilen denklemi tekrar orijine çevirme işlevi nasıl gerçekleşecek?

    Veyahut da halen 1789 Fransız Devrimi’nin “ütopik” ve “afrodizyak” ritüelleriyle işletilen Cumhuriyet Gazetesi’nin “yapay mantık” ya da “yan bilinç” hipnotizmasının rehabilitasyonu mümkün mü?

    Esas sorun burada düğümlenmektedir.

    ***

    Sömürgeleştirmenin psikopatolojisi hakkında belki de 20.yüzyılın en belli başlı düşünürü olan Frantz Fanon'un sömürgeciliğin sömürge halkları üzerindeki psikolojik sonuçlarını analiz etmeye çalıştığı en ünlü eseri olan Yeryüzünün Lanetlileri’nde şöyle der: “Sömürgecinin yönettiği ya da kendi tahakkümündeki dünya karşısında sömürge halkı, suçsuzluğu kanıtlana dek her zaman suçludur

    ***

    O zaman sömürgecinin uyguladığı bu şiddet sarmalının yansımaları, sömürgeleştirilenlerin hem sosyal psikolojisini hem de politik kültürünü kendi orijin haline dönüştürebilecek akl-ı selim bir sesi; “Suçlu olduğu ispatlanana kadar herkes suçsuzdur” deyip, o meşru “Şura” savunmasını tekrardan yaratabilecek mi?

    Bekleyip göreceğiz.

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim