• BIST 108.392
  • Altın 143,552
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224

    Olimpiyat Köyü’nün “Arka Bahçesi”

    13.09.2013 12:25
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    İkinci Dünya Harbi yıllarıydı ve Alman kuvvetleri Yugoslavya’yı işgal etmişti.

    İşgal güçlerinden küçük bir birlik, bir Yugoslav köyünde konuşlandırılmıştı.

    Birliğin subayı bir gün, köy sakinlerinden bir Yugoslav vatandaşına:

    Tuvalet ihtiyacımı nerde karşılayabilirim, bana bir yer gösterebilir misin?” der.

    Köylü de:

    Tuvalet falan yok beyefendi” diye cevap verir ve az ilerde fundalık ya da çalılık bir yer gösterir:

    İşte orada, ihtiyacınızı görebilirsiniz.”

    ***

    Alman subayı ıkına, sıkına gider , gösterilen yerde ihtiyacını görür ve çıkagelir çalılıklar arasından pantolonunu, kemerini tuta düzelte, kendi kendine söylenerek, biraz da kızgın bir tavırla, aynı köylüye:

    Sizin ülkenizde hiç ‘organizasyon denen bir şey yok mu, be adam?” diye sorar.

    Köylünün cevabı oldukça ilginç ve mantıklı:

    Beyefendi; benim ülkemde ‘organizasyon’ denen bir şey olsaydı, şimdi ben senin tarlana sıçardım.”

    ***

    Organizasyon ise; anlam olarak düzenlemek, kurmak, örgütlemek fiillerini temsil eden ve “hizmet edilenlerin” bir adım önde olmayı gerektiren bir yaşam felsefesidir.

    Ve organizasyon, ortak bir çalışma bilincine/düzenine sahip kendi verimini yönetebilen toplumsal bir düzendir de aynı zamanda.

    ***

    Bu açıdan, üç temel bölge olan; ABD, Japonya ve AB’yi merkez alarak tanımlamak, zannediliyor mu Buenos Aires’te dikkate alınmadığı?

    Ve bu güçlü iktisadi “kıta’sal blokların”, “konvertibl” olan “dolar”, “yen” ve “euro”nun rezerv para konumunu halen koruyan yapılar olduğu, hiç mi dikkate alınmıyor bu tip uluslararası organizasyonlarda?

    Bu tür organizasyonların, her ne kadar spor aktivitelerini ihtiva etse bile, milyarlarca dolar değerinde “iktisadi faaliyetlerin yoğunlaşmış bir hali”nden biri olduğuna göre, mutlaka siyasi değerlendirmelerin dışında tutulmayacağı da aşikârdır.

    ***

    Deyimdir; “sosis ve siyasetin ‘arka planda’ nasıl hazırlandığı”ndan pek bahsedilmez, mide bulandırır çünkü. Bu kokan mutfakta, her yere bulaşan “medya”nın da payı büyüktür elbette.

    Karar verilmeden birkaç saat önceye kadar, hatta oylama sürecinin bitimine dek “Reuters Ajansı”nın “dez-enformasyonu” elbette ölçü sınırlarını aşacaktı.

    Gezi olaylarında yanan belediye otobüsü ve hemen yanındaki binalara ya da değişik mekanlara asılan “Türk Bayrakları”, dere kenarlarında karton kağıtlar üzerinde namaz kılan köylülerin görüntüleri ve sanki Tokyo’ya bir gönderme mahiyetinde Kapadokya’da tecavüz edilerek öldürülen Japon vatandaşı bir turistle ilgili haberler.

    Newyork Times”, Uluslar arası Olimpiyat Komitesi’nin, Türkiye’deki siyasi ortamın istikrarsızlığı nedeniyle Tokyo’yu tercih ettiğini yazdı.

    The Times” ise, her zamanki gibi klasik bir batı tipi “telafi öpücüğü” mahiyetinde gustoları okşayıcı bir yorum yaptı; “İstanbul kazanmadıysa, gönülleri kazandı.”

    Komitenin kararını olumsuz yönde etkilemeye çalışan ve ırkçılığa gönderme yapan “Amed Haber Ajansı”nın, “Kürdistan’ın işgal altında olması” şeklindeki yayını başlı başına inandırıcı ve etkileyici değildi elbette.

    ***

    Ancak, Komitenin her dönem önem verdiği iki şeyin, Türkiye’de “doping skandalları” ve “şike” sürecinin hala çözüme kavuşamamış olması halini dikkate almadığını kim iddia edebilir ki?

    Gerçi bunlar sadece bize ait hastalıklar değil, ancak mesele “olimpiyat organizasyonu” olunca önemlilik derecesi artıyor kuşkusuz.

    Kısacası medyanın, “iç karmaşa” örneklerini yayınlamaları ve karar mekanizmalarını etkileme yöntemleri yeni değil.

    ***

    Pek tabiidir ki; komitenin, olimpiyatların gerçekleşeceği önümüzdeki 7 yıl içinde, “istikrar ve güven” acısından oluşabilecek risk faktörleri için, “Dünya Coğrafyası”nı önlerine almamaları beklenemez.

    Ve bunun yanında aday ülkelerin spor politikaları, olimpik kuşağın varlığı ve yetiştirme yöntemleri, bu tür organizasyonlarda şimdiye kadar kazanılan madalya sayısı, sporun her dalında “küresel rekabet”in mevcut durumu ve olimpik disiplin veya kültürünün varlığı ya da eksikliği gibi kararı etkileyen bir sürü etken sıralayabiliriz.

    ***

    Ülkemizde ise, futbol dışında bir aktiviteye rağbet yok gibi. Dünya Atletizm Şampiyonası’na öğrenci ve askerlerden oluşan “zorunlu” seyirci dışında bir merak ve izleme kültürü yok maalesef.

    Pentaglon” ya da “Triatlon” veyahut “Trambolin” nedir diye sokaktaki kişileri bir çevirin ve sorun. Kim ya da ne kadarı doğru cevap verir?

    Sonuç; yüzde doksanın üzerinde “hayır, bilmiyorum” olacaktır.

    ***

    Genel durum böyle...

    Ya İstanbul?

    Cumhuriyet Türkiyesi” boyunca sisteme hâkim, iç sömürüye dönük yapının finans ve güç merkezi yönünün üçlü saç ayağını oluşturan “arsa-hazine-bürokrat” üçgeninde oluşan mafyanın marifetleriyle bir mezbeleye çevrilen ve içinde milyonların yaşadığı bir “oy deposu” ihtiva edecek şekilde dizayn edilen o zavallı İstanbul.

    ***

    Cumhuriyetin ilk yıllarında, “İstanbul Kent Planı Yarışmaları”nda ilk teklifi veren Fransız Mimar ve aynı zamanda kent tasarımsısı olan ve dünyada örnek alınacak tek mimar olarak “Mimar Sinan” olduğunu söyleyen ünlü Le Corbusier, Atatürk’e; “Aman ne olur, sakın İstanbul’a dokunmayın, benim hayalimdeki ‘bahçe-şehir’ ilhamını ondan aldım” mahiyetinde bir mektup yazar. Ancak teklifi yırtılıp atılır ve adeda kovulur.

    Ama yüzyılın sonunda İstanbul, yarısından çoğu gecekondu karışımı bir mezbeleye döner ve olası bir depremde 100 binin üzerinde binanın yıkılacağı hesap edilir duruma gelir.

    ***

    Üç medeniyetin başkenti İstanbul” diye övünürüz.

    Bırakınız ilk ikisini, sonunun yani kendi imparatorluğumuzun izleri var mı? Varsa korunabildi mi? Ya da ne kadarı korunabildi? Parmakla sayılabilecek birkaç tanesi dışında.

    Osmanlı döneminde şimdiki Taksim Alanı'nda inşa edilen ve 1939’da yıkılan “Topçu Kışlası”nın fotoğrafını görenleriniz vardır mutlaka. Yoksa eğer, kendi “facebook” sayfamda vardır, bir bakın Allah aşkına…

    Batı başkentlerinde az rastlanır bu tür sanat eserlerine.

    Ne diye yerle bir edilir bu tür bir sanat eseri ya da kültürel miras ve hangi zihinsel yapı bir gerekçe uydurur bu yıkıma.

    ***

    Şimdi ise övünmek yerine, kendimize; “acaba biz nerede hata yaptık?” ya da “acaba bizim yaptığımız bir yanlış var mı?” diye soracak yerine, “bize karşı önyargılı davranıyorlar, önyargılarının esiri oluyorlar maalesef” diyorsak, bu da bir ön yargı olmuyor mu?

    Müslüman Senegal bile İstanbul’a karşı oy kullandı.

    ***

    Evet değerli okurlar, İstanbul bir zamanlar bir “Dünya Kenti” iken, Tokyo, belki de Yugoslav köylünün işaret ettiği çalılık ya da fundalık gibi bir arazi parçasıydı.

    Ama yine de finale kalışımız, “yeni bir ‘organizasyon bilinci”yle bir sonrakini kazanabilirsiniz” mesajıydı belki de.

    Önce “o” bilinci kazanabilirsek, neden olmasın?

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Hasan
    13 Eylül 2013 Cuma 14:31
    14:31
    Adam cevabi vermis bu cümleden sonra devamini okumaya gerek yok. Beyfendi beni m ülkemde organizasyon olsa simdi ben senin tarlana sicardim. Bu lafi herkes hergün hatirlayarak siyaset yapmali. Calismali. Isinin hakkini vermeli yoksa birileri bizim tarlamiza degil kafamiza. Sicmaya. Devam eder....
    178.193.90.76
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim