• BIST 97.533
  • Altın 145,647
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019

    Okçular Yerlerini Asla Terk Etmemeli!

    13.08.2016 07:32
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Hz. Peygamber’in “Uhud Savaşı”nda stratejik bir tepeye yerleştirdiği ve “Ne olursa olsun, asla buradan ayrılmayacaksınız” dediği elli kişilik okçu gurubunun hikâyesini bilmeyeniniz yoktur mutlaka.

    Düşmanın savaşı kaybetmesi an meselesiydi, ancak Halid Bin Velid son bir kurnazlık hamlesiyle komutasındaki süvari birliğini okçuların menziline sokar. Ardından göstermelik bir geri çekilme planı uygular. “Asla yerinizden ayrılmayın" emrine uyması gereken okçular, bu manzara karşısında gaflete düşerek "aman ganimet elden gidiyor" telaşıyla yerlerinden ayrılmaları sağlanır. Böylelikle kazanılmış zafer, “emir-komuta” zincirinin bozulmasıyla altın tepside düşmana sunulur.

    ***

    Çok açık dile getirilmese de, 15-16 Temmuz darbe girişimi, emir-komuta zincirinin halkalarında oluşan gevşeme, hatta kopmaların yarattığı “boşluk”, belli ki batı kaynaklı stratejilerin hayata geçirilmesi amacıyla doldurması hamlesi olarak tezahür etti. Etti ama hiç beklenmedik bir “dinamik güç” devreye girdi ve kopan halkaların oluşturduğu boşluğu doldurarak, başka bir dış güç tarafından işgal edilmesini önledi. Yani “Halk”, okçuların yerini aldı.

    ***

    Ancak bu böyle her zaman tezahür etmez, yani okçuların herhangi bir nedenle ihmalleri sonucu oluşan boşluğu her seferinde halkın doldurması beklenemez. Veyahut da 15 Temmuz ya da benzer savunma dinamizmi, sadece kendi başına, bütünsel anlamda örgütsel bir sosyolojiyi üretmez. Çünkü aynı örgütsel yapı, yani düşman, bu sefer başka bir kurnazlık ya da stratejik planla devreye girer. O halde aslolan, bu muazzam asabiyetin, yani “kitle enerjisi”nin, muazzam bir “devlet” organizasyonuna çevrilmesidir.

    ***

    Zannediyorum Sayın Cumhurbaşkanının; “Devleti yeniden inşa edeceğiz” şeklindeki ifadesinden kastı budur. “Çeken bilir” denir ya! En fazla kendisi çekmiştir bunun acısını, yapılmadık hakaret, edilmedik suikast kalmadı kendisine. En son da bir darbe girişimiyle indirilmek ya da yok edilmek istendi.

    Ne yaptı veyahut da ne söyledi Cumhurbaşkanı da, böylesi bir hedef haline geldi?

    Söylediği şuydu dünya oligarşizmine; “Artık bundan böyle Türkiye’nin omuzuna basarak sömürgelerinize, Orta doğu, Afrika ve Asya kaynaklarına ulaşamazsınız. Ülkem artık sizi kollayan ve koruyan bir radar ülke değildir.”

    Söylediği buydu ve bunu söylerken de yalnızdı. Kendi ülkesinde hiçbir siyasi kadro ya da liderden destek görmedi. Destek bir yana, batı merkezlerine şikâyet edildi; “özgürlüklerimizi kısan ya da yok eden bir diktatöre dönüştü. Ne olur, kurtarın bizi bu hayaletten!” türü ve benzeri teslimiyetçi, küçük düşürücü bir zavallılıkla.

    ***

    Darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasından hemen sonra, gerek yazılı ve görsel, gerekse de sosyal medyada muhalefetin bir “akıl verme” curcunasıdır gidiyor; “Biz demedik mi?” ya da; “Biz uyarmıştık zamanında..” türü çok bilmişlik kibriyle. Ve başta cumhurbaşkanının, ondan sonra da diğer üst düzey Ak Parti mensuplarının Fetullah Gülen’i, cemaatini ve de faaliyetlerini öven, özellikle de “ne istemişlerdi de vermedik” türdeki beyanlarını içeren videolar, paylaşım rekorları kırıyor şu günlerde

    ***

    Doğru”, zamanı ve yeri geldiğinde söylenmesi gerekir. En önemlisi de sadece söylemde değil, “doğrunun yanında yer alma” tavrı, yeri ve zamanı geldiğinde konulması gereken bir davranıştır.

    Kolayı ise, darbe girişiminin başarısızlığının ardından ve zaferi kazananın yanında doğruları söylemek ve doğrunun yanında tavır almaktır; öncesinde değil. Peki, “o zaman”, ne zamandı? Ya da doğruyu söylemenin ve doğrunun yanında tavır almanın vakti zamanı hangi dönemlerdi?

    ***

    Bakınız, 2002’de Erdoğan liderliğindeki Ak Parti; donanımlı, bakımlı, ekipmanı hazır, makine dairesi tam teçhizatlı uzman kadro ile donatılmış, olası fırtınaları önceden tespit eden bir radar ağı ya da böyle durumlarda başvurabilecek güvenilir bir “üs” ya da “merkezi” haber alma konseptli bir güvenlik sitemine sahip ve de her halükarda denizin “derin” yapılarında mevcut canavarlarıyla baş edecek mukavemete sahip bir “transatlantik”le aheste aheste açılmadı, sessiz, sakin ve duru bir okyanusa.

    ***

    Zannediyorum 33 kişilik bir ekiptiler halkın karşısına çıktıklarında. Kendilerine-bizim deyimimizle-“taka” türü bir tekne aldlar ve yola koyuldular. Halk sormadı bile; “Siz hangi akla hizmet ediyorsunuz, bu tekne ile hangi yola girdiğinizin, hangi tehlikelerin sizi beklediğinin farkında mısınız?” diye.

    Sormadı çünkü belki de ilk kez hissetti, onlarda kendilerinde var olanı ve yaşadıkları toprakların gizemli derinliğindeki “inanç ”mayasını taşıdıklarını ve de samimi olduklarını; özellikle de liderlerini.

    Ne o dönemki “eski güçler” yanlarındaydı, ne yerli sermaye, ne de Türkiye’nin o dışlayıcı, kibirli “seküler-modern” sosyolojisi.

    ***

    Halk, eski yapıların “yandan çarklı” ada vapurlarıyla karşılarına çıkanlara rağbet göstermedi ve Ak Parti’ye 340 vekil vererek; “Haydi yolunuz açık olsun, Allah sizinledir” dedi ve onları, o bakımsız, donanımsız tekneleriyle; içinde ne olduğu, hangi fırtınaların ne zaman kopacağı bilinmeyen, muhtemeldir ki kendi bünyesinde var olan, insanın etini kemiğinden koparan ve adamın ciğerini söken “pirana”ların kol gezdiği, insanın kanını emen canavarları içinde barındıran karanlık bir okyanusa uğurladı.

    ***

    2007’den sonra “köpek balıkları”nın saldırıları başladı; “Yok efendim, 367 sayısını bulamazsanız, cumhurbaşkanını seçemezsiniz!” türü tehditlerle. Lider’in usta bir manevrasıyla fırtına atlatıldı. Yerli işbirlikçi ve uzantıları olan kan emici oligarkları karşısına alarak, kardeşim dediği Abdullah Gül’ü Çankaya’nın Köşküne oturtarak cumhurbaşkanı yaptı, kendisi o okyanusta düşmanlarıyla boğuşurken. Görev süresi bittiğinde “makam-mevki-güç” bağımlılığının epilepsisinden kendini koruyamamış, ya da o “panteon-tapınak” virüsü bulaşmış olmalı ki, ayrıldığını belirten ve köşkün merdivenlerinden-kendi deyimiyle-üzgün ve kırgın inen o Abdullah Gül.

    ***

    Böyle bir ortamda 2010 yılı 8,7, 2011 yılında ise 9,2 oranında kalkınma hızı sağlandı. Bu başarıların ardından, daha farklı senaryolar üretilmeye başlandı Erdoğan’a karşı. Gezi Olayları başkaldırısı, 17-25 Aralık Operasyonları, MİT Müsteşarını tutuklama operasyonu gibi irili-ufaklı devirmeci darbelerle “derin devlet patolojisi”nin ardı arası kesilmeyen saldırıları.

    Peki, Ak Parti teknesini devirip, liderini okyanusun derin sularına gömme operasyonlarında kim vardı yanında? Bahçeli mi, Kılıçdaroğlu mu?

    O fırtınalı denizde, o canavarlarla boğuşurken FETÖ denen “yılana” sarılmışsa, kim uzattı elini; “Yılana sarılma, elimi tut. Hele sağ selim bir kıyıya çıkalım, ondan sonra doğruyu-yanlışı ayıklarız” diye.

    Bahçeli mi, Kılıçdaroğlu mu?

    Yılana sarılmışsa ve yara almışsa bile tekneyi batırmadı. Ve yoluna devam etti yine tek başına.

    Ki o dışlayıcı ve kibirli sosyolojinin, Ak Parti’nin adı bile piyasada yokken, 1960-70’li yıllardan itibaren cemaat kadrolarının devlet içindeki örgütlenmelerinde nasıl bir zemin hazırladığını da zannedilmesin bilinmiyor. Ola ki FETÖ darbeci kadro, o sosyolojinin bir ürünü olan “Kemalist” darbeci kadroları da 15 Temmuz gecesi kullanıyor olmasın? Hiç şaşmam, çünkü kumpas davalarıyla mağdur edilen o kadrolar da nihayetinde aynı “üst akıl”ın operasyonel oyuncaklarıydı.

    ***

    Nihayetinde bunca başarısızların ardından son vurucu bir darbe niteliğinde “kusursuz bir fırtına” yaratıldı adeta, 15 Temmuz gecesinde. Ancak bu sefer Cumhurbaşkanı yalnız değildi. Peki, bu fırtınayı kiminle/kimlerle atlattı, Bahçeli’yle mi, Kılıçdaroğlu’yla mı? Elbette ki hayır. Ya kiminle?

    Darbe girişimden takriben 15 gün önce Erdoğan tarafından başlatılan ve kanaviçe örer gibi yürütülen mekik diplomasisi aktörleri ile. Kimdi bu aktörler? Başta evrensel çapta donanımlı bir kadro olan İbrahim Kalın ile, hiç de alanı olmadığı halde Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar ile, umulmadık ve beklenmedik bir isim olan iş dünyasından Cavit Çağlar ile, ve elbette ki Türk dünyasındaki dostları; Aliyev, Nazarbayev ve Türkmenbaşı ile.

    ***

    Erdoğan’ın yazılı mesajı, sırasıyla ve nöbetleşe şeklinde planlanan bir ulak marifetiyle ve nefes kesen bir hız ve gizlilik içinde, Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te yapılmakta olan Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısına katılan Putin’e ulaştırılır. Erdoğan’ın yazılı mesajını okuyan Putin; “Türklerin pozisyonuna daha yakın ve avantajlı, ama yine de kabul” demesi üzerine 9 Ağustos St Petersburg görüşmesi kararlaştırılır.

    ***

    Elbette ki, kendilerine ağır bir darbe niteliğinde hazırlanan bu diplomasi atağından, batının istihbarat örgütleri de haberdar olacaktı ve bir “karşı darbe” stratejilerini sahaya sürecekti.

    İşte bu aceleci tavırlarına kendi şeytanları da karıştı ve darbeyi Erdoğan-Putin görüşmesinden öncesine, 15 Temmuz gecesine çektiler. Ancak bu geri çekme hamlesi, eşyanın tabiatına uygun yasaları yöneten “EL”i devreye soktu. Ve bu “EL”, kendilerini hata yapmaya itti ve izin vermedi yine teknenin batırılmasına.

    ***

    Zaferi kazandıktan sonra Erdoğan’ın yanında olmak, işin kolayıydı elbette. Ve Yenikapı Mitingine Bahçeli ve Kılıçdaroğlı’nun davet edilmesi, şüphesiz “meşru devlet” geleneğine göre bir jestti.

    Ancak kendilerine mikrofon uzatıldığında zaferi kazanan başkomutana yanaşıp;

    Buyurun Reis, bu hak senin, biz ne yaptık ki!” denilseydi ve kendi meşreplerince nutuk atmasalardı, o anki varlıkları belki bir anlam kazanırdı o meydanda toplanan milyonların nezdine.

    ***

    Evet, o milyonlar ki, ikinci kez mesajlarını tekrarladılar Liderlerine; “Yolun açık olsun, Allah seninledir.”

    Ve görünürde bu mesaj üçüncü kez tekrarlanmayacaktır; en azından önümüzdeki “bin yıl” içinde.

    Ancak bunun tek bir koşulu var elbette; “Okçular yerlerini asla terk etmedikleri sürece..”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim