• BIST 97.547
  • Altın 144,471
  • Dolar 3,5572
  • Euro 3,9730

    Neden “İlk Seçim?”, Neden “Erdoğan?”

    05.08.2014 15:32
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Öncelikle üzerinde hepimizin hem fikir olması gereken bir gerçeği ifade etmekte yarar var.

    Dünyada kusursuz ve sakıncalı yönleri olmayan “tam demokratik” bir seçim sistemi, hatta “sistem” yoktur. “Kusursuz olma” ya da “tam mükemmellik” kavramları, insan ve kurduğu sistem veyahut organizasyonlar için söz konusu olamaz. Ne kadar mükemmele yakın, ya da daha az kusurlu kurulabilirse bir sistem, o kadar “adil” ve “demokratik” olma hali mümkün olur.

    ***

    Türkiye, Nispi temsil; “Barajlı-d’Hont Sistemi” denen, zamanla özelliğini kaybetmiş, aday listelerinin, nerede ve kim/kimler tarafından hazırlandığı, kimlerin seçileceği halk tarafından bilinmeyen ve böylelikle “temsilde adalet” ve “yönetimde istikrar” ilkeleri acısından oldukça zayıf, ülkemiz dâhil 21 ülkede, özellikle de 3 üncü dünya ülkelerinde uygulanan en ilkel, en kusurlu bir seçim sistemiyle bu günlere gelmiştir.

    ***

    Bu itibarla, cumhuriyet toplumu, hiçbir döneminde “siyasal bilinçle” beslenen, yapıcı, üretken, demokratik bir seçim yapamamıştır. Seçimlerini, daima, “otokratik” bir sistemin ürünü olan patolojik- yapısal ve fonksiyonel- bozulmanın yol açtığı tepkisel açılımları belirlemiş ve maalesef bu patoloji, toplumsal-sosyolojik yapıda, adeta serbest yüzen bir korku ya da endişe türevinde kendini göstermiş ve bu hali 21.yüzyıl genel seçimlerine dahi taşımıştır.

    ***

    Şimdi ise, ilk kez, halk, kendi oyuyla başkanını seçecektir.

    Cumhuriyet, Osmanlı, Selçuklu, hatta Bizans dönemi de dâhil, bu topraklarda ilk kez uygulanacak olan ve halkoyuyla ilk elden seçilecek, ilk “başkanlık seçimi” olma özelliğiyle sandığa gidilecek.

    ***

    Önce, neden Erdoğan hep gündemde?

    Neden bütün şimşekler devamlı onun üzerinde patlıyor?

    Neden mütemadiyen hataları, kusurları, ne kadar kötü bir insan, başarısız bir başbakan hatta diktatör olduğu dillendiriliyor? Üstelik bu yoğun eleştirel bombardıman, geniş halk kitlelerinden değil de, elit-entelektüel, tabiri caizse mürekkep yalamış, yüksek düzeyli akademinin yetiştirdiği prof’lar, hukukçu- bilim adamları, ünlü yazar-çizer kalemler ve siyaset bilimcileri tarafından yapılıyor.

    Yanlarına aldıkları yerli medya kuruluşlarının kitleler üzerindeki potansiyel güç manevraları yetmediğinde de, devreye, kendilerini; “denize düşmüş gibi zannedip/gösterip, yılana sarılma” misali, Alman, İngiliz, Amerikan ve diğer batı ülkeleri basınının yorumlarına başvuruluyor. Erdoğan'ın ne kadar “kaba", "ilkel" ve "çağdışı" bir lider olduğu bir de onların dilinden aktarılıyor; “Erdoğan’ı terk edin!” şeklinde verilen açık mesajlarıyla…

     

    ***

    Bütün bunların bir anlamı, bir nedeni olmalı.

    O’nu destekleyen ve haklı görenlerin bir kısmı, daha bir içe kapanık, tepki görmemesi adına çekingen ve kendince nezaket sahibi olma düşünce ya da tavrıyla; “Kötünün İyisi olduğu için..” diyor. Geri kalanı ise, daha bir öz güven ve kararlılıkla; “İyinin İyisi olduğu için..” cevabı veriliyor.
    “Kötünün iyisi?” ya da “…iyinin iyiysi?” demek yetmiyor.

    İzaha muhtaç konu ise; “Neden Erdoğan?”

    ***

    Cumhuriyet dönemi “otoriterizmi”, ya da “Post-Kemalizm’in”, kendisini meşrulaştırmak için yaptığı yanlışlardan en belirgin ve belirleyici olanı, Türk Milletini bitip tükenmez bir eziklik duygusuna mahkûm etmeye çalışmasıdır ki; o da, “kurtarılma ve şükran duygusu” dayatmasıdır. Türk toplumunun bilinçaltına, durup dinlenmeden, ardı arkası kesilmeyen bir şekilde, kurtarılmış olduğu ve kendisini kurtaranlara karşı asla bitmeyecek bir şükran duygusu beslemesi gerektiği enjekte edilmiştir.

    Toplum, bir nevi Ortodoks elitler tarafından bir “kurtarılmış zavallılar kitlesi” olarak görülmekte ve bu da hemen hemen her vesileyle ve her fırsatta, haksız yere, bu toplumun adeta yüzüne vurulmakta ve bunun karşılığında ise bu zavallılardan kendilerine kayıtsız şartsız itaat etmeleri istenmiştir. Bu durum, ister istemez yapısal-işlevsel bozukluğu ifade eden “patolojik” bir durum yaratacak ve buna bağlı “sosyo-psikolojik” yönüyle de, kendisine güvenme duygusu zayıf, sağlıksız bir toplumu dizayn edeceği gerçeği de kaçınılmaz olacaktır.

    ***

    Böylelikle, özellikle orta sınıf katmanında büyük bir “öfke” birikiminin varlığı şaşırtıcı değildir. Coşku ve duygularını dışa vurması engellenmiş ve bizatihi kendi “varoluşu” tehdit altına alınan herkes, normalde “karşı tepki-düşmanlık hissi” beslemesi ve bunu dışa vurumu gayet doğal bir tepkidir. Çünkü bütünsel anlamda bir sınıfın ya da toplumun kahir ekseriyetinin, egemen otorite tarafından, “özellikle de yükselen yeni otoriter devlet ideolojisinin sağladığı üstünlüklerden henüz yararlanamayan bireylerden oluşuyorsa” büyük bir engelleme ve tehdit altında “öteki” olma unsurunu teşkil edeceklerdir.

    Ayrıca bu “öteki” unsurların düşmansı duygularını artıracak bir başka etmen de, geleneksel toplumdaki önemli görevlerde bulunanlar da içinde olmak üzere, özellikle “dini” gelenekten gelen liderler, sivil kesimlerin konumlanışını ya da yerindeliğini ifade ettiklerinden dolayıdır ki; mevcut otorite tarafından tasfiye edilmeleri, hayata geçirilen ayrı bir “ayrıştırma” ve ikilemdir. Bu durum aynı zamanda, otoritenin “olmak ya da olmamak” savaşımının halen, günümüze dek süregelen psiko-sosyolojik bozulmanın yarattığı toplumsal gerilimini muhafaza etmeye devam ettiği gerçeğidir.

    ***

    Tek adam ve öğretilerine dayanan “otokratizmi”, kendi karizmalarını otoritrer kişiliğin üzerine oturtmalarından ötürüdür ki, otoriterin asıl hamisi olma potansiyelini devamlı elinde bulundurmak isteyen “militer” yapı, ya da en güçlü parametresi olan “kışla erkanı”ve bu anlamda aynı otoriter erk, yapısal-fonksiyonel bozulmanın üzerine hiyerarşik bir “derin devlet” dizaynı oturtmuştur.

    Ve egemen otorite, her zaman “tek adam mitosu”nun arkasına saklanarak, cumhuriyet öncesinde de var olan ve tarihsel teamüllerden devren gelen sorunlu toplumsal dengesizlik zaaflarından da faydalanarak, kendi-görünürde cumhuriyetçi- otoritesini tesis etme çıkarcılığını asla terk etmemiştir.

    Bu halini de, her konuda olduğu gibi, tamamen sorunları çözmeye kapalı, darbeler sonucu oluşturulan anti-demokratik “anayasal” bir kabukla koruma stratejisine yönelmiştir.

    ***

    Evet, bu şartlarda, şimdi neden Erdoğan?

    Bir kere liderlerin ve temsil ettikleri kitlelerin ruhsal yapıları ile ilgili “sıkı sıkıya bağlılık” psikolojisi, siyasal ve psiko-sosyolojik yapıyı da besler. Yani, kişilik yapılarının önemli yönleri, birbirnin iki eşit yarımı olarak düşünülebilir.

    Liderlerin kişilik yapısı, “tek adam”a özgü, özel bir düşünme ve harekete geçme yeteneği dışında, Erdoğan’ın; Kitlelerin zaten ruhsal olarak “kabullenmeye hazır olduğu fikirleri” çok daha açık ve çok daha yürekli bir şekilde formüle etme ve harekete geçirmeyle ilgili etkin bir yeteneğe sahip olmasıdır.

    Sıradışı bu özelliği, onu, toplumda varolan “potansiyel lider” gereksinimin karşılanması misyonuyla baş başa bırakmıştır.

    ***

    Erdoğan’ın bu özelliğiyle otoriter devlet patolojisinin simgesi haline gelen “tek adam mitosu”nun en önemli rakibi değil de, “anti-tezi” olmakla birlikte, meşruiyetini bu ününden değil, adeta gelenekselleşmiş ve yukarıda izah etmeye çalıştığımız cumhuriyet dönemine hâkim, iktisadi, siyasi ve sosyo-kültürel bozulmanın ifadesi olan “derin devlet” patolojisiyle hesaplaşmayı başlatmasıdır.

    Bu anlamda Erdoğan, kendisinden önceki “tek adam otokratizmin” yol açtığı sorunlu ve toplumsal dengesizliklerin sebep gösterildiği ardışık askeri darbelerine ilham kaynağı olma özelliğini de tarihin arka sayfalarına gömmüştür.

    ***

    Bu anlamda cumhuriyet tarihindeki liderler, gerçek anlamda toplumsal bir lider değildirler.

    Ancak ve ancak baskıcı otoriteye bağımlılık geliştiren, hastalıklı bir toplumun görünür düzeydeki “pederşahi-ataerkil” ve otokrat liderlerdir. Ünlerini de bu psiko-patolojik-bilinç düzeyinde oluşan işlevsel bozulmayla- örtüşmesine borçludurlar.

    Erdoğan ise, mevcut sistem için, önceleri bu patolojinin kendisiyle çelişmemesinin sağlanması, bir nevi “yola gelmesi(!)”, eğer bu sağlanamamışsa, yani “sistem”le olan çelişkisinin önlenememesi halinde mutlaka uzaklaştırılmak istenen “öteki olan”ı ifade etmektedir.

    Yani Erdoğan’a karşı uygulanan bu amansız “uzaklaştırma”, bu da sağlanamazsa “etkisizleştirme” operasyonları, aslında şimdiye dek egemen olan bu patolojik bozulmanın getirisinden nemalanan “oligarklar”ın, kendi sanrısını/halüsinasyonlarını rahatsız eden bu görüngüye, ya da kendilerince bu “hayalet”e karşı duydukları acımasız ve ilkel şiddetten bağımsız değildir.

    Ya da bu şiddetin kendisinden hareketle oluşan ve kendi varlığını devam ettirmek isteyen “eski yapılar”ın ürettiği sorunlu ve dengesiz, anomalik bir tepki halidir.

    ***

    Anlaşılan o ki, Erdoğan’ın siyasi bir fenomen olarak, derin devlet üzerinde yaratmış olduğu “vertico-baş dönmesi”, yavaş yavaş yerini, derin devletin savunma düzeneklerine bırakmıştır. Bu anlamda derin devlet, daha kabul edilebilir kusur arama veya somut bulgularla Erdoğan’ı, akabinde de partisini marjinalize etme-saf dışına itme stratejisine yönelmek zorunda kalmıştır.

    Örneğin; Kurumsal yapıyı, ya da “eski yapı oligarşizmi”ni kullanarak yolsuzluk gibi parasal ve anayasal krizler çıkartarak…

    Böylesi bir dürüstlüğe ve şeffaflığa pek alışık olmayan derin devlet için bu sorunlu ve dengesiz tepki anomalisi, ya da “hastalıklı-kriz üreten”yapısı, hem eski “en-formel” yapıyı, “formel” yapıya dönüştürme, ya da değişik bir tanımla “anayasal-bağışıklık sistemi”ni yenilemeye, hem de devlet ciddiyetiyle hareket etmeye zemin hazırlayacak oluşumlara/liderlere/kişilere ses çıkaramayacaktır.

    ***

    Pazar günü Kadıköy’de, aralarında diğer Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin bayraklarını da taşıyan o ülke vatandaşlarının yanında, milyonların katılımıyla gerçekleşen miting göstermiştir ki, Türkiye, önümüzdeki hafta sonu yapacağı tercihle, başta seçim sistemi olmak üzere tüm yapısal reformlarını “demokratik-hukuk devleti” ilklerine oturtacak, hem de Türk siyasetine damgasını vuracak yeni bir ‘faz’la, bölgesindeki “makûs talihi” değiştirecek ve yenidünya sahnesinde “istikrar ve denge” unsuru olma işlevini üstlenmiş olacaktır.

     

    Hayırlı olması dileğiyle… 

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim