• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021

    Merdiven Paradoksu

    28.08.2013 10:00
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Bayram öncesi  Bursa-Balıkesir  seyahatim  için Trabzon Havalimanı'na vardığımda, arlarında  Milliyet'in de bulunduğu  birkaç  gazete alarak uçağa bindim.

    Önce Milliyet’in haber başlıklarına göz atarım genellikle  ve  üçüncü sayfasındaki  haber başlığı,  oldukça dikkat  çekiciydi;

    ‘’Müdür Bey’in derdine bak’’ şeklinde. 

    Şehrimizin Milli Eğitim Müdürü’nün  beyanıydı  bu  ve derdini de şöyle ifade ediyor, Müdür Bey:

    ‘’Kız ve erkek öğrencilerin aynı merdiveni kullanarak uyumaya gitmeleri beni rahatsız ediyor, diken üstünde oturmama sebep oluyor’’

                                                             ***

    Haberi bir okudum,  bir  kez  daha  dikkatlice okudum  ve  Sabiha Gökçen Havalimanı'na inene dek, zihnime takıldı  durdu, Müdür Bey’in  Merdivenleri;

    Acaba  “insanoğlu”, ‘’Yaratılış  Mucizesi’’ anında , erkek  ve  dişi hücreleri  ayrı ayrı merdivenleri  mi  kullanıyorlar, ‘’ovaryum’’a,  yani  yuvalarına inerken  ya da dünyaya  ilk kez gözlerini açarken?                                                              

                                                              ***

    Medya, garip başlıklar atıp,  “kendince”  ilginç bulduğu bu tür fırsatları kaçırmaz ve birilerinin neyi, niçin ve nasıl yaptığı pek de mühim değil onlar için.

    Ama olayı, aklın süzgecinden geçirip analiz  etmeyi  akıllarının ucundan bile geçirmezler.

                                                              ***

    Sorun her   yönüyle, Müdür Bey'i de  aşan bir sorundu ve kendisinin de içinde bulunduğu yüzyıllardır süregelen  bir  “zihniyet” sorunuydu;  ‘’yeni nesillerin hangi kriterlerle şekillenecek  bir dünyada  nasıl  yaşayacaklarına kimlerin/kimilerin  karar  vermeleri’’ üzerine.

    Hatta belki de bir dünya sorunuydu.

    Ve  bayram  oldu, seyran oldu derken,  geç  de  olsa güncelliğini yitirmeyen, anlaşılması, çözümlemesi  oldukça karmaşık  bu konuya değinmek  ve okuyucularımla paylaşmak istedim, dilimin döndüğü kadarıyla.

                                                        ***

    Çinlilerin bir atasözü vardır. ‘’Biz ülkemizi  atalarımızdan devralmadık, çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ‘ödünç’ aldık’’ diye.

    Bizde ise bu gerçek,  tersiyle ifade edilir genellikle.

    Onun içindir ki; ‘’ödünç aldığımız bu emaneti kendilerine, gelecek nesillerimize nasıl ve ne şekilde teslim etmeliyiz?’’ sorusuna cevap bulmakta hep toslamışızdır,‘’doğal yaşam dinamikleri’’ nin çarklarını tersine çevirme gayretleriyle.

                                                           ***

    Evet, bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz.

    Cinsel törede, evlilik biçimlerinde, aile yapılarında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer  yüzlerindeki kökten değişiklikleri görmek için çevremize bakınınca  bundan şüphemiz kalmıyor.

    Bu yüzdendir ki, bu sarsıntılı çağda duyarlılıkla ve farkındalıkla yaşamak gerçekten cesaret  istiyor.

                                                             ***

    Bir seçimle karşı karşıyayz.

    Dayanaklarımızın sarsıldığını hissedince kaygı  ve panik içinde geri mi çekileceğiz?

    Ya da tanıdık mekânlarda  ‘’sürgün edilme’’ sürprizleriyle  karşılaşma  ürküntüsüyle  kaskatı  kesilip, tutukluluğumuzu, duygusuzluğumuzla mı örtüp saklayacağız?

    Böyle davranırsak  geleceğin  biçimlendirilmesine  katılma şansımızdan feragat etmiş olacağız. İnsan varlığının ayırt edici  ‘’öz niteliğini’’ elden kaçırmış olacağız. Ve tarihin kör silindirin önüne uzanıp, geleceği  daha  ‘’ insanca ve adil’’ bir toplumun kalıbına dökme şansını yitireceğiz.

    Geleceğe doğru yaşamak, bilinmeyene sıçramak demektir;  bu da, hâlihazırda benzeri olmayan ve pek az kişinin kavradığı dereceden bir casareti gerektirir.

                                                         ***

    ‘’Merdiven Paradoksu’’ deyip  geçmeyelim.

    Bu tür çatışkı ve çelişkiler kafaları yorar ve karıştırır; ‘’zihinsel karmaşa’’nın basamaklarıdır  bunlar.

    Geleceği  ‘’kendince’’  dini kurallar çerçevesinde  biçimlendirme adına mevcut mekanı, öğrenci  ailelerinin  de isyan etmelerine neden olan,  adeda bir ‘’sürgün etme’’ dürtüsüyle  ulaşılması güç,  gözlerden  uzak  ve  ıssız bir alana taşıma psikolojisi, öyle kolayından izah edilecek bir hal değildir.

                                                          ***

    İnsanın ne olması, neye ve nasıl inanması ile ilgili ‘’kendince’’ bir takım kuramlar geliştırmek,  bireyin kendi merkezini, kendi varoluşunu korumak için kullandığı yöntemlerden başka bir şey değildir. 

    Belirtileri ise, bu merkezi  ya da varoluşu,  yine ‘’kendince’’ yarattığı  tehditlerden korumak amacıyla, dünyanın sınırlarını gerektiğince ‘’büzmek’’ için kullandığı yol ve yöntemlerdir.

    Ancak bu şekilde geriye kalan dünya  parçasını  ‘’kendi güçlerinin  yaşamasını  koruma altına  almak ve gerektiğinde yeniden   tanzim etmek’’tir  konunun esası,  bilinmeyen ve anlaşılamıyan yönü.

                                                              ***

    Oysaki, ‘’İslam’’, esas itibarıyla bu tür ‘’kendince’’ kuram ve yöntemleri, ‘’Yaratılış İlke’’sine  ters  bulmuş  ve dışlamıştır.

    Ve  ‘’İslam Medeniyeti’’,  ilk bin yılda geliştirdiği evrensel dinamiklerin sentezleriyle ve bu  sentezleri  ‘’doğal yaşam disiplini’’yle koruma altına alarak ‘’yer küre’’yi  insanca yaşanılır bir mekana  çevirmeyi  başarmıştır.

                                                            ***

    Şu günlerde birer enkaza  dönüşen Bağdat ve Şam’da Ünlü İslam Bilgini Galip-El Meynun tarafından kurulan  ve ‘’Bilgelik Okulu’’ diye anılan, dünyada  başka bir  benzeri  olmayan  kütüphaneler,  zamanla‘’Doğu Medeniyeti’’nin ilim merkezleri haline, şimdiki adıyla birer ‘’Dünya Üniversiteleri’’ne dönüşmüştü.

    İlk bilginlerinden biri Ünlü Matematikçi  Muhammet- El Harezmi idi  ve ‘’Cebir’’ ve ‘’algoritma’’ sözcükleri  bu  bilginin eseri olup, adından türemiştir.

    Döneminde yüksek akademik  ve politik görevlerde bulunan İbn-i  Haldun’un, ‘’Tarih ve Kültür Felsefesi Teorisi’’,  bir örneği  daha olmadığı yönüyle tanınır bilim dünyasına.

    Ünlü filozof  ve aynı zamanda  gökbilimci ve müzisyen de olan Farabi, mantık alanında da bir ilkti. Büyük İslam Alimi İmam-ı Gazali’de bu dönemde yetişmiş bir filozof, mutasavvıf  ve ünlü bir müderristi.

    Darwin’den  850 yıl önce yaşamış  ve dönemin sarayında  özel  kütüphane memurluğu yapan İbn-i Miskeveyn’in  ‘’evrim teorisi’’ oldukça ilginç ve dünyanın, özellikle de İslam dünyasının ‘’bilinmeyenleri’’ arasında.

    Bunun  yanında bilim, felsefe ve teknoloji alanında dünya öncüsü olan, tıpta mucizeleri yaratan, kan dolaşımını keşfeden  veya  yerkürenin çapını  hesaplayanlar Müslüman bilim adamlarıydı.

    Ve hiç birinde ‘’Merdiven Saplantısı’’ yoktu.

                                                       ***

    Örnekleri  çoğaltmak mümkün, ancak tüm bunları teyit eden ilginç bir açıklama, hem de içimizden  biri olmayan bir Amerikalı, hatta  Yahudi olan Tarihçi Martin Kramer’e ait:

    ‘’Eğer ilk bin yılda ‘nobel’ ödülleri verliyor olsaydı, hepsini‘müslümanlar’  alırdı’’ der.

    O halde sorulursa eğer: Müslümanlar niçin ilk bin yıl içinde  bilim ve gelişmenin öncüsü idiler de, sonra ne oldu da bu hale, eğitim ve öğretim kurumlarındaki  öğrencilerin aynı merdivenleri kullanmalarını sakıncalı görür hale geldiler?

    Oldukça zor bir soru ve basit bir cevabı yoktur elbette.

    Ancak, İslam dünyasının ikinci bin yıldan itibaren giderek durağanlaştığı, hatta ‘’Bozulma Sendromu’’ dönemine girdiği, buna karşın Batı dünyasının  16. yüzyıldan itibaren, bu medeniyetin  üzerine  acımasızca  yüklenen  ve  özellikle de ‘’her yönüyle’’ profesyonel  tarzda uygulanan  ‘’kolonyal-sömürü stratejileri’’  ve ‘’Batı Menşeli Dezenformasyon’’  sayesinde  işi daha da kolaylaştırdığı ve ‘’Doğu Uygarlığı’’nın  çöküşüne  hız  kazandırdığı ve buna  karşılık  kendisinin  de hızla geliştiği ortada.

    Ama neden?

                                                     ***

    Bu soruyu da içimizden biri, İktisatçı Prof.Dr.Atilla Yayla cevaplıyor.

    Çöküşü,  ‘’Müslüman zihninin/aklının kapanması’’na  bağlıyor ve  şöyle devam ediyor:

    ‘’Parlak dönemlerinde dünyaya açık , başka kültürlerden öğrenmekten ve etkilenmekten korkmayan, özgüvenli, toleranslı, sadece klasik dini okumakla yetinmeyip, tabiat, kainat, insan, insan toplumu ile ilgili‘’KUR’AN’’ verilerini  bilgi kaynağı olarak kullanmayı esas alan, yetkin ve yetenekli  ‘Müslüman Aklı’nın yavaş yavaş bu vasıflarını kaybetmeye başlaması ve zaman içinde bunun birikimli sonucu olarak içe kapanık, fasit bir dairede dönen bir akıl tipinin ortaya çıkması’’ şeklinde özetliyor.

                                                          ***

    Bizce de yerinde, doğru bir tespitti bu ve böylelikle‘’İslam’’, uygulamada, insanlığın evrensel birikimini anlayıp, onun üzerinden konuşmak yerine, sadece geleneksel, hurafelerle dolu, sistematiği bozulmuş, siyasal erk denetiminde şekillenmiş ve zamanla başka medeniyetlere sırtını çevirmiş bir hale evrildi.

                                                           ***

    Şimdiyse, eğer kendi özgün fikirlerimize sahip çıkıp ifade edemezsek, kendi öz varlığımızı dinlemezsek, kendimize ihanet etmiş oluruz. Ve yeniden o ‘’Bütün’’ün oluşumuna  katkıda blunamadığımız için, ihanetimiz sorumlu olduğumuz toplumumuza da karşı olacak.

    Cesaret ise; ‘’umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme, yapabilme güçüdür.’’  O halde  yeni bir şeyler yapmaya çağrılıyoruz, ayak basılmamış bir toprakla yüzleşmeye, kimsenin gidip de yol göstermek için dönmediği bir ormana dalmamak  ve umutsuzluğun yokluğunu ortaya koymak adına gerekli olan ‘’cesaret’’i göstermeye çağrılıyoruz, ödünç aldığımız bu ülkeyi devredeceğimiz çocuklarımız ve torunlarmızca.

                                                          ***

    Öncelikle ‘’din’’ adına  bu tür uygulamalara giden kurum, kuruluş ve kişileri, ‘’hukuk’’u işleterek mahkemeler yoluyla durdurabilme olananağı pekala mümkündür.  Yeterki ‘’mağdur’’ların ‘’mağduriyetleri’’ kanıtlanabilsin ve bu  ‘’medeni cesaret’’  gösterilebilsin. Her halukarda davayı kazanabilecek, az da olsa,  bu beceri ve yeteneğe sahip genç, dinamik ve usta hukukçu ‘’Cicero’’lar  var bu şehirde.                                              

                                                          ***

    ‘’Eski Yunan’da bir avukat, stajer öğrencilerinden ücret almaz, ta ki ilk davalarını kazanana dek. Ve öyle de olur, kazandıkları ilk davada borçlarını öderler hocalarına.

    Yalnız bir öğrenci girdiği hiçbir davayı kazanamaz, uğraşır didinir ama beceremez.

    Hoca buna sinirlenir ve bu öğrencisi olan avukata dava açar.

    Der ki; ‘’Bu öğrenci paramı vermedi.’’

     Eğer öğrenci savunma yapmazsa davayı kaybedip, borcunu ödemek zorunda kalacak.

    Buna karşın, eğer hocayla önceden yaptığı anlaşmayı mahkemeye sunarsa davayı kazanır. Fakat bu dava aynı zamanda kazandığı ilk dava olacağından hocaya olan borcunu  ödemek  zorunda kalacaktır.’’                                                 

                                                           ***

    Yani her halükarda ‘’hak’’ yerini  bulur  ve  her ne kadar ‘’normal dışı savunma mekanizmaları’’ ileri sürse de ‘’Müdür Bey’’ davayı  kaybeder.

    Okul da yerinde kalır, öğrenciler  de özgüvenle rahat inip çıkarlar ‘’merdivenleri’’hep   birlikte.

    ‘’Yarınlara umutla ve kardeşçesine…’’

                                                                      ***

    “Rig  Veda”dan  bir alıntıyla yazıya veda  edelim:

    “Kanatları güzel, farklı cinsten iki kuş,

    Arkadaş ve yoldaş, aynı ağaca konarlar

    Ve biri tatlı meyveyi  yer,

    Diğeri  ona  saygı duyar  ve yemez.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim