• BIST 97.484
  • Altın 144,385
  • Dolar 3,5643
  • Euro 3,9997

    Kundakçılar ve İtfaiyeciler ile “Bağışıklık Sistemi”

    04.04.2016 00:19
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Biline bilindiği kadarıyla dünya tarihi, Ortadoğu’da doğan İslam Medeniyetinin bin yıl boyunca, doğusundan batısına dünyayı aydınlattığı dönemiyle en altın zaman dilimini yaşamıştı.

    Ve bu tarih, İslam Peygamberinin bu kutlu mirasını yüklenip, Afrika’ya, Endülüs’e Hindistan’a ve farklı coğrafyalara taşıyan liderler sayesinde gerçekleşti.

    Bu aydınlanma çağı aynı zamanda Avrupa’nın bile Ortaçağ karanlığından kurtulması noktasında insanca yaşanır bir yaşam disiplini üretti.

    Hal böyleyken batı dünyası, son yüzyıl boyunca ve yeni yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan sözde İslam menşeli terör olayları ile kendilerini bile aydınlatan bu medeniyeti gölgelenmeye, kirletilmeye ve dünyaya terörist olarak servis etmeye çalıştılar.

    ***

    Yine o çok bilindik yüzlerce örnekten sahneler sergileniyor bu günlerde. Bin yıldan fazla bir zaman boyunca dünyaya adalet dağıtan İslam Medeniyeti, ne oldu da dünyaya kin, nefret, vahşet ve terör saçan bir merkez haline dönüştü veyahut dönüştürüldü?

    Ne oldu da Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinin oluşturulmasında bile kendisinden esinlenilen bu medeniyet, böylesine kirli propagandalara maruz bırakıldı?

    Ne oldu “güvenilir” ve “emin” kavramlarının mirasçılarına ki, artık kimse onları emin olarak göremiyor ve güvenemiyor?

    Bu sorulara cevap teşkil edecek, “tek sebeplilik” ilkesinden değil de, sosyal olguların izahında “çok sebeplilik” ilkesini esas alan bir çalışma, tez ya da evrensel planda ses duyuracak bir bildiri çıkmıyor da, neden devletin şu anda yürüttüğü operasyonlar için; “Devlet, temel hak ve özgürlükleri ya da demokrasiyi baltalıyor” şeklinde bildiriler yayınlanıyor?

    ***

    Kullanılan güncel tabiriyle “radikal” akımların ortaya çıkışındaki dinamiklerin birden fazla olduğu açıktır, ancak bu dinamiklerin batı menşeli faktörlerini ortaya koymaya çalışmak neden bu kadar “zorlamalı kişilik” engeliyle bir türlü kendini gösteremiyor?

    Az da olsa yapılan analizlerin, çözümü aydınlatmada çok sığ kaldığı, ya da “komplo teorileri” şeklinde pazarlanarak zihinsel alandan duygusal alana neden bu kadar kolayca kaydırılabiliyor?

    ***

    Bir kere “İslam ve Savaş”, “İslam ve Savaş Hukuku” ile “İslam ve Savaş Etiği” kavramlarını kendi felsefesine, kendi mantığına ve kendi tarihsel gelişimine uygun bir dil adabıyla eli ayağı düzgün bir çalışma metni hazırlayıp, bunun karşılığında uyduruk bir dil, küçümseyici bir tavır ve seviyesiz bir insan kibriyle hazırlanmış “İslamo’fobia” propagandasını bir türlü sahiplerinin ağzına tıkayamıyoruz.

    Bırakın başta İngilizce olmak üzere birkaç yabancı dilde böyle bir çalışma, Türkçesi bile hazırlanamamış ve böylelikle o görkemli dünya medeniyeti iki başlıklı basit bir üçüncü sınıf diplomasi tuzağına teslim olmuştur.

    Birincisi; İslam ülkelerinin terörizmin merkezi olduğunun dünyaya ilan edilmesi ile oluşan “İslamofobia.”

    İkincisi ise el birliği ile bu teröristlerin barınağı olarak görülen İslam Ülkelerinin bunlardan arındırılması ve oralara demokrasi getirilmesi.

    Birinci sonuç dikkat edilirse ikinci sonuca giden yolda meşruiyet zemini oluşturmak adına kurgulanmış gibi durmaktadır. Yani bir yandan terörü İslam Ülkeleri ile özdeşleştirip dünyaya ilan etmek, bir yandan da hemen icraata girişerek işgallere başlamaya hak kazanmayı meşrulaştırmak.

    ***

    Oysa tanımları çoktan yapılmalıydı; “Düşman nedir ve kimdir?”, “Meşru savaş nedir ve nasıl verilir?”, “Bir Müslüman ne zaman, nerde ve nasıl savaşır? Diye.

    Bunun anlamı aynı zamanda bu tür analizlerin din sosyolojisine katkısı bağlamında, dine ve özellikle İslam’a ilişkin yerleşik bakış açılarının ve ön kabullerin sorgusal bir şekilde incelenmesi olacaktır.

    ***

    Peki, bu sorgusal süreci başlatacak olan ülkemiz “medya” ve “akademik” dünyası ne yapıyor?

    Onun için dünden ve bu günden örnek verelim, her iki kulvarda faaliyet gösteren kişilerden.

    Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi, üzerinde çalıştıkları ortak konu, mafya ve bağlantılarıyla ilgiliydi; özellikle uluslararası “silah” ve “uyuşturucu” kaçakçılığı üzerine.

    Turgut Özal’ın ilgilendiği alan ise; mafyanın yurt dışındaki “para/finans” hareketlerini mercek altına almaya yönelikti. Ve özellikle “Uğur Mumcu-Turgut Özal” ikilisi hiçbir zaman bir araya getirilmedi. Uğur Mumcu’nun 90’lı yıllarda hazırlamış olduğu PKK’nın silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ile ilgili somut bağlantılarını içeren dosya ile defalarca ve saatlerce Cumhurbaşbakanı Özal’ın kapısında bekledi, ancak her defasında sıradan gerekçelerle görüşmeleri engellendi. Ardından beşi sıra biri bombalı bir suikastla, diğeri de zehirlenerek öldürüldü.

    Onlar da gazeteciydi, Can Dündar ve Erdem Gül de gazeteci…

    Birincileri öldüren güçler, şimdi ikincileri koruyor.

    ***

    Necip Hablemitoğlu’nun ilgi odağında ise, Türkiye’de faaliyette bulunan Alman Vakıfları ve Alman Gizli Örgütü BND’nin faaliyetlerinde ve onların bu faalitlerini destekleyen Türk kökenli destekçileri üzerine yaptığı “Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası” adlı çalışmasıydı ve bu çalışma kendi sonunu getirdi. 18 Aralık 2002 günü evinin önünde hunharca öldürüldü; ardında cinayet mahalinde bulunan iki adet boş kovanın dışında hiçbir kanıt ve iz bırakmadan.

    O da bir akademisyendi; içeriğiyle bir tezatlar belgesi niteliği taşıyan “lanetliler bildirisi”ne imza atanlar da akademisyen.

    ***

    Birincileri, Türkiye’nin üniter yapısını bozmak isteyen bütün örgütlerin merkezi konumunda olan, siyasi nedenlerden dolayı cinayet işleyen, bir iç savaş provakasyonu olan “Sıvas Katliamı”nı gerçekleştiren, Gaffar Okan gibi sayılı vatan evlatlarını öldüren terör yanlısı kişi/kişiler ile bunların bağlı olduğu örgütlere kucak açan, sığınma hakkı veren başta AB olmak üzere tüm batı ülkelerine karşı mücadele ettikleri için hayatlarını kaybettiler; İkincileri ise, batı diplomasisi tarafından kendi ülkelerine karşı “etki ajanı” olarak kullanılıyorlar ve mahkeme salonlarında kucaklarına sığınarak bunu fotoğraflıyorlar ve bu görüntüyü demokrasi, insan hakları ya da basın özgürlüğü şeklinde servis ediyorlar.

    Ama en önemlisi bu servis edilme illüzyonu, terörle mücadele edilen bölgelerde, “..buyurun cenaze namazına!” trajedisine dönüşüyor.

    ***

    Son yıllarda, merkezi Suriye olan yeni paylaşım savaşını, Türkiye için siyasi bir tercih değil, TARİHİ ve KÜLTÜREL bir tercih olarak okunmalı.

    Bunun yanında; “Suriye’de ne işimiz var?” demek, tam anlamıyla CEHALET’in bir göstergesidir.

    Ancak bu cehalet göstergeli zihinler, her defasında, küresel kaynakları ve buna bağlı finans yapısını kontrol eden veyahut etmek isteyen güçler tarafından, hem kundakçı, hem de itfaiyeci olarak kullanıldı.

    İşin ilginç yanı ise yangını çıkartanlar, kundakçıları da itfaiyecileri de içimizdeki “etki ajanları”ndan seçiyor; onun içindir ki ne kundaklama bitiyor, ne de yangın sönüyor.

    ***

    Neticede, kişi veyahut bireyde olduğu gibi ülkeler ve toplumların da “bağışıklık sistemi” vardır ve bu sistemin temel iki işlevi vardır:

    1-Yabancı mikropları öldürme ve vücudu savunma,

    2-Kendi doku ve organlarına saldırmama.

    Yani; yabancıya ait kan, doku ve organlara reaksiyon göstererek onları reddeder ve atar. Ancak kendi “orijin-milli-yerli” doku ve organlarına karşı reaksiyon göstermez. Kendine dönük, kendini yok edercesine savaşmaz. Bu da demektir ki bu sistemin bir hafızası vardır.

    Adına “bağışıklık hafızası” dersek, bunun en bariz örneği, bazı mikrobik hastalıklara hayatta bir kere yakalanmasıdır. Bağışıklık elemanları, hastalık üreten mikrobu tanıdıktan sonra, unutmaması için de onu hafızasına kaydeder ve dolayısıyla o mikrop yeniden hastalık oluşturamaz, buna yeltendiğinde de bağışıklık sistemi devreye girer.

    ***

    Toplumsal hafıza Osmanlı’yı çürüten yerli ve yabancı mikrobu tanıdı ve hafızasına kaydetti. Sorun, bağışıklık sisteminin güçlenmesi sorunudur. Çünkü her mikrop veya düşmanla karşılaşma bir savaş demektir. Savaşta her iki taraf da zarar görebilir. Bu sebeple savaşın çok şiddetli geçmemesi için de sistem, kendi içinde bazı önleyici mekanizmalar geliştirmiştir.

    Ve bağışıklık sistemi güçlendikçe bu mekanizmaları harekete geçirir ve kendi dokusuna zarar veren ve kendi organlarına saldıran mikropları, yani “etki ajanlarını” da etkisiz hale getirir.

    İşbirlikçi mikrop” bulamayan “dış mikroplar” da her zaman var olacak, ancak güçlü sisteme karşı bir kez daha saldırma cesaretini bulamayacaktır.

    ***

    Güçlenen bağışıklık sisteminin bir ürünü olan Erdoğan ve Ak Parti gerçeği ise, zihinsel tıkanıklıklardan ve ideolojik virüslerden arındırılan taze bir bilinçle ancak sağlıklı bir değerlendirmeye tabi tutulabilir.

    Aksi ise, “Erdoğan Saplantısı”nda inat edilir, kendi bünyesini yiyip bitiren ve her türlü mikrobu üreten bir çukura düşülür.

     

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Yunus Cakiroglu
    04 Nisan 2016 23:10
    Güçlenen bağışıklık sisteminin bir ürünü de son yıllarda yağ ile beslenen virüslerin sayılarında bir hayli artışın olması Bu da hayra alamet değil
    66.249.81.143
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim