• BIST 109.050
  • Altın 153,876
  • Dolar 3,8375
  • Euro 4,5051

    Koşulların Kurbanları ve “Soma”

    23.05.2014 10:01
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Koşul ya da koşullar; “Bir başka şeyin, kendisine bağlı olduğu bir başka şeyi olanaklı kılan şey.

    Ya da; “Belli bir nedensel bağlantıdaki etkinin ortaya çıkmasını sağlayan etken.”

    Ve aynı nedenler, ayrı koşullar altında olsalar bile aynı etkileri yaparlar.

    Koşulun, neden’den ayrımı şudur; Neden, etkiyi yaratan şeydir, koşulsa etkinin ortaya çıkışının nedeni değildir, etkiyi yaratmaz, ama nedenin etkiyi yaratmasını sağlar.

    Koşul-Sonuç” ilişkisinde bazı durumlarda, temel yargının gerçekleşmesi bir şarta bağlanır. Buna göre birinci bölüm koşuldur, yani “yan yargı”, ikinci bölüm ise o koşula bağlı olarak ortaya çıkan sonuçtur, yani “temel yargı” 
    Örneğin; “Lodos eserse hava temizlenir.”

    Lodos bir ön koşul ya da yan yargıdır, havanın temizlenmesi ise bir sonuç, yani temel yargı.

    ***

    Koşul, Neden-Sonuç ve Olasılık” üçgenine gelince;

    Eğer bu elim facia, kasırga veyahut deprem gibi doğal bir afet “koşulları sonucu” oluşmadığına göre ve işçiler de kendi kendilerini zehirleyip, ya da boğmadıklarına göre ve facianın oluşumuna etken olan “koşullar”, bir teknik arızadan, “trafo”daki bir patlamanın “neden” olduğu yangın ve bunun sonucu devamı gelen gaz zehirlenmeleri şeklinde bir tespit yapıldığı kamuoyuna duyurulmuş, ancak ertesi gün bundan da vazgeçildiğine göre, başka da bir teknik hata veya ihmal, yani elimizde başkaca bir “koşul” ya da “yan yargı” olmadığına göre; bir “Temel Yargı”ya” varamıyoruz, en azından şimdilik.

    ***

    Bu durumda ise söz konusu maden ocağı bir özel sektör kuruluşu olduğuna göre ve de üstelik teknolojik donanımı ve bakımı yönüyle mükemmel bir işletme kategorisine giriyorsa, ayrıca verilen beyanlara göre şimdiye dek sekiz kez mevzuatına uygun kontrolleri yapılmışsa, o halde yasal olarak başlatılan inceleme, araştırma ve soruşturma sürecinde, işletmenin sorumlu olacağını ve tutulacağını, bilmem söylemeye gerek var mı?

    ***

    Geriye ikinci bir olasılık kalıyor, o da “kasıt” ya da “bilinçli kast-bilerek kusur işleme” eylemi.

    Ancak, bu konuda da “en azından şimdilik”, temel bir yargıya varacak, bulgu düzeyinde yan yargılara da sahip değiliz.

    Ne var ki; bu ve benzeri faciaların yanında “provokasyon-kışkırtma” türü eylemler, sabotaj, cinayet ve katliamlar gibi iç-dış çatışma ve karmaşaları bilinçli olarak tertipleyip yapan ve servis eden “gizli örgütler” yok değil.

    ***

    Çok geriye dönük örnekler vermeye gerek yok, en azından bizlerin yaşadığı ve hatırlayacağı 1980 öncesi sağ-sol şeklinde tertiplenen ve 5 bin gencin ölümüne neden olan “ideolojik” iç çatışmalar ve bu çatışmalar sonucu yaratılan “koşullar” gerekçe gösterilerek gerçekleştirilen askeri darbe, iç savaş provokasyonları şeklinde dizayn edilen alevi-suni çatışmaları, 40 bin vatandaşın ölümüne neden olan ve milyar dolarlar düzeyinde ifade edilebilecek maddi kayıplar ve en son “Kürt Sorunu” adı altında ve bu soruna ilişkilendirilen ve yaratılan terör örgütü ile bir “Türk-Kürt” iç savaşı çıkartma stratejileri bir “komplo teorileri” değil kuşkusuz ve bu stratejiler, dünyanın karanlık yüzü ve “vahşi kapitalizm”in temsilcileri olan kıta’sal blok güçlerin gizli örgütler eliyle gerçekleşen eylemler olduğu bilinen bir gerçek.

    Fakat en büyük avantaj olarak kullandıkları ve ellerinde “çantada keklik” misali olan Türkiye’nin negatif düzeydeki “İÇ KOŞULLARI” olduğu da ayrı bir gerçek.

    Asıl sorunda burada başlıyor bizler için. Yoksa sadece “dış güçler” teraneleri ile kendimizde var olan “negatif koşulları” düzeltip, lehimize bir “sonuç” elde edebilmemiz mümkün değildir.

    ***

    Evet, Soma felaketinin iç yüzünü ne kadar daha saklayabilir, gizleyebilir ve birbirimizi kandırabiliriz?

    Yaşanılan bu facianın sıradan bir “iş kazası” olmadığı, bu ülkenin bir yüzyıldır bünyesinde biriktirdiği yüzlerce, hatta binlerce yanlış uygulamaların bir tokat gibi yüzümüze çarptığı gerçeğidir.

    ***

    Türkiye, özellikle 1980’lerden sonra, büyüme ve gelişmesini sağlayacağını düşündüğü ve devlet tekelinde olan, yapıları itibariyle “orta çağ” atığı mahiyetindeki stratejik sektörlerini, devlet tekelini veyahut mülkiyetlerini, “çağ dışı” yasaları uygulayarak oluşturulan özelleştirmelerle “özel tekellere” peşkeş çekti. Ve böylelikle vesayetçi, talancı, yağmacı “oligarşik” yapının kurallarını işletmiştir.

    Bu acı örnekte görüldü ki; “hileli ya da tercihli özelleştirme” yöntemlerle devlet ya da kamu tekelinden çıkan bu stratejik ancak donanımsız, bakımsız ve sadece kar amacı güden işletmeler, bunları hiçbir şekilde işletemeyecek ehliyetsiz, donanımsız, mesleki formasyondan yoksun, yarı mafya-yarı omzu düşük parlak ceketli kabadayıları andıran kişi ya da gruplara bahşedilmiştir.

    ***

    Soma Holding”in son yaptığı basın toplantısındaki rezaleti hep birlikte gördük. Paçaları tutuşmuş havariler gibi kaygı, telaş ve panik atak halleri, iki kelimeyi birleştirip konu ile ilgili mantık içeren bir cümle kurmaktan yoksun, laubali halleri, insanı ve insani değerleri hiçe sayan ve hatta işletme patronunun “kirli karları”nın devamı için, işyeri faaliyetine devam edileceğini yüzsüzce söylemesi, “oligark”, seviyesiz ve rezil bir kültürün sefil yansımalarını gördük.

    ***

    Madeni karlı, ancak işletme acısından oldukça riskli bir alanda kurulmuş olduğu bilinen bu işletme, medya yatırımları ile tanınan bir gruba ihale edilmesi sağlandı. Ancak “kaza” riskinin göze alınması gerekiyordu ve bu riski “Soma Holding”le anlaşılarak giderildi.

    Hem madenci, hem medyacı bu grubun Soma Holding’i bulması; Her seferinde önemle vurguladığımız ve söylemekten, yazmaktan asla bıkmadığımız ve bıkmayacağımız, “İÇ SÖMÜRÜ OLİGARŞİSİ”nin işleyiş mekanizmasının tipik bir örneğidir.

    ***

    Sonuç olarak Soma faciasının özü şudur; Her halükarda, bir kaza, er ya da geç mutlaka olacaktır.

    Bu olasılık dikkate alınarak kaza olana dek, en rantabl/getirisi yüksek koşullar yaratılarak, maksimum karlılıkla madeni çalıştırıp, elde edilen rantı farklı başka karlı sektörlere ve alanlara aktarımını, ihracını sağlamak.

    Nitekim bu yapılmıştır ve İstanbul’un en yüksek “gökdeleni”, bunun ispat’ı delilidir.

    ***

    Şimdi ise acilen yapılması gereken şey, yargının, faciadan mağdur olan kişilere en yüksek seviyede ödenecek tazminatlarını garanti altına alacak yaptırımları devreye sokmak. Yani işletme sahiplerinin menkul ve gayri-menkul, nakdi ve ayni tüm mal varlıklarına el koymak.

    Yoksa ne olur biliyor musunuz?

    Olacak olan şudur; Tıpkı eskisi gibi, işletme sahipleri bir yolla tüm servetlerini, silah ve uyuşturucu kaçakçılarının, halkını soyan diktatörlerin, az ya da geri kalmış ülkelerin-tıpkı Soma Holding gibi- emek sömürücüsü oligarşilerin “steril-verimsiz” çöplüğü olan İsviçre’nin UBS veya Credit Suisse gibi bankalara kaçırır, ağa/paşa gibi yaşarlar. Olan da, “oy deposu” olarak kullanılan “yoksullara” olur.

    ***

    Gel gelelim “Blok Muhalefetin” ve “medya” uzantılarının Başbakan’a karşı gösterilen “tepkisel” baskı ve bağlantılarına.

    Özetle söylenen şudur; “Yağmacı ve iç sömürüye dayalı özelleştirme taşeroncuğu zincirinin devam etmesi ve devletin, iş güvenliği ve çevre yatırımları konusunda bu tür ESKİ TİP ve sadece rant elde etmeye dayalı sanayi işletmelerine fiziki ve beşeri sermaye maliyeti yüklenilmemesi. Yani eski yapının olduğu gibi devam etmesi baskısı.

    ***

    Peki, işletmenin sorumluluğunda olan olası teknik hatalar ile ilgili bu tür analiz ve raporları, kendini “özgür” hissetmeyen “özürlü” medya, neden gündemlerine almıyor, ekranlarına yansıtmıyorlar da sadece iktidarın “siyasi sorumluluğu”nu, esas düzleminden kaydırmak suretiyle gündeme getirip;

    Bu facianın sorumlusu AKP Hükümetidir” şeklinde “zurnanın son deliği” teranelerine başvuruyorlar.

    ***

    Aslolanın, Başbakanı, Mesut Yılmaz'laştırmak için uygun "koşullar" yaratmak olduğunu anlayacak kadar da evrimleşti bu halk.

    Döneminde yaşanan "Gazi Mahallesi Provokasyonları" ile ilgili, o sıralar yurt dışından dönmekte olan Başbakan Mesut Yılmaz'a, uçakta, sorulan sorular üzerine; "Yahu, bu devlet kendi vatandaşına provokasyon yapmaktan ne zaman vazgeçecek?" demişti.

    Uçağın tekerleri Atatürk Havalimanına değer değmez, bir kement geçirildi boğazına ve ıvırdı, kıvırdı; "…yanlış anlaşıldı söylediklerim!" dedikten sonra nefes alabildi.

    ***

    Sayın Kılıçdaroğlu seçim meydanlarında; "Suriye ilgili elimizde belgeler var" şeklinde "bilgeliğini(!)" konuşturdu. Ancak ne hikmetse bu bilgelik, bir ay sonra Dişileri Bakanlığı'nda Suriye ile ilgili yapılan üst düzey bir toplantıyı dünya kamuoyuna ifşa şeklinde kendini gösteriyordu.

    Konumuz dışında da olsa, yeri gelmişken değinmekte fayda var;

    Tüm muhalefet el birliğiyle, Hükümetin, pek anlayamadığım ve eleştirilerine bir anlam veremediğim Suriye politikasını, aksine, şahsen eksik bulduğumu, hükümetin daha atak ve cesaretli bir strateji izlemesi gerektiğine inandığımı da ifade etmeliyim.

    Suriye’de olup biten bir iç savaş değil, mikro çapta bir “dünya savaşı” örneğiyle karşımızda durmaktadır. Örneğin; Suriye karmaşası başladığında, Türkiye, Kuzey Suriye’yi- ordusuyla- işgal etmeliydi. Maliyeti, mültecilerin ya da sığınmacıların oluşturduğu sorunlara ek diğer sorunların maliyetinden pek fazla olmazdı.

    ***

    Putin’in gösterdiği benzer cesareti, Başbakan Erdoğan da göstermeliydi.

    Genellikle; “Koşullar aynı değil” hazır cevabı verilir. Ancak yazının giriş bölümüne not düştük.

    Bir “doğa yasası”dır; “koşullar” farklı olsa bile “aynı nedenler, aynı etikleri doğurur” ve tepki de benzer olmalıdır.

    Doğa yasalarını “darbe yasaları”yla kilitlersen, ve bu kilidi; “hamasi-popülist” söylemlerle açmaya çalışırsan, ağır bedeller seni bekliyor demektir.

    Geçmişte Kuzey Irak örneğini yaşadık. Büyük bedeller ödeyerek döneminde yapılan hatayı kapatabildik.

    ***

    Bir diğer hazır cevap da; “Efendim, bizim gücümüz ne ki?” Ya da “Bize izin vermezler” gibi klasikleşmiş ve “normal dışı savunma mekanizmaları” öne sürülür, ancak tüm bu ve buna benzer hazır ya da ezber cevapların pratikte hiçbir anlamı yoktur.

    Güç ya da güçlü olmak, bir zihin durumudur, düşündüğünüz kadarına sahipsiniz.

    Ya da; “Sizde olmadığını düşünürseniz yoktur.

    ***

    Soma'daki madenler ile ilgili bir önerge verilmişti "blok” muhalefetin desteğiyle TBMM'ye ve sözcülüğünü de elinde madenci kasketiyle Manisa M.V ekili Özgür Özel yapmıştı. Sonra da bu önerge yine “blok” halinde geri çekildi.

    Her iki zat'ı muhterem "falcı" olmadıklarına göre ve ömrü hayatlarında "Halk Yönetimi" ve "Siyaset Bilimi" acısından en küçük bir üretimde bulunmadıklarına göre bu bilgelik "kuşku" düzlemine kaymaz mı?

    Zincirleme "yanlış" halkalarında sırıtan "tek doğru(!)" halkası, “manipülasyon-hileli yönlendirme” için uygun koşullar yaratma kurnazlığı olduğu da, sırıtmıyor mu zannediliyor?

    ***

    Sayın Kılıçdaroğlu’nun, partisinin grup toplantısında, konuşma ve alkış gibi rutin uygulamalara yer vermeyip, sadece saygı duruşu ve ölen işçilerin ad ve soyadlarını okuma gibi, koşullanmış “yan bilinci” okşama ve böylelikle bir “koşul” ya da “yan yargı” üretme popülizmi, “siyasi akıl” nazarında hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

    Seçilmiş kişi ya da organların halka karşı “kusursuz sorumluluk” denen bir yükümlülükleri vardır. Sorumluluğun temel unsurları olan kusur ve hukuka aykırılığın bir “koşul” olmaktan çıktığı sorumluluk türünü ifade eden bir hukuk terimidir bu ve bu sorumluluğu; “Nasıl olsa bu sorumluluk bilincinden yoksun bir halkın temsilcileriyiz” diye şark kurnazlığı yapıp, tüm bu kirli yapıların müsebbipliğini, “özürlü medya”nın da yardımıyla, optik bir kaydırmayla tıpkı aşağıdaki “dış basın” sözcüleriyle ağız birliği yaparcasına Başbakana fatura ediyorsan, tarihin çöplüğüne doğru yolculuk yapıyorsun demektir.

    ***

    İngiliz “The Guardian” gazetesi, Gezi Parkı direnişi, 17 Aralık soruşturması ile Soma'daki maden faciasının, Başbakan Erdoğan'a cumhurbaşkanlığı yolunda darbe vurduğunu yazdı.

    Alman “Der Spiegel”in manşeti ise; “Erdoğan defol ve cehenneme git” şeklindeydi.

    Bunlarda bir “mantık” bulabilirsin. Kendi ülkelerinin menfaatlerini ön planda tutup, devlet politikalarını ve stratejilerini destekleme gibi bir yükümlülük kendilerinde bulabilirler, gayet doğaldır da.

    ***

    Ancak, kendi medyamızda, örneğin; Yılmaz Özdil’in: “AKP’ye oy veren bu kişilere ölüm müstahaktır” şeklinde, “Anglo-Sakson” medyayı bile aratmayan demeçler, beyanlar ve yayınlar olabiliyorsa ve Ertuğrul Özkök’ün CNN’deki bir söyleşisinde; “Başbakan, kendisine oy verme özgürlüğümü elimden alıyor” gibi “dezenformasyon”dan da öte, yanıltıcı, yersiz, ilgisiz, parçalı, yüzeysel, seviyesiz ve ukalaca açıklamalar yapılıyorsa bunun tek bir izahı vardır.

    Şöyle ki; Her ne sebeple olursa olsun, zihinsel yapıda biriken negatif enerji ki fizik biliminde bu enerjiye “kirli kuantum”, tıp biliminde de “non’adrenalin” derler, bir yolla deşarjı sağlanmalıdır. Örneğin; Dinlenme, geziye/tatile çıkma, eğlenme, terleme pahasına spor yapma, sevdiğin mesleği icra etme veyahut eşinle ya da sevgilinle sevişme gibi ruhsal ve bedensel pozitif aktivitelerle.

    Eğer bu gerçekleşmezse, yani zihinsel yapıda biriken bu kirliliğin deşarjı sağlanamazsa, organik yapı bu sefer, tıpkı bizim bazı medya sözcülerinde görüldüğü gibi “ağız osurukları” şeklinde harekete geçer ve zihinsel yapıyı rahatlatacak deşarjı sağlar.

    ***

    Bir zamanlar Rusya Devlet Başkanı olan Boris Yeltsin, ABD ziyaretlerinde Beyaz Saray'ın önünde Başkan Bil Clinton ile basın önüne çıkmışlardı.

    Yeltsin, basın mensuplarının sorularından sıkılmış, hatta bunalmış olmalı ki, hafifçe gülümseyerek:

    "Hepiniz birer orospu çocuğusunuz!" diye bir cümle söylemişti, Başkan Clinton'ın kahkahalarına da neden olan.

    ***

    Biz de, Yeltsin’in kıvrak bir zekâ ürünü olan nükte parfümlü bu güzel tepkisine, küçük bir ekleme yapalım dedik, yıllar sonra; "İNSAN olan istisnalar dışında."

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim