• BIST 82.779
  • Altın 147,577
  • Dolar 3,7780
  • Euro 4,0388

    Kobani’de; 'Yedi Kız Kardeş'

    12.10.2014 23:31
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Asrın başında Osmanlı tarih mirasından yeni tanım ve yapılanmalara dayalı bir “ulus-devlet” olarak çıkan Türkiye Cumhuriyeti, asrın sonunda ve özellikle de 21 inci yüzyılın başında bu mirasın “jeo-kültürel”, “jeo-politik” ve “jeo-ekonomik” sorumlulukları ile tekrar yüzleşmek zorunda kalmıştır.

    Türk dış politikasına önemli yüklerle birlikle yeni fırsatlar ve imkânlar kazandıran bu sorumluluklar, önümüzdeki dönemde, Türk stratejik zihniyet ve kimliğinin yeniden şekillenmesindeki en belirleyici unsurlar olarak devreye girdiğini görmekteyiz.

    ***

    Yeni Başbakan Sayın Davutoğlu’nun “stratejik derinliği”nin ana tanım ve özü tam da buydu; “Türkiye’yi çevreleyen ‘yakın kara’, ‘yakın deniz’ ve ‘yakın kıta’ havzaları, coğrafi olarak dünya ana kıtasının merkezini, tarihi olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik, uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye’nin stratejik derinliğinin bu bağlantılarla yeniden tanımlanması ve bu derinliğin ‘ekonomik-politik-kültürel’ boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.”

    ***

    Son on yılda bu stratejiyle yola çıkan Türkiye, ana hedef olarak yapısal ve kurumsal olarak “demokratikleşmek” zorunluluğuyla karşı karşıya kalması kaçınılmazdı.

    Ancak ne var ki batı emperyalizmi, Türkiye’nin nüfuz alanına girecek-Ortadoğu, Kafkasya ve Hazar Bölgesinde-hatta petrol zenginİ Kuzey Afrika Ülkelerinin, demokratik bir ülkenin önderliğinde ya da gölgesinde yeniden yapılanmasını istemiyor.

    Bunun içindir Türkiye, bu yolda, ana kütle üzerinde biriken “vesayet tortuları”yla karşılaşması da kaçınılmazdı.

    Ve nihayetinde yüzyıllık bir iç sömürü “oligarşisi”, kendini yok edecek yeni oluşum ve kurumsallaşmaya tepki gösterecek ve kendi denetiminde olan iç ve dış bağlantılı “merkez” güçlerini hareket geçirmesi de elbette ki kaçınılmaz olacaktı.

    ***

    Türkiye’de oligarşinin merkez partisi CHP’dir. Sistemin “bürokratik” yapılanmasına işlevsel ve ideolojik olarak cumhuriyetin ilk seksen yılı boyunca hâkim olmuş, bürokraside de hep “iktidar” olagelmiştir. Kurumsal ve kuramsal mevzuat da ona göre şekillenmiştir. Oligarşinin tasfiyesi için CHP’den yardım beklemek, kendi varlığının inkârını istemektir. Bu gerçeği bu saatten sonra tartışmanın ne bir anlamı, ne de bir mantığı var.

    Oligarşinin “müfreze-koruyucu partileri” ise, MHP ve BDP, ya da bu günkü adıyla HDP’dir.

    Şimdiye dek bu iki parti aslında, farklı görünmelerine ve toplum tarafından farklı algılanmalarına rağmen, aynı sistem içinde fonksiyonel olarak işlevleri aynıdır.

    Özellikle HDP, Kürt Halkının demokratik hak ve özgürlükleriyle bir ilgisi yoktur. Tam tersi, varlıklarını, bizatihi Kürt sorununun ve bu sorunla ilişkilendirilmiş terörün devam etmesine bağlıdır. Bunun içindir ki, gerek “barış süreci” olsun, gerekse de herhangi bir terör örgütü ile mücadelede olsun, bu partiden yapıcı ve yardımcı olması beklenemez.

    Ancak MHP;

    Gerek tezkereye evet oyu vermesi, gerekse de Mehmet Şandır’ın, Haber Türk Kanalında Kobani olaylarıyla ilgili katıldığı söyleşide, olay hakkındaki analizi, “genel şifre çözücü” yönüyle oldukça olumlu ve sevindiriciydi. Ancak bu açıklama, MHP’nin, uzun yıllar ayaklarında taşıdığı “müfreze-koruyucu” prangasını terk etmeye yeter mi, ya da bunu başarabilecek mi veyahut da gerçek anlamda “milli-milliyetçi” bir dönüşüme evrilebilecek mi?

    Bunu da önümüzdeki süreç belirleyecek. Temennimiz de bu yönde.

    ***

    Kobani sorununu tanımlamak için önce şu “Batı Emperyalizmi”ni soyut bir kavramsallıktan çıkarıp, “somut-görgül” algılanabilir bir düzleme oturtmak gerekir. Ve olaylara, ülke/ülkeler ve liderleri bağlamında yaklaşırsak yanılgılara düşeriz. Bu yanılgılar ise, karşımıza bolca tuzaklar şeklinde çıkar.

    Batı emperyalizminin temeli, ana çekirdeği, İtalyan yönetici Enrico Mattei tarafından adı konulan “yedi kız kardeş” benzetmesiyle anılan ve bu günkü teknik tanımıyla “askeri-sınai/endüstriyel yapı”ya evrilen, uluslar arası petrol, Petro-kimya, silah, demir-çelik, ağır sanayi ürünleri ile bunlara bağlı finans kuruluşlarını elinde bulunduran ve bunun yanında uyuşturucu ve silah kaçakçılığını sevk ve idare eden geniş çaplı kompleks bir oluşumdur, bir yada birkaç ülke değil.

    Temeli 17 ve 18 inci yüzyıla dayanan ve iki Yahudi kökenli aile ya da hanedanlık olan bu yapı, Amerika kıtasında sanayici John Davison Rockefeller’ın (1839-1937) kurucusu olduğu “Standard Oil Company Şirketi” ile Avrupa kıtasında yine Yahudi kökenli Alman sanayici Mayer Armschel Rothschild’in (1810-1901), Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde bankalar kurduğu ve böylelikle büyük bir finans kurumu oluşturmak suretiyle diğer hanedanla birlikte oluşturulan geniş çaplı bir “konsorsiyum” sayesinde gerek “ekonomi-politik”, gerekse de “sosyo-kültürel” anlamda son iki yüz yıla damgalarını vurmuştur.

    Dünyanın en zengin bu iki hanedanlık, birlikte idare ettikleri “illuminatu-zihinsel kontrol sayesinde dünyanın iktisadi ve siyasi oluşumunu belirleme ve kontrol etme mekanizmalarını da hep ellerinde tutmuştur. Ve bu iki hanedanın maddi varlıkları bu gün 14-15 trilyon dolar çıvarındadır.

    Dana sonraları, Standart Oil Cmpany adlı petrol şirketinin “anti-kartel” yasası ile bölünmesiyle ortaya çıkan Exxon, Mobil, Chevron ile 1901′de ABD’de “Texas Spindletop” petrol alanının bulunmasıyla ortaya çıkan Gulf, Texaco Amerikan, Royal Dutch Shell ve British Petroleum'un oluşturduğu yedi şirkete dönüşmüştür.

    ***

    Bu tespitten sonra kalkıp, örneğin; Batı emperyalizminin lideri/liderleri, Clinton ya da Obama, veyahut Putin dersek yanılırız. Ancak, Baba ve Oğul Busch, ya da Donald Ramsfield, veyahut Dick Chaney, James Paker gibi isimleri sayarsak yanılmayız, hatta “…sözcüleri” diye tanımlarsak daha mantıklı olur.

    Bunlar dünyanın en büyük petrol şirketlerine ya sahip, ya da ortaktırlar ve “askeri-sınai kompleks yapı”nın üst aklı diyebileceğimiz “neo-con” cemaatinin beynini oluştururlar. Ve bunlar her kıtaya yayılmış, sızmış, kimi ülkeleri kontrol altına almayı başarmış, başaramadıklarıyla da işbirliğine girmiştir. Puslu ve “uslu” havayı severler. Din-mezhep ve kimlik hassasiyetlerini kaşıyarak, kaotik ortamları, iç savaş ve çatışmaları yaratırlar. Bunları da daim kılmak üzere, darbe türü yöntemlerle

    toplumsal ve sosyolojik yapının doğal gelişim seyri olan “iç dinamiklerin” gelişmesini engellerler. Demokratikleşme baş düşmanlarıdır ve görüldüğü yerde hemen başını ezmeye kalkarlar ya da kendilerinin kurduğu Nato, Birleşmiş Milletler gibi organizasyonların meşruiyetiyle o bölgeyi işgal ederler. Vesaire, vesaire…

    ***

    Peki, tam da burada, Obama, Putin ya da Erdoğan nerede durmaktadır, arkalarında hangi güç vardır?

    Yaratılan her şeyin bir simetriği olduğuna göre, bu karanlık yapının karşısında zorunlu olarak gelişen,

    Bilgi-işlem, siber alan, otomasyon, iletişim, telekomünikasyon, gıda ve toplumun günlük tüketim ihtiyaçlarını üreten, pazarlayan sektörleri bünyesinde barındıran “iktisadi entelektüel yapı” vardır ve bu üçlü, bu yapının sözcüleri olarak dünya sahnesinde yerlerini almıştır. Ve son yıllarda olup biten her şey, bu ittifakı bölmeye, ayırmaya yöneliktir. Özellikle de Ortadoğu’nun makûs talihini değiştirecek ve bölgeyi istikrara kavuşturacak Türkiye’nin stratejik hedefinin dümenini elinde bulunduran Erdoğan ilk hedeftir.

    21 inci yüzyıl bu iki yapının rekabeti, zaman zaman sert geçen mücadeleleri ve bu mücadelede ağırlıklı olarak ikincisinin, iktisadi entelektüel yapının kazanımlarıyla devem edecek, yüzyılın ikinci yarısından sonra zorunlu olarak işbirliğine girecek, ancak birbirini yok edemeyeceklerdir.

    ***

    Bu günlerde Kobani’de, bu “yedi kız kardeş” vardır ve bu yapının Orta Doğu’daki oyunun karşısına Türkiye’nin stratejik derinliğinin önemli bir parametresi olar “barış süreci” çıkmıştır.

    Işid bir sonuçtur ve “Proxy-war/vekâlet savaşçısı” şeklinde örgütlenen bir “provokasyon-terör” örgütüdür. 21 inci yüzyılın en büyük projelerinden biri olan barış sürecini bozmak amacıyla sahaya sürülmüştür. Son otuz yılda denenen “Türk-Kürt” çatışmalarından bir sonuç alınamayınca, şimdi, Kürtler “kurban” edilerek, Kürt’ü Kürt’e kırdırmak, deneniyor. Kobani sopası olarak da PKK, haliyle de HDP kullanılıyor. Washington’a hâkim “Neo-con” cephesi ise, Türkiye ile İran’ın, tarihin derinliklerinden gelen “ekonomi-politik” rekabetinden de istifadeyle İran’la dirsek temasına geçerek Başer Esat’ın, yani Baas rejiminin ayakta kalmasını sağlamaya çalışıyor. Öte yandan “Suudi Monarşizmi” ile Işid gibi terör örgütlerini finanse ediyor, Irak ve Suriye coğrafyasındaki “suni” nüfus kontrolünü de sağlamaya çalıştığı görülüyor.

    ***

    Soru şu; Irak ve Suriye’de suni nüfusu kontrol altına almak isteyen ve Işid’i Kürt halkının üzerine süren strateji ne olabilir, suni ağırlıklı bir ülke ve hükümetine sahip olan, aynı zamanda da Kürt Halkıyla “barış” yapan bir Türkiye varken?

    Bu sorunun cevabı uygulanmakta olan stratejiyi belirliyor; “Kaybeden bir Kürt hareketi, Türkiye’nin de kaybedeceği bir ortamı kolayca üretebilir”dir.

    Ancak ne var ki, yılsonunda dünyanın en büyük 16 ıncı ekonomisine evrilmekte olan ve dünyanın 3 üncü büyük ordusuna sahip olan bir Türkiye var. Ve üstelik bayatlamış bu tür “Bizans oyunları”na dünden hazır bir lider kadroya sahip.

    ***

    Sorun enerji sorunudur.

    Türkiye’nin Kuzey Irak petrol ve doğalgaz rezervlerini, Kazakistan-Türkmenistan ve Azerbaycan, yani Hazar Bölgesi doğalgaz ve petrol rezervleriyle birleştiren “Güney Gaz Koridoru” bünyesinde gerçekleştirdiği TAP ve TANAP projeleriyle dünyalaştırmaya/ticarileştirmeye kalkışması, Neo-con cephesini harekete geçirdi.

    Bunun yanında, İsrail’in Güney Kıbrıs Rum Kesimi’yle Akdeniz’de, ortak bir konsorsiyum kurarak petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına, Türkiye’nin, “uluslararası sular kullanılıyor” gerekçesiyle karşı çıkması ve bölgeye savaş gemilerini göndererek, kendisinin de bu bölgede aynı çalışmayı başlatması, İsrail’i de harekete geçirdi. Gazze abluka altına alındı, ardından da önceki gün Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye’nin bu manevrasını bahane göstererek, aslında “yukarıdan gelen emre” itaat etti ve müzakerelerden çekildiğini açıkladı.

    ***

    İsrail, özellikle 2011’den sonra izlendiğinde ne görülür?

    Önce özür diledi, ancak Türkiye’nin diğer iki koşulu yerine getirmedi ve bekledi.

    Peki, neyi bekledi?

    Gezi Olaylarını” bekledi, sonuç alınamadı. Ardından “17-25 Aralık Operasyonları” denendi, yine sonuç alınamadı. Sonraki iki seçim de Erdoğan’ın zaferiyle tamamlandı, beklentisi yine fiyaskoyla bitti.

    Şimdi ise “Işid” bekleniyor, ancak beklentisi yine hüsranla bitecek.

    Peki, sonunda ne yapacak?

    Dedik ya, “başaramadıklarıyla” zorunlu olarak işbirliği yaparlar.

    Tipik bir “Yahudi” zihniyetİ; Bükemedikleri bileği öpüp teslim olmazlar, ya da olmayan insani duygularına esir olup, alınganlık gösterip terk etmez, bu sefer işbirliğine giderler.

    ***

    Irak Kürdistan eski başbakanı ve dışişleri eski bakan yardımcısı Barham Salih, BBC’de, spikerin Kobani üzerinden Türkiye’ye yüklenen sorularına; “Bölgede ‘Türkiye-İran-Suudi Arabistan’ üçgeninde büyük sorun olduğunu biliyoruz. Türkiye, dile getirdiği endişelerde haklıdır” şeklindeki yanıtı sonrası sorular kesildi.

    Sorunu Türk Medyasında, ya da muhalefet sözcülerinde olduğu gibi “dar alanda paslaşmalar” şeklinde götürürsen, bu tutum, “yedi kız kardeş”in kuyusuna petrol taşımaktan öteye geçmez.

    Peki, bu kesim, Barham Salih’in gördüğünü göremiyor mu?

    Görüyor elbette, ancak “zihin” gördüğünü “göz” görür.

    Daha doğrusu, “zihin” ne görmek istiyorsa, “göz” onu görür.

    Allah, akıl-fikir ve zihin açıklığı versin. Âmin..!

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim