• BIST 102.915
  • Altın 146,120
  • Dolar 3,5155
  • Euro 4,1901

    “Kırmızı Burun Nevrozu”

    06.06.2013 15:38
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

                “İçki” düzenlemelerine dair tepkiler, Ankara Metrosunda örgütlenen “öpüşme” eylemi, üçüncü boğaz köprüsüne verilen “ad”a itirazlar, son olarak da Taksim Alanı’nda yapılacak düzenlemelere “çevreyi koruma” adına karşı çıkan ve giderek genişleyen kitlesel eylemler.

               Yani;  “Kültür alanını devlet kurumlarını kullanarak yönetme” gerekçesiyle yeni bir “kültür savaşları” dönemine girildiğinin işaretleri  mi veriliyor, acaba?

               Otuz yılı aşkın bir süredir devam eden bir tanesinden henüz kurtulma aşamasındayken.

               Bu itibarla biz de önce, pratik yaşamla ilgili daha “ampirik-görgül olan şu içki meselesine bir yorum getirmek  istedik.

                                                                                   ***

               Kanun değişikliğinin içinde yer alan, “alkollü içkilerin her ne surette olursa olsun reklam ve tüketicilere yönelik tanıtımı yapılamaz” ibaresi, eğer ki,  optik bir kaydırmayla;

               “İçki ya da alkol kavramının kamusal alanda gözlerden silinmesi” anlamı yüklenip servis yapılıyorsa ve akabinde kendilerini  “azınlık” olarak görenlerin  “özgürlüklerine sahip çıkma” adına ve mevcut düzenlemeleri icra eden siyasal erk hakkında bilinçaltında zaten var olan “kökten dinci” hipnozuyla formatlanmış bu kesimi, kendilerine engel gördükleri ve bu özgürlüklerini ellerinden alacak olan mevcut “otoriter güç”e karşı harekete geçirme şeklinde şekillendiriliyorsa, bu durumun klasikleşmiş,  eski tip ve ancak bizde modası geçmemiş  provokasyonlara zemin hazırlayacağını anlamak pek zor olmasa gerek,  eğer gerçekçi gözlüklerle mercek altına alındığında.  

                                                                                  ***

              Pek tabiidir ki, sorunun iktisadi yönünün yanında bir de sosyolojik boyutu olan karmaşık bir “matriks” bağlamında ele alınmasıyla sonuca gidebilme mümkün olabilir ancak.

              Sosyolojik yönü oldukça karmaşık gibi görülmesine rağmen, sorunun, sade bir dile indirgenip aktarıldığı vakit, alkollü içki dendiği zaman sadece, belli bir maddi unsur taşıyan bir sıvıdan bahsedilmiyor olması yönünü anlaşır hale getirme imkânı şüphesiz vardır.

                                                                                  ***

              Ülkemizde içkiye öylesine aşırı bir simgesel anlamla yükleme yapılmıştır ki, onu artık bu yüklemden ayırarak tahlil etmek pek mümkün olamamaktadır.

              Mevcut ve hâlihazırdaki  “Kemalist” simgesel düzlemde içki, ana sistem parametreleri olan “ilericilik, modernlik, çağdaşlık, özgürlük, batılılaşma, ileri muasır bir medeniyet, seküler bir laik ideoloji”  gibi imgelem ya da göstergelerin gönderme yaptığı  ve bu göstergelerin anlamlarını sabitleyen bir “nirengi noktası”  haline gelmiştir.

                                                                                   ***

              Öte yandan içkinin arkasındaki bu göstergeler  zincirini  “olumsuz kılmak”  ya da  “sürgüne göndermek”  isteyen bir ideolojiye sahip  iktidarın;

              “İçkiye dair kısmen de olsa yapacağı yasaklayıcı düzenlemelerin, İçkinin yalnızca maddi/menfi düşünce ve niyetlerinin fiile dönüşmesine engel olacak bir siyasal akım üretmekle kalmaz, aynı zamanda da yukarıda gönderme yaptığımız  ve nirengi noktasını oluşturan sistem parametreleri  ya da göstergelerin ideolojisinde, yani  “sürgüne gönderilenler” nezdinde de  bir “keyif hırsızı” olduğunu kendi eliyle tescil etmiş olur.

              Ya da diyelim ki, şu anda karşı taraf tepkisini oluşturan  göstergeler bütünü olan “Kemalist” nirengi noktasını,  “İslam” gibi bir ana nirengi noktası ile şekillendirilmeye ya da yeniden inşa edilmeye çalışılıyorsa, aynı zamanda bu durum “birinciye göre”;

              İlericiliği;  cahiliye dönemi  karanlıklarından çıkıp ilerlemeye,

              Aydınlığı;  Allah’ın Kitab-ı Kuran’ın nuruyla aydınlanmaya,

              Modernlik ve çağdaşlığı;  ileri-modern  teknoloji  ve bilimin kullanımı ve geliştirilmesine,     

              Özgürlüğü;  nefsin arzularından arınıp, “Hak” ile bütünleşme özgürlüğüne,

              Seküler laiklik ve batılılaşmayı;  Gayr-i Müslim ile diğer etnik unsurlara hayat hakkı tanımaya,

              Atatürk’ü ise, tekke ve zaviyelerde fetva veren  “Ayetullah”  türü bir lidere ya da mücahit bir gaziye  dönüştürür  ve  akabinde  “bu dönüşüm”  karşı tarafı, yani muhalif/Kemalist düzlemi,  zaten pusuda bekleyen tepkisel düzleme kaydırmış olur.

              Oysaki  “ikinciye göre” sosyolojik analizlerin ağırlıklı olarak kabul gördüğü realite; “Kemalist”  imgelem düzlemdeki mevcut sistem parametrelerini ya da göstergeleri birleştiren  “İslam”  değil,  “içki”dir.

              Ya da değişik cepheden başka bir tanımlamaya göre içki denilen “şey”, soyut da olsa kavramsal olarak mevcut göstergeleri  sabitleyen bin ana nirengi noktası haline gelmiş olmasıdır.

                                                                                    ***

              “Efendim, o dönemde dahi Atatürk içki içer ve dans ederdi”   

              O zaman bizler de, bilime ve akla aykırı hurafelerle dolu İslam’ın karanlığından kurtularak ve onun reddettiği içkiyi gönül huzuruyla içmesi gereken varlıklar olmalıyız.

              İşte tam da burada içki tüketimine ve pazarlanmasına getireceğin sınırlama ya da düzenlemeler, ebetteki  bu “ego-ideal”  zihinsel yapı nezdinde  “hayat tarzına müdahale” olarak algılanacaktır.

                                                                                    ***

              Burada,  “Atatürk içki içmesi ya da içmemesi gereken bir lider olmalıydı” ya da “Abdullah Gül veya  Recep Tayyip Erdoğan içmediği için iyi bir liderdir” sonucuna varmak gibi bir niyet ve temenniden bahsetmiyoruz  kesinlikle.

              Zaten Atatürk de “Herkesin Tanrısı kendi kafası kadar büyüktür” sözüyle “kendince”  işin içinden çıkmıştı bir bakıma.

              (Atatürk’e  ait olmayan sözlerin, kendisi tarafından söylenmiş gibi fotoğrafının altına, üstüne, yanına  “yapıştırılıp” servis edildiği, ama örneğin; kendisine ait olan bu sözün ise, “Kemalist” camiada  şimdiye dek telafüz edildiğine rastlanılmamış olması oldukça ilginçtir.)

                                                                                  ***

              Sorun, “Kemalist” düzlemde oluşturulan  “paranormal” göstergelerin, “keyif hırsızı” olduklarından emin oldukları Müslümanlara her içki tartışmasında gösterilen  “ırkçı-nevrotik”  tepkiler yanında,  içkiyi kaybettiklerinde bütün o  “simgesel düzlemi” de kaybedeceklerini düşünmeleri  ve artık onları içki dışında hiçbir “şey” in teselli edemeyeceği  mantığında yatmaktadır.

                                                                                   ***

              Hâlbuki tabii hammaddelerden yapılan “uyuşturucu” konusunda bu ikilem yaşanmamakta ve bu maddenin kullanımı, üretimi ve pazarlanmasını engelleyen mekanizmaları devreye koyulduğunda gerek iktidar gerekse de muhalefet arasında hiç bir sorun yaşanmamaktadır.

              Oysaki içki ile uyuşturucu arasında en azından fiil-i icrasında bir fark olmamasına rağmen kimse uyuşturucuya uygulanan yasakları,  yasakçılık ya da hayat tarzına müdahale  olarak yorumlamıyor.

              Bu mantığa göre “kararında” tüketildiklerinde gerek alkollü içki, gerekse de uyuşturucudan ciddi anlamda “zarar” görmezsiniz. Yani menfi yönü dikkate alındığında kararında içki içmek mümkünken, kararında uyuşturucu kullanmak neden mümkün olmasın?

              Bu soruları yanıtsız bırakan iktidar ve muhalefet, içki konusunda neden kıyamet kopuyor?

              İşte tam da burada şu düzenlemeler ve yasaklara dair bir açıklama getirme zorunluluğu doğuyor.

                                                                                  ***

              “Gorbaçov  ya da Putin, acaba birer “kökten dinci”  ya da “köylü/kasaba kökenli” miydi?

          

              “Intepentend Haber Kaynakları”na göre Rusya örneği çok ilginç;

              Sayıları 5 ila 6 milyon olarak belirlenen Rus Erkekleri,  sigara alışkanlığı ve eroin bağımlılığı oranında dünyada birinci sırada. Bunun sonucunda da her yıl en az 30 bin kişinin eroin kullanımından öldüğü tespit edilmiştir.

              Rusya’daki doktorların %64 ü sigara içiyor.

              Bu durumları etkileyen ve tetikleyen faktör olarak düşünüldüğünde, “cinayet” oranında  Rusya, yüz binde 20 ila 22 arasında.

              Bu oran Almanya’da 1, Fransa’da 1,6, Türkiye’de 3,8 dir.

              Türkiye’de bu oran Avrupa ve İslam ülkeleri  ortalamasına göre yüksek olsa da, Rusya Türkiye’nin bile 6 katı, Mısır’ın ise 50 katıdır.

              Ayrıca Rusya’da 700 binin üzerinde öksüz-yetim çocuk var bu gün.

              Çökmüş parçalanmış aile hayatı, babasız-annesiz ortada bırakılan ve sigara başta olmak üzere alkol ve uyuşturucu bağımlılığına aday çocuklar.

              Kadınlar erkeklerden ortalama 13 yıl daha fazla yaşıyor. Bu oran örneğin; 1994 yılında daha da kötüydü. Erkek 57, kadın 71 yıl yaşıyordu. Doğal olarak da oluşan bu dengesizliğin bilançosu, Rusya’da 77 milyon kadına karşılık sadece 67 milyon erkek var.

              “Sovyetler Birliği” döneminden sonra Rusya’da 2 milyon okuma yazma öğrenmeden büyümüş çocuk var! Böyle bir gerileme şimdiye dek görülmeyen bir “ilk”tir.

              Rusya’nın 1994’de 149 milyon olan nüfusu, 2011 de 138 milyona düşmüş. Bu düşüşü “bir yüz yıla”  oranlanırsa, nüfusun 2/3 sini kaybetmiş olursunuz.

     

              Ve Rusya’da;  “Alkol ve uyuşturucu tahribatı savaşla eşit durumda

     

              Gorbaçov’la başlayıp,  sonrası Putin dönemlerinde de uygulanan “alkol ve uyuşturucu karşıtı kampanyalar”  sonucu 930 bin kişinin hayatı kurtarılmış, sınırlı da olsa.

                                                                       ***

              Fransa’da La Monde alkol tehlikesini manşet yaptı. Lozan’da saat 20.00’den sonra içki satışı yasak.  Stasbourg’da 21.00’den sonra sokakta alkol tüketimi yasak. Çoğu sosyalist belediyelerce yönetilen kentlerde alkol satışı yasağı saat 15.00’ başlıyor.

                                                                       ***

              Dünyanın “sosyal demokrat cenneti” tabiriyle adlandırılan “İskandinav Ülkeleri”nde, hafta içi 19.00 ve  cumartesi günleri 15.00’den sonra,  Pazar günleri ise 24 saat alkol satışı ve tüketimi yasak.

                                                                       ***

              Ve nihai olarak “Dünya Sağlık Örgütü(WHO)” nün, Türkiye dâhil 30 ülkede yapılan araştırmaya göre cinayet, tecavüz, boşanma, eşler arası şiddet, tutukluluk, intihar ve intihara teşebbüs, hırsızlık ve yankesicilik, trafik kazaları, akıl hastalıkları, mala yönelik suçlar, işe gitmeme ya da geç kalma gibi “olaylarda”, alkol ve uyuşturucu madde kullanımının etki yüzdeleri ortalama %73 gibi büyük bir orana sahiptir.

                                                                       ***

              Dolayısıyla konu ile ilgili düzenlemelerin, “çağdışı-gerici muhafazakâr” zihniyetin tezahürü şeklinde yorumlayıp, en kötüsü bir “kültür savaşları” sürecine girmeye veyahut geçit vermeye yönelik “paranormal” tepkilerle kitleleri meydanlara itmenin “demokratik hak ve özgürlükleri korumak”la bir ilgisi olmasa gerek.

              “Muhafazakârlık”, değişim dinamiklerinin bütünsel reddinden ziyade, mevcut değişimlerin “denetimiyle” ilgilidir.

               Bu acıdan değerlendirildiğinde, her meşru, modern ya da “hukuk devleti”nin bir muhafazakâr ayağı vardır mutlaka.

               Kamu düzeninin tanzimi, temel hak ve özgürlükler bağlamında tercihler sistematiği üzerine oturtulur.  Tercihler fayda/maliyet analizleri içerirler ve en az maliyetle en çok fayda mekanizmalarını işletirler.  İktisadi hayatın temel yasalarının da vazgeçilmez unsurları sayılırlar.

              Aksine her türlü bağımlılıklar ise, ister istemez bir “otofaji”ye, birbirini yiyip bitirme anomalisine iter toplumu.

              Bu tür oluşumların önüne  geçmek, önlemek ve en azından asgariye indirecek önleyici hukuki yaptırımları devreye koymak,  şüphesiz devletin “asli”  görevidir.

                                                                               ***

              Alkole bağımlı bir öğretmenin, hayatını  küçük bir kentte ders vererek kazanmakta.

              Zamanla içki alışkanlığı duyulur ve öğrencilerinin büyük bir kısmını kaybeder.

              Dostlarından biri kendisini uyarır:

              “İçkiyi bırakırsanız derslerin büyük bir kısmını tekrar yine siz alabilirsiniz bu kentte, içkiyi bırakın lütfen.”  der.

               Adam yanıtlar:

              “Ne, ben içmek için ders veriyorum, ders almak için içmemem mi gerekecekmiş?”

                                                                                         ***

              Bu nüktede “içki benim tek amacımdır” demeye getiriyor  adam.

              Burada aslolan; “Alkole bağımlılığını gidermek amacıyla ders verme özgürlüğü mü korunmalı?”

              Yoksa; “Alkole bağımlı olmayan bir öğreticiden ders alma özgürlüğü mü koruma altına alınmalı?”

              Veyahut; “Birincisine hukuki yaptırımlarla kısıtlama ve düzenleme getirildiğinde ‘hayat tarzına müdahale’ mi sayılmalı?”

                                                                                         ***

        

         

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    sofistik gurbetci
    07 Haziran 2013 Cuma 14:13
    farkındalık
    İçki kısıtlamasına karşı çıkan birinin eline Atatürk posteri alıp sokağa çıkması anlamsız geliyor bana, tıpkı bir başbakana HZ. ünvanını vermek gibi, iki tarafında neyi ne için istediklerini pek bilmediklerini düşünüyorum, bence davranışların izlenimi ve açıklanması açısından güzel bir yazı olmuş teşekkürler sayın Yazar..
    193.110.85.45
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim