• BIST 108.489
  • Altın 151,185
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242

    Kent ve deprem

    04.11.2011 15:55
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

      Kent bir insan ürünüdür.

      Ama insanoğlu her zaman kentleşmedi ve bir insan kümesinin taşıdığı amaç bir kent kurmak değildir. Onun asıl amacı yaşamak, yapısını korumak ve sürdürmektir. İnsan toplulukları bu acıdan diğer bütün canlı varlıklardan ayrılmaz; canlı varlıklar ise, kendisinden daha az karmaşık bir ortamda, karmaşık yapısını, örgütlenmesini ayakta tutmaktan başka bir amaç taşımayan bir hücre kümesidir.

                                                     *   *   *

       Demek ki kent, bu amacı gerçekleştirmeye yarayan bir “araç”tan başka bir şey değildir; sözü gecen amacın kendisi olamaz.

       Bu temel araç ise, her şeyden önce “kar”dır.

       Öyleyse kent, orada yaşayan insanın toplumsal yapısını ayakta tutabilmesi için gerekli “çıkar”ı gerçekleştirmesine yardım eden ikinci elden bir araç olacaktır.

       Örneğin; bir makine olan bir otomobilin taşıdığı amaç, karmaşık bir yapı olan varlığını korumak değil, “gitmektir” Oysa canlı bir yapının amacı, yer aldığı örgütlenme düzeyi ne olursa olsun, her zaman yapısını ayakta tutmaktır.

       O halde belli bir “etki” yaratan toplumsal kümenin “etkileyen”i olan kentin yapısına bağlı olarak, insan yapısı da buna bağlı ya sağlamlaşacak, ya da zayıflayacaktır.

      Çünkü insan toplumunun yapısallaşmasının “etken”lerinden biri  “kentin yapısı” olacaktır.

      *   *   *

      Ayrıca, bir kent hiçbir zaman tek başına değildir. Bir bölgenin parçasıdır, idari ve iktisadi olarak başka kentlere, yörelere bağlıdır; dolayısıyla daha büyük ulusal ve yöresel bütünlerin bir parçasıdır.

      Geçiş ve göç yolları, üretim ve alışveriş olanakları, dün olduğu gibi bu gün de bir kentin kurulmasında temel “etkenler”dir.

      Öte yandan oluşum dinamiklerinin bir yansıması olarak kent, insanı, cevre bilimiyle; toprağın alt ve üstünün, yereysel-iklimsel(jeoklimatik) çevrenin işleviyle doğal olarak karşı karşıya getirmiş oluyor.

       Bu acıdan kentleşmenin incelenmesi bize çağdaş döneme denk düşer ve bu dönem, bize,  tarih boyunca kentin taşıdığı önem konusunda son derece önemli ve değerli bilgiler vermiştir.

                                                        *   *   *

       Hem zorluklara hem de faklılıklara tanık olmanın değeri; bireyin dünyaya açılarak yavaş yavaş uyumunu bulması ve dengesini nasıl koruyacağını öğrenmesine bağlı. Yani; “faziletli” ya da “dengeli” olmak,

        Bu gün ise biz, günümüz dünyasında dengesini koruyabilen böyle bir kişiye “odaklanmış birey” diyebilmekteyiz. Bu durumda kent, odaklanmış bir yaşama nasıl varılacağını öğreten bir okul olmak zorundadır.

                                                    *   *   *

       Oysa günümüz Türkiye’sinde kent, toprağın bakımı ve zenginleştirilmesiyle hayvancılık daha çok besin için daha az insan emeği harcanmasına izin verir vermez, köylerin boşalmasını körüklemiştir.  Bu gelişim sonucu oluşan kent merkezlerinin gittikçe artan yoğunluğu, emeğin alabildiğine uzmanlaşması, el zanaatlarının ortadan kalkması, insanlar arasında işin gerektirdiği astlık-üstlük sıralamasının dışında bir ilişkinin bulunmayışı,  insanların adlarını sanlarını yitirmesi, aile bağıntılarının yok olması, her düzeydeki yarış bir yandan endüstri ve sanayi uygarlığının başlıca niteliği olan sanat, bilim ya da uğraş dalında kullanılan yöntemlerde adeta bir patlamayı körüklemiştir.  Öte yandan da egemenlik kurmak üzere kar ardından koşmayla, kaskatı teknik uygulamalara dönük basamaklanmayla, son sınırına vardırılmış bireycilikle simgelenen bu düzenden sorumlu toplumsal yapının donup kalışını gülünç düzeye çıkarmıştır.

                                                              *   *   *

        Olabildiği ölçüde kent, varlıklı kentsoylu sınıfın, kenar mahalleler, gecekondular ise yoksul emekçi kesime kalmıştır. Kentsoylu ve varlıklı sınıf orada gözetleyebileceği, sevip okşayabileceği, hayran kalacağı, alıp vereceği ticari mallarıyla yan yanadır.  Bütün bu saydıklarımızı yapabilmesi için elini uzatması yeter ve burada herkes hemen hemen aynı eğitimi almıştır. Yoksulluğun görüntüsü hiçbir zaman hoş değildir ve çağdaş kentte yoksulluğu görebilmek için kentin epey dışına çıkmak gerekir.

       Bilgilere, bahsettiğimiz bu egemen sınıfça yön verilmesi, halk yığınlarının dikkatinin bu sınıfça ikincil sorunlara çekilmesi, bir kez daha yığınların hiç bilmedikleri temel sorunlarla ilgilenmeleri engellenmiştir.

       Baş uygulayımcının, kent mimarının en küçük bir karar verme gücü yoktur. Tasarımları, gerek mekân içindeki yeriyle, gerek yapıma harcanacak para acısından, “parayı verenler”in isteklerine boyun eğmek zorunda kalmışlardır.

       Bayındırlık ya da benzer ilgili kurumlarda çalışan mühendisler de parasal ve siyasal güçlerin buyruğunda olmuşlardır hep. Ayrıca siyasal erk de parasal gücün dile gelmesinden başka bir şey olmamıştır.

                                                            *   *   *

       Daha sonra bütün ikinci dereceden uzmanlar gelir: girişimciler, işletimciler, tüccarlar ve ticari işletmeler; bütün bunlar için kent bir kar aracından başka bir şey değildir ve onlardan bütünsel çözüme dönük düşünler üretmeleri, taşımaları istenmez. Ve bu insanlar kent için yarışlı bir kavgaya girişirler. Mimar kendi elinden çıkacak biçimin, girişiminin ve ilişkilerin taşıdığı “insancılık”ın ardına sığınıp, bütün bu ticari dolapları örtbas eder. Bu konuda H.Tonka, “Sınıf Kavgasını Kentlileştirmek” adlı yapıtında “sağlam bir yapı kurmak için aydınlara hiç gerek yoktur, bize gereken kapital ve istek. Dolayısıyla verimlilik çerçevesinde özgür bırakılacak olan mimardır. Zaten tehlikeli biri de değildir mimar…” der.

        Bu anlamda kentleşmeye eleştirel bir yaklaşımla bakan ve asıl adı Charles Edouard Jeanneret olan Fransız mimar ve kent tasarımcısı  Le Corbusier(1887-1965) “Kentleşmek, para harcamak değil, para kazanmaktır” diyor, haklı olarak.

        Le Corbusier’e göre bu kentleşme anlayışı, insanları “makine”, konutları ise “oturma makineleri” olarak tanımlar.

        Türk mimarları ve mimarisi ile ilgili ne düşündüğü sorulduğunda; “mekânı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada, biri Mimar Sinan biri de ben işte” demiş Le Corbusier.

        Cumhuriyetin ilk yıllarında “İstanbul Kent Planı Yarışmaları”nda ilk teklifi veren mimardır Le Corbusier. Atatürk’e “Aman İstanbul’a dokunmayın, benim hayalimdeki “bahçe-şehir”in ilhamını ben ondan aldım” mahiyetinde bir mektup yazınca adeta kovulur. Ama yüzyılın sonunda İstanbul, bir mezbeleye döner. Allah korusun, olası bir İstanbul depreminde 900 binin üzerinde binanın yıkılacağı hesap ediliyor.

                                                                    *   *   *

       Eski adı “Trapezunta” olan ve Venedikli, Cenevizli, İspanyol ve Portekiz kolonilerinin gelip alışveriş yaptığı, ipek yolu üzerinde bir dünya liman kenti olan şehrimiz de maalesef bu kaotik kentleşmeden nasibini almış, adeta büyük bir ortaçağ köyüne dönüşmüştür.

       Yalnızca acı bir örnek; bir zamanlar, bu günkü meydan parkının sol üst köşesindeki yerde inşa edilen bir kent mimarisi özelliği ve bir dünya kültür mirası niteliğini de taşıyan, daha sonraları Ata Sineması olarak kullanılan “Opera Binası” yıkılarak yerine “umumi WC” yapılmıştır, cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde.

       Belediye Başkanımız Sn.Gümrükçüoğlu, “Eğer yeterli kaynağı bulabilseydim, şehrin üçte birini yıkardım” demiş, çok haklı olarak.  Bizce iyimser bir oran, belki de daha fazlasını.

                                                                      *   *   *

       Ama kent kurma ya da kentsel dönüşüm projeleri, sadece bina yıkıp yerine yine bina ya da gökdelen yapma değildir, elbette. Bu acıdan batı yükseklik tarzı ya da imajı çok doğru değildir. Ortaçağ kentinin “dinsel” yüksekliği kutsaldı, hem fiziksel hem de manevi bir yönelimdi. Dikey boyutun kutsallığı, kolayca ulaşılabilir hale getirilerek kirletilmiştir. “Gökdelen-yükseklik”, “nötr” demektir. Ne pozitiftir ne negatif, yani, "yüksüz-etkisiz” Kişiyi, “suya sabuna dokunmayan sorumsuz bir birey”e dönüştürür. Bu anlamda nötr mekanların tasarlanması başkalarına hükmetme ve boyun eğdirme eyleminden başka bir anlam taşımamaktadır. Ayrıca büyük apartman ve gökdelen tarzı yapıların “komşuluk duygularını, yardımsever dostluk ilişkilerini ve uygarlık onurunun ve görevinin temelleri olan mütevazı ortak ilgi ve değerlerini” yok ettiği gerçeği ortaya konulmuştur.

        Bir ortaçağ inşaatçısını, mimar ya da tasarımcısını, bir zaman makinesiyle modern(!) bir gökdelene getirilse, eminim ki onu tümüyle ve rahatsız edici bir şekilde dinsizlik olarak görür.

        Bu itibarla, yeniden kent kurma ve kentsel dönüşüm projelerinde, insani boyutların dikkate alınmasıyla “bahçe-şehir” planlamalarına gidilmesini arzuluyor ve diliyoruz.

                                                        *   *   *

       Öte yandan, insanın “hipotalamus”undan kaynaklanan egemen olma güdülerinin harekete geçmeleri sonucu ve bu hareketlenmenin, “güç ve para” egemenliği için dizayn edilen kentteki izdüşümleri, bireyi, hayatın kontrolünü ele geçirmeye çalışmak yerine, hayattan tümüyle kaçmak gibi bir paradoksa kaydırmıştır. Bu modern toplumdaki ikiliğin ilk belirtilerinden biriydi.

        “Kendine egemen olma uğruna, başkalarından kaçış”

        “Güç ve para” itkisinin oluşturduğu bu “kaçış” sonucu kentte oluşan kenar mahalleler ya da gecekondular.

         Ve bu mekânlarda kentin, “zayıflatıcı etkisi”nden “etkilenen” kırsal kökenli geniş halk kitleleri. Yerkürenin doğal bir sarsıntısı sonucu yerle bir olan ve genellikle bu “zayıf yapı”larda yaşamlarını sürdüren ve yok olan yoksullar.

        Hey gidi mutlu yoksullar!

        Bir zenginin cennete girmesinin, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zor olacağı konusunda uyarılan ve kandırılan yoksullar.

        Çağdaş insancıklarımızın onca övdükleri uydurma “ muasır medeniyet uygarlığı”,  kentsoylu sınıflarına,  öbür dünyada ödüller vaat ederek, halkı bu dünyada uyutma yöntemlerini kullandırmayla, yeryüzü mallarına hiç utanıp sıkılmaksızın el koyma olanağı vermiştir.

      Aslında muasır-medeniyetle ilgisi olmayan bu uygarlık, ticari alışverişini “din”in kutsal mısraları arasına bile sokuşturmuştur.  Genellikle de bu mısraları okuyup mutlu olan yoksul insanlar kalıyor çürük ve yıkık binaların altında.

                                                    *   *   *

       Bu gün, insan ilişkilerinin ayrışmaya başladığı bir dünyada yaşıyoruz.

       Akıl bedenin, düşünce maddenin, birey topluluğun, kent kuşakları kentlerin, kentler kırsal kesimin, insanlık ise “vahşi ve yola getirilmesi güç” olarak görülen doğanın karşısında yer alıyor.

       Politika, kentsel ve katılımcı özünden koparılıp, “devlet”e indirgenmiş, yurttaşlar vergi mükellefi birer “seçmen”e dönüştürülerek etkisizleştirilmiştir. Toplumsal sorunlarda söz sahibi olan bir zamanların aktif yurttaşı, giderek eylemsizleşmiş, düşünsel becerileri azalmış, umursamazlığı artmış; bütün etkinliğini alışveriş, moda, dış görünüş ve kariyer gibi alanlarda göstermeye başlamıştır.

       Böylesi yoksun bir noktaya evrilmemizde en büyük pay sahibi olan ulus-devlet ise artık totaliter bir karaktere bürünmüş durumda.

                                                              *   *   *

       Demokrasi kavramının doğuşu ve gelişimine sahne olan kentler, ulus-devletin yarattığı “kentleşme” denen süreçte homojen, mekanik ve kar hırsının her şeyin önüne geçtiği bir pazar haline gelmiştir. Halk kültürü sentetikleşmiş, insan ilişkilerinde evlilik bir “yatırım”a, hayat bir “bilanço”ya, idealler “satın alınabilir “şeyler”e, yerleşimler ise “işletme”ye dönüşmüştür.

                                                            *   *   *

        Velhasıl, doğal hayatı ve insan topluluklarını yok ederek ulus-devleti güçlendiren kentleşme anlayışlarına karşı bir devrim olmadan hiçbir şey yapılamaz. Bu devrimin de önce kendi içimizde, zihinlerimizde gerçekleştirilmesi gerekir. Yoksa sistemin, bir asker birliği uygun adım üzerinden geçerken pat diye çöken bir köprü gibi “göçmesi”ni mi bekleyeceğiz?  Ya da kapitalizmin kendi çelişkilerinin altında ezilmesini mi? O zaman “tasarımcı beyinler”e hiç de iyi gözle bakmayan başka bir egemen –siyasal erkle burun buruna gelmeyecek miyiz?

        Elimizde insan evrimine yeni bir yol açabilmek üzere, “bilimsel olgular”ın inandırma gücünden başka bir şey yoktur.

        Bu “bilimsel olgular”ın ışığında, en azından yeniden oluşturulacak kent planlamaları için, bir bölgenin iktisadi, toplumsal ve fiziksel yönden geleceğinin kurgulanmasına bağlı olarak o bölgede yer alan “yerleşim”lerin biçimlendirilmesine yönelik kestirim, öngörü ve tasarımları ile çalışmaların bütününü içeren yeni bir toplumsal davranış kültürü oluşturmalıyız.

       Bu çalışmalardaki yanlışlıklar ve eksiklikler olası depremleri afete dönüştürüyor zaten.

                                                            *   *   *

      Son olarak ülkemizde geç de olsa “Cevre ve Şehircilik Bakanlığı” adı altında yeni bir bakanlık kurulmuştur.  Başına da yerinde bir seçimle üstelik de hemşerimiz olan “usta bir şahsiyet” Erdoğan Bayraktar getirildi.

      Böyle bir bakanlığın kurulması büyük bir devrimdir bizce,  ama tek koşulla.

      Kurulacak kentlerin ve kentsel dönüşümlerin inşası, ulus-devletin insanlık tarihindeki tahripkar mantığıyla değil,  toplumsal hayatta ve insan ilişkilerinde dayanışmayı içeren, insan ile doğa arasında hiyerarşik olmayan, kentin yeni bir tür etik birlik, bireyin insani bir ölçek içinde güçlendirildiği, katılımcı ve ekolojik bir sistem içinde yeniden kurgulanması kaydıyla.

      İyi bayramlar.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim