• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196

    “Kara Haydar”

    01.08.2011 08:31
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Tuhaf bir his ve büyüye kapılır insan geçmişi hatırlayınca.

      Ve insanın belleği devreye girer ve zamanı,  geriye sarılmaya başlayan bir film şeridi gibi yeniden başlatırcasına yaşatır insana o anıları.

       Bir zamanlar bir okul vardı.

       Ortaokula başladığım ve mezun olduğum “Karma ortaokulu”

       Kız-erkek öğrencilerine aynı anda eğitim-öğretim verildiği özelliğinden olacak ki, “ortaokulu”nun başına “karma” sözcüğü getirilmişti.

       Anlayacağınız şimdiki “Cudibey İlköğretim Okulu”

       O yıllarda Trabzonspor 2.ligdeydi.

        Ve yine o yıllarda Trabzonspor’un 2 numaralı formasını giyen ve aynı zamanda “yurttaşlık bilgisi” dersimize giren bir hocamız vardı. “Haydar Bey”

       Trabzonlu değildi. Sanırım doğu kökenliydi. Esmer tenli bir yüz profiline sahip olduğu için olsa gerek “Kara Haydar” lakabıyla tanınırdı.

       Futbol yaşamını her zaman ikinci planda götüren ve öğretmenlik mesleğiyle bütünleşen bir yaşam tarzını benimsemiş olduğunu, biz öğrencileriyle ders aralarında ara sıra yaptığı küçük sohbetlerinden anlamaya çalışırdık. Üstelik eğitim-öğretimci kadroların özlük hakları hiç de iç açıcı olmadığı halde.

       Bize de her zaman, daha albenili ve yüksek düzeyde bir yaşam tarzına sahipmiş gibi gördüğümüz futbolcu ve futbol camiasına gıpta edercesine kendisine sorardık;

       “Hocam… Hocam, bize bu haftaki maçtan bahseder misiniz?”

        Ya da;

        “Hocam, ne olur… Haftaya maça bizi de götür” gibi sorularımız ve isteklerimiz olurdu kendisinden.

         Ama o her zamanki haliyle sınıf içinde, sıra aralarında başı eğik yürürken söylediği ve bizim de o zamanlar pek anlayamadığımız o sözleri hala kulaklarımda;

        “Çocuklar… Çocuklar, bırakın artık hayal dünyasında gezinmeyi de derslerinizle ilgilenin.”

         Veya

         “Tahmin ya da hayal ettiğiniz gibi değil futbol ve futbolcu olmak.”

        Mezun olduktan sonra bir daha kendisine rastlamadım.

        Umarım sağ ve sağlıklıdır.

        Ve eski Trabzonspor;

        Maçlara hazırlık çalışmalarını eski kulüp binasının önündeki küçük beton sahada yapan, çoğu kere çamur deryasına dönmüş topraklı sahalarda mücadele veren, bu zor koşullar altında birinci lige çıkan ve bizlere üst üste şampiyonluklar kazandıran Trabzonspor.

        Yöneticilerinden futbolcularına, belki de çoğu zaman çepte ya da banka hesaplarında gelecek ayın kirasını ödeyecek kadar parası olmayan, genellikle varlıksız ailelere mensup, bırakın lüks otomobilleri belki de hiç arabası olmayan, iyi top oynamaktan gayri hiçbir şeyi olmayan ve hayatta kalmaya çapalayan insanlardı onlar.

     

        Ya şimdikiler.

        Bu kadar imkânlara, varlığa ve donanıma sahip bir organizasyon, neden kaç yıldır şampiyon olamıyor ve her seferinde çizgiden dönüyor ya da tenis topu gibi hep ağa takılıp kendi sahamıza düşüyor.

          Buna şans ya da kader denilmez elbette.

          Vardır bir “hikmet”i ya da bir  “bit yeniği”

          Evet değerli okurlar, bu haftaki yazımızın konusunu tahmin etmişsiniz mutlaka.

         Belki de “Haydar Hoca”nın, vaktiyle söylemeye çalıştığı futbol dünyasının karanlık ve kirli yüzünün, son günlerde gündemi hala koruduğu, “şike operasyonları”nın 1,2 ve 3.dalgaları ile yaşıyoruz.

         Futboldan pek anlamam. Spor ile ilgili haber ve yorumları, “Trabzon Medya” internet sitesindeki değerli spor yazarlarımızdan takip etmeye çalışırım. İlgi ve bilgi alanımın dışında  teknik bir konu. Örneğin; futbol topunun çapı-boyutu ve ağırlığı hakkında bir bilgim yok. Fakat içinde bu kadar “kirli ve puslu” havanın bulunabileceği gerçeği, yaşanan son olaylarla pek de sürpriz olmadığı görüşündeyim.  

        Öncelikle belirtmeliyiz ki, kişi, spor alanının herhangi bir dalında mevcut zihinsel ve fizyolojik yetenek ve becerilerini somuta dönüştürerek ve bu özelliklerini bir meslek haline getirip para kazanması pek tabiidir ki çok normal.

        Ancak, önceki yazılarımızda da sıkça önemle ve ısrarla üzerinde durduğumuz ülkemiz kurumsal yapıların, iç sömürüye dayalı “bürokratik” bir vesayet sistemi ile dizayn edildikleri düşünülürse, büyük bir “rant sarmalı”nın içinde dönen bu sektörün oynanan kirli oyunlardan etkilenmemesi düşünülemez elbette.

         Bir örnek; “Türkiye Futbol Federasyonu”

         Bu yapısıyla TFF’ nin UEFA zorlamasıyla futbolumuza “adalet” getireceği ve bir “kurtuluş reçetesi” yazması beklenebilir mi?

        Hep beraber gördük. Hayır.

        Öyle anlaşılıyor ki, futbol dünyamızda yaşanan “şike” krizi ile bazı “kara kutular” açılmakta, bir şike soruşturmasından ziyade, “bir suç örgütünün uzantıları operasyonu” niteliği taşıyor olması gözlerden kaçmıyor.

        Tıpkı diğer kurumlarda yaşanan kriz ve operasyonlarda olduğu gibi.

         Örneğin;

         Asker-sivil ilişkilerinde, medyada, eski tip sermayeyi temsil eden iş dünyasında, yargı ve siyaset alanında “temizlik operasyonları” hala devam ediyor.

         Birbirinden bağımsız gibi görünen bu tür oluşumlara, bir bütünün parçaları/öğeleri perspektifinden bir arada bakmak pek alışageldiğimiz bir yöntem değil.

         Bunun sonucunda da toplumda, bazı zorlamaların ve tepkilerin oluştuğunu gözlemlemekteyiz.

         Şimdi Türkiye, epeyce bir süredir kendi bünyesini örten bu “iç sömürü oligarşi”sinin oyununu bozmaya çalışmakta, ortaçağ kabuğunun çatlaması-örtünün yırtılması halini yaşamaktadır.

         Bütün bu gelişmelerin sevindirici yanı, olmazsa olmazların başında yer alan “siyasi irade”nin var olduğunu hep birlikte görmekteyiz.

         Şimdilik sorunun “kurumsal” nitelik taşıması.

         Kurumların bu yapısal değişikliği de zaman alacağa benzer. Zaten bu ve buna benzer soruşturma ve yargılamaların sürüncemede kalmalarından sıkça ve haklı olarak yakınmaktayız.

        Ancak, belirtmeye çalıştığımız kurumsal yapıların idari-yönetsel ve zihinsel özellikleri itibarıyla henüz bu tür oluşumlara ve gelişmelere hazır olmadıkları gerçeği, sonuca gitmeyi epey zorlaştırmaktadır.

        Bunun nereye varacağını, toplumun kendini kurma ve yenileme dinamiklerinin gücü ve etkisi belirleyecek şüphesiz.

       Bu süreçlerin zor geçeceği aşikâr.

       Ancak, erken anlaşılır ve uyum sağlanırsa getirisinden tüm ülke fayda görür.

     

         Evet değerli okurlar.

         Şimdi ise, olmazsa olmazların belki de en önemlisine değinelim.

         Toplumun diğer mağdur olan kısmı, yani bizler, yani TARAFTAR.

         Herkes hangi kesimden olursa olsun üstüne düşen görevi yerine getirmeli, her şeyden önce uyanık olmalı.

         Ama öncelikle de kulüp yapılarının varsa “kirli hava ve atık”lardan tümüyle arındırılması için taraftarın büyük destek ve itici gücüne ihtiyaç vardır.

        Beş-altı saat, beklide on saat sonraki maçı izlemek için kuyruğa giren, çoğunun maddi sıkıntılar içinde yaşam mücadelesi verirken, sahasında ya da dış sahalarda hatta yurtdışı demeden yollara düşen, tuttuğu takım için nice fedakârlıklara katlanan taraftarlara da görev ve sorumluluklar düşmekte.

       Bir kere “temiz futbol” ve “temiz futbol takımı” tutmak isteyenler için asıl mücadele bundan sonra başlıyor. Bunu isterken de bazı tahriklerden ve aşırı duygusal tepkilerden uzak durmalı, seyirci ya da taraftar kitlesinin olası bu tür ateşli-öfkeli tepkilerini, toplumsal histerik krizlere dönüştürüp olayları değişik mecralara sürüklemek isteyen menfaat grupların ya da amiyane bir tabirle çetelerin olabileceği riski unutulmamalı.

       Toplumsal hassasiyetlerimiz de dikkate alınarak, bu tür tepki ve öfkelerin, bir bataklığa saplanma tehlikelerini önleme ve bertaraf etme mekanizmalarını da kendi içimizde geliştirmeliyiz.

        Kulüp yönetici ve sorumlularının “çantacı” diye nitelendirdikleri, kim ve ne oldukları belli olmayan “sosyal ilişkileri güçlü” ve bir ayağı siyasi kulvarda, bir ayağı mafya dünyasında “transfer bitirici” imtiyazlı ve muteber kişilerden bu sektör temizlenmeli.

        Değişik bir izah tarzıyla devam etmeme izin verin lütfen!

        Hekim olan arkadaşlar beni bağışlasın ya da yanlışım varsa düzeltsin.

        Bu tür kişileri ve oluşumları bir nevi “patojenik mikroorganizma”lara benzetiyorum.

        Yunancada, Pathos” (acı), “genesis” (oluşum) anlamına gelmekte.

         Toplumun “hücre” bütünlüğünü bozan, milyonlarca canlının(insanın) ölümüne neden olacak şekilde diğer organizmalara da bulaşır ve onların içinde çoğalırlar. Dışarıdan bir müdahale olmadığı müddetçe, kendiliklerinden yok olmazlar.

         Müdahaleden kastımın ne olduğunu anlamışsınızdır. “Operasyonlar”

         İnşallah bu operasyonları sonuca ulaştıracak “hekimler” bizi hayal kırıklığına uğratmaz.

         Velhasıl değerli okurlar, ister “bakan” olsun, ister “”babam” olsun. İster kendi takımım olsun, ister başka takım ve takımlar olsun. İşin kolayına kaçan, kural tanımayan, yaptıkları yanlarına kar kalmış, parasına ve varlığına güvenip kulüp yönetimine talip olan ve kişisel tatmin için camianın saygınlığını ve taraftarın duygularını sömüren kişiler, kurumlar, örgütler, çeteler dışlanmalı.

        Ve özellikle para akışının şeffaflandırılması sağlanmalı ve mali yapının taraftar adına, “bağımsız denetçiler” tarafından yapılmasına olanak verilmelidir.

         Sonucunun başkaları tarafından belirlenmeyen, bileğinin hakkıyla kazanılan ve zevkle izleyebileceğimiz futbol maçlarının oynandığı statlarda buluşmak dileğiyle;

        Başka ne diyelim?

        Temel zaaflarımızdan ve bağımlılıklarımızdan istifade edip, hakkımıza-hukukumuza gasp edenler;

        Sürüm sürüm sürünürler, inşallah…

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim