• BIST 90.383
  • Altın 144,560
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021

    “Kaplanlar ve Çilekler”

    29.05.2011 18:34
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Mayısın son pazarı…

    Havaların da yavaşça ısınmaya dönüştüğü şu günlerde, pek de renkli ve bir panayır havası içinde geçmeyen seçim mitingleri.

    Gelin, biraz olsun seçimden, geçimden, kasetten, siyasetten, günlük sıkıntılı konulardan ve pek tabii ki haklı olarak üzüldüğümüz şehrimiz futbol takımının şampiyon olamayışı ya da olması engellendiği kızgınlığından biraz olsun sıyrılmaya ne dersiniz?

    Uzakdoğu’nun mistik dünyasına kısa bir gezinti yapalım isterseniz. Hayatta kalma ve mutluluk üzerine değişik bir öğreti- felsefe olan ve öteden beri oldukça ilgimi çeken “zen (zein)", kökeni Hindistan’da, “Dhyana” okullarında, aydınlanma amacıyla yapılan ve batıda yalnızca bir metidasyon pratiğinden ibaret olarak algılanan, ama aslında zihni bir araya toplama ve bu tekniği uygulama esasına dayanan bir felsefe, bir yaşam tarzı, bir sanat akımı olarak yaygınlaşmıştır.

    Güzel bir öykü ile açıklamaya çalışalım.

    Zen bilgesi bir gün ormanda gezinirken, bir uçurumunun kenarına geldiğinde arkasına bakıyor ve kaplanların hemen gerisinde olduklarını görüyor. Aşağı sarkan bir sarmaşığı fark ediyor ve sarmaşığa tutunarak kendisini aşağıya bırakıyor. Aşağı baktığında kaplanların, kendisini bu kez aşağıda beklemekte olduklarını görüyor. Kaplanlardan kurtulmak için yukarı tırmanmaya çalıştığında bir de ne görsün? İki farenin sarmaşığı kemirdiğini fark ediyor. Tam o anda güzel bir çilek görüyor, uzanıp alıyor ve tüm yaşamı boyunca yediği en lezzetli çileğin tadını çıkarıyor.

    Bilgenin tehlikeye karşı çok zekice tepki gösterdiğine dikkat edin. Kaplanlardan kaçıyor ve sarmaşığa tutunarak uçurumdan aşağı sarkıyor. Ve bunu yaptıktan sonra da yaşamın sunduğu nimetlerin tadını çıkarmak için tam anlamıyla “o an”ı yaşıyor. Ölüme birkaç dakika kala bile gelecekle ilgili düşüncelerin kendisini korkutmasına izin vermiyor. Yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra, yaşamın her dakikasından zevk almak için değerli bilincini kullanıyor.

    Evet değerli okurlar;

    Yaşam sürekli, “kaplanlar” ve “çilekler” gönderir bize.

    Çileklerin tadını çıkarabiliyor muyuz? Yoksa değerli bilincimizi kaplanlar için üzülmekte mi kullanıyoruz?

    Milyonlarca yıl önce atalarımızın, ormanda sağ kalmak zorunda kaldıkları ve hemen etkisini gösteren bir “savaş ya da kaç” mekanizmasına sahip olmaları gerekliydi. Bir kaplan sıçramaya hazırlandığında, “otomatik bir duygusal tepki” cankurtaran oluyor, tüm dikkati toplamak için duygusal alarmlar gerekiyordu. Kaplan atlamaya hazır olduğunda güneşin batışının güzelliğini izleyecek vakit yoktu. O dönemki insanlar doğal olarak, ormanda hayatta kalma mekanizması olarak,” başkalığın, tehdit ve paranoyanın otomatik hisleri” için programlandılar. Yani, hayatta kalma mücadelesi, ormanın tehlikelerini göğüslemek için “ani bilinç hakimiyeti”ni gerektiriyordu.

    Zaman içinde insan bilincinin evrimleşmesi sonucu, gelişen uygarlığın artık, hayatta kalma ve mutluluğun, çevremizdeki insanları, bizi ve “o an”ın tüm koşullarını içeren duruma tam olarak uyum sağlamaya bağlı. Etkili ve mutlu bir yaşamı oluşturan şeyler algı açıklığı, bilgi ve birlik oldu artık.

    Fakat ne yazık ki, ülkemizde ve dünyanın çoğu insanların zihinsel yapıları hala “orman savaş ya da kaç” mekanizması ürünü olan otomatik öfke ve korku için programlı. Bilincimiz, sosyal ilişkilerimizdeki köstebek yuvalarını büyütür ve onları dağa çevirir- ve bu sürekli bozulma; enerjimizi, içgörümüzü ve sevme yeteneğimizi mahveder.

    Bu yüzden ormanda, hayatta kalma, ani paranoya, ani korku, ani öfke ve ani ikilik algısı için programlanmak zorunda olmamız demekti.

    Bugünkü dünyamızda hayatta kalma ise “bilginin, birliğin ve sevginin yanında çalışmanın ani algıları ile çevremizdeki her şeyi anlamak” anlamına geliyor.

    Paranoyak orman programımızın üstesinden gelmeyi başardığımızda, mutluluğa giden yolda ilerliyor olacağız.

    Bu yolun başında alınması gereken pratik bir karar:

    Yaşamak için soluduğunuz hava, alcıktan ölmek üzereyseniz yiyecek, soğuktan donmak üzereyseniz barınak gibi doğal-fiziksel ihtiyaçlar dışındaki ”tüm bağımlılıklar” hastalık kabul edilir özellikle tıp bilimi camiasında. “Tüm tercihlerimiz” değil.

    Çamaşır makinemiz bozulduğunda ya da aracımızın lastiği patladığında ve çalışamaz duruma geldiklerinde, kabullenilmeyeni sükunetle kabullenme yeteneğimiz, durumu kontrol ediyor demektir.

    Makinelerimizin her an çalışmalarına “bağımlıysak” acı çekeriz. İyi çalışmalarını tercih ediyorsak, onarım çarelerini aramak yerine, işin içine rahatsızlık duygularımızı da katarak sorunu daha da büyütmeyiz.

    Kendimizce gerçekleri konuşmadığımız vakit, onun yerine mutsuzluğumuz için kendimiz dışındaki birini ya da bir şeyi suçlarız hep.

    Örneğin; “Ahmet beni kıskandırıyor”, “Ayşe beni çıldırtıyor” ya da “şu parti lideri konuştuğunda beni hasta ediyor” gibi şeyler düşündüğümüzde, “bağımlılıklarımız” bizi mutsuz ediyor demektir.

    Başkalarını değiştirmeye çalışmaksızın, duygularımızın ve yaşadığımız her şeyin tüm sorumluluğunu üstlendiğimizde, yaşadığımız mutsuz duygular yüzünden insanları ve koşulları suçlamaktan vazgeçeriz.

    (Kendi omuzlarına sorumluluk yüklemeyen toplumların sonu hüsranla bitmiştir. Ya da, halka sorumluluk yüklemeyen yönetimler eninde sonunda çökmüştür. Tarih sayfaları bu konuda örneklerle dolu.)

    Başkalarını suçlamanın kaçıştan başka bir şey olmadığını idrak ettiğimizde, yaşadığımız olaylardan tek sorumlu biz/bizler olduğu gerçeğine ulaşırız. Yalnızca kendimiz tarafından “itilip kakılabileceğimizi” anladığımızda, kendimizi dünya tarafından “itilip kakıldığını” düşünen mekanik bir makine gibi bir insan olmaktan kurtarabiliriz.

    Ve böylelikle “duygusal programımızla, çektiğimiz acılar arasındaki bağlantıyı görmeye başlarız.

    Bir şeyin bağımlılık ya da tercih olmasını, kendi duygusal programımız belirler.

    Onun için bağımlılıklarımızın ürünlerini toplarken yaşadığımız “melodram”ları da kabullenmeliyiz.

    Bu da yaşamın ve gelişim dinamiğinin bir parçasıdır.

    Özetlersek değerli okurlar;

    Bilincimiz dünyamızı yarattığına göre, dünyamızı değiştirmek için yapmamız gereken tek şey bilincimizi değiştirmektir.

    Güzel ve haz dolu bir dünyada yaşamanın tek yolu budur.

    Yazımızı, Alman bilim adamı Dr.Wilhelm REİCH’in (1887-1956), yıllar önce okuduğum ve hiç unutamadığım bir cümlesiyle bitirelim.

    “Bilgi, çalışma ve sevgi, yaşamımızın ana kaynaklarıdır. O halde yaşamı onların yönetmesi gerekir.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim