• BIST 108.434
  • Altın 151,237
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278

    Kadına Şiddet ve Anadolu Pedagojisi

    11.03.2015 11:12
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Alıştık her 8 Mart’ta dünya kadınlar gününü, bolca süslü-püslü lafların edildiği; “kadınlar başımızın tacı” türünden göstermelik mesajlarla geçiştirmeyi…

    Ama öte yandan kadına şiddet ve tacizin kol gezdiği günümüzde, hatta kadın cinayeti ve tecavüz vakalarının varlığı, sürekli olarak aynı tabloyu yaşadığımızı gözler önüne sermektedir.

    ***

    İnsanbilimcilerin tarihsel gelişim sürecinde, kadın olgusuna yaklaşımları özetle şöyle:

    Dünya gezegeninde, yalnızca son altı bin yıldır “ataerkil” bir düzen görülmektedir. Önceleri, takriben bir milyon yıl boyunca, toplulukları kadınlar yönetmiş, insanın evrimleşme sürecinde en önemli rolü kadınlar üstlenmiştir.

    Dünyadaki ilk çiftçiler, ilk doktor ve bilim adamları kadınlarmış.

    Toplumsal bilincin gelişmesine cinsel ilişkiler değil, “anasal işlevler” yol açmıştır.

    Dişi cins, insan ırkını uygarlığın eşiğine getirmiştir.

    Erkekler sürekli olarak avlanmakta ve savaşmaktaydılar. Bu olgu bu gün de “modern” anlamda değişmemiştir. Bu nedenle insanlığı ilkel koşullu yaşantı karmaşasından kurtarıp, insani özellikleriyle donatma işi de kadınlara kalmıştı.

    Kadınlar bir arada çalışmaktaydılar. Bunun sonucu olarak, “anaerkil toplum”, insanların birbirlerine karşı “kardeşçil” duyguları beslediği bir başka toplumsal sistemi yarattı.

    Ayrıca kadınlar, erkeklere birbirleriyle ve diğer türdeşleriyle geçinmeyi öğretti denilebilir.

    ***

    Hal böyleyken, artık günümüzde kadına şiddetin yaşanmayacağı aileler ve okullar oluşturmak için yine kadınlara büyük bir rol düşüyor. Bunu başarmanın yolu da, şüphesiz yine kadını eğitmekten geçer.

    Eğitimli annenin önderliğinde ve babanın da katkısıyla, erkek çocuklarını, toplumda erkeklere biçilen klasik role göre değil, eşitlikçi bir eğitim biçimi geliştirmek, ayrıca psikologlar ve sosyologların annelerin eğitiminde rol oynayabilmelerinden geçer.

    Böylece bilinçlenen anneler şiddete eğilimi fark ettiklerinde erken önlem alıp, psikolog ve pedagoglardan da yardım alarak daha sağlıklı çocuklar yetiştirmeyi başarabilirler.

    ***

    Avrupa, Anadolu insanının bin yıldır uyguladığı usulleri keşfetmenin ve bunlara birer bilimsel nitelik kazandırmanın keyfini yaşarken, yıkılan Osmanlı’nın altında kalan Anadolu insanı da, sanki bir okus/ pokus ile Avrupa’nın Ortaçağ döneminde çocuk terbiyesindeki bilinçsizliğine adım adım düşmeye başladı.
    Bir zamanlar, evlerinde aziz birer misafir olarak kabul ettikleri, onlara cihan devleti kurmaları için ufuk verdikleri çocuklar, maalesef artık evlerde tekme ve tokatlarla dövülür, yakalarından tutulup duvarlara atılır, henüz “aklı ermez” denilerek küçük düşürülür hale getirildi.
    Böylesi bir yok oluş süreci sadece halk arasında değil, aynı zamanda bilim dünyasında da yerini aldı. İslam kültürünün bin bir özen ile bulup geliştirdiği Anadolu Pedagoji Bilimi, hangi Türkiye Cumhuriyeti üniversitelerinde okutuluyor?

    Hiç birinde.

    ***
    Hâlbuki bir zamanlar Anadolu topraklarında hedef olarak konulan insanlık noktasında mükemmel olma hedefi bu gün Avrupa tarafından ele alınmakta, bu konuda bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Ancak bin yıllık bir süreçle ve ince ince tecrübeler ile oluşmuş olan “Anadolu Pedagojisi”, cumhuriyet dönemi boyunca tarumar edilmiş, o erdemli insan yetiştirme sanatından eser kalmamıştır.

    O orijin yapı asilliği, vakur yaşam tarzı, diliyle, harfiyle, hatta sanatsal albenisiyle yok olmuş, kendine has o burjuva zerafeti tarihin derinliklerine gömülüp gitmiştir.

    Nükte sanatı bile estetiğini kaybetmiş, kaba-saba bir düzleme meyletmiştir.
    ***
    Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış bir hanımefendi; şair ve aynı zamanda roman yazarı Leyla Hanım, 1886 Diyarbakır doğumlu, 1970’de yine burada öldü.

    Bir kurban bayramında rical’i devletten bir Osmanlı beyefendisiyle karşılaşmıştı. İkisi de bayramını kutlamıştı birbirinin.

    Leyla Hanım: “Ben de kurbanlık almaya gidiyorum.”

    Osmanlı Beyefendisi dilini tutamamıştı: “Ben size kurban olayım” demişti.

    Şair Leyla Hanım da dilini tutamamıştı: “Ben boynuzlu istemiyorum.

    ***

    Şiddet görünümlü, ancak hiç de öyle görüldüğü gibi olmayan “göndermeler” vardır yeni dönemde.

    Bir mezbeleye dönmüş İstanbul’un Şaşkınbakkal semtinden Kalamış’a gitmekte olan yaşlıca, ancak “cami yıkılsa da mihrap yerinde” bir kadın gelmiş karakola:

    Otobüste paramı çaldılar” demiş.

    Polis memuru sormuş:

    Paranız çantanızda değil miydi?

    Yaşlı kadın cevap vermiş:

    Hayır, sutyenimin altındaydı.”

    Dalga mı geçiyorsun benimle be kadın; nasıl fark edemezsin bir elin göğsünüze girdiğini?”

    Kendisini, çapkınlığa özenmiş toy bir delikanlı sandım, aldırmadım; bari biraz okşasın dedim.”

    ***

    Aslında en fazla şiddet, kırsal kesimde/ köylerde değil, köy ve kasabasından kente göçmüş ama bu modern hayata kadın kadar adapte olamamış erkeklerden geliyor.

    Kente göçmüş kesimde kadın, kent yaşamına daha iyi uyum sağladığından ve kentli kadın davranışlarını gözlemleyip haklı olarak tepkilerini gösterebildiğinden şiddete uğrama riski artıyor.

    Öte yandan kentli kadının da eğitimli erkekler tarafından neredeyse aynı oranda şiddete uğradığını ancak sosyal yapısı nedeniyle bunu gizlediğini görmek de mümkün.

    ***

    Bir örnek de bu sosyal kesimden:

    Genç bir kadın bir falcıya gitmiş.

    Falcı iskambil kartlarını açarak baktıktan sonra:

    Maalesef, size çok kötü bir haber vermek zorundayım, kocanız bir ölüm arifesinde.”

    Kadın hemen sormuş falcıya:

    Peki, ben beraat ediyor muyum?

    Meğer kadın da, her gün kendisini döven kocasını; geceleyin iyice sarhoşken, yatağa girip uyuduğu bir sırada, kafasını yastıkla kapatarak üstüne çıkıp oturmayı düşlüyormuş.

    ***

    Evet, kadın ve şiddet; teknik anlamda uzman bir dille İzaha muhtaç, oldukça zor iki konu.

    Biz de amatör bir dille biraz felsefe yaparak yazıyı bitirelim.

    Felsefe kadındır, ele geçirilecek nesnedir, peşinden koşulandır.

    Kadın “meşk” olur, sevilir, ona âşık olunur.

    Kadın âşık olmaz, âşık olunandır. Sevilendir, edilgendir, pasiftir.

    Kadın topraktır, doğurandır, rahimdir.

    Erkek ise âşık olandır, etkendir, aktiftir, rahmandır.

    Esas erdem sevilmektir, âşık olunmaktır.

    Batı cinselliği “Havva Sendromu”dur.

    İlk günah “Havva-Elma” ve Âdem’e dayanan sistemik bir sapkınlığı ifade eder. Nedeni de “madde bağımlılığına” ve “bağırsak doyumluluğuna” dayanır.

    Bu sapıklık doğal olarak “sadizm-karşı cinsi ezme” ve “mazoşizm-özünü ezme” kutuplarını yaratmıştır. (Öncüleri; Fransız Marsh de Sad ve Macar Leopold von Sacher Masoch’dır.)

    Bu yönüyle, kadına uygulanan da dâhil olmak üzere her tülü şiddet , zihinsel türeyim anlamında batıya aittir.

    ***

    Doğu mistisizmde ise cinsellik; “Omurilik-Beyin” ve bu sistematiğe bağlı “genital” yapıların uyarımlarına dayanır.

    Evrensel ruhla birleşmenin “ezoterik-içe ait” yollarından biri olarak kabul edilir.

    Kıvılcımların ateşten bir küre yapması, ya da; Damlacıkların bir göle dönüşmesi gibi…

    Ve Kalem Suresi, ilahiyatçı dostlar yorumlasın;

    Verdi kalemi(!) Adem’e,

    Mahşetti Havva’ya “nun(!)”

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim