• BIST 90.040
  • Altın 146,366
  • Dolar 3,6184
  • Euro 3,9314

    Haşiş Esrarı’ından Pelikan Dosyasına

    31.05.2016 11:53
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    “Pelikan Dosyası" dendiğinde, ilk akla gelen; gizemli güzel Julia Roberts ile siyahi karakter oyuncu Denzel Washington'un başrollerini paylaştığı ve 90’lı yıllarda vizyona giren Hollywood yapımı bir film. Bu film, hükümetin üst düzeyinde şok etkisi yaratan bir olayı, suikasta kurban giden iki yüksek mahkeme yargıcının ölümüyle ilgili şüphelerini bir dosyada toplayan bir hukuk öğrencisinin hikâyesini anlatıyor. Kendi içinde bir mantığı ve gerçeklik payı olan bir öykü.

    ***

    Ancak bizim Pelikan Dosyası ise, son bir aydır; internet piyasasına sürüldüğü şekliyle takip edebildim, 20, belki de 30 sahifeden oluşmuş haliyle, kimliksiz, imzasız ve oldukça basit bir üslupla kaleme alınmış, çirkin ve kalitesiz bir metin olarak göze çarpmakta, cumhurbaşkanı ile dönemin başbakanı Davutoğlu arasındaki olası uzlaşmazlık konuları ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, ancak “algı eksikliği” ve “yan bilinç” sahibi kişilikler üzerine belli ki “haşiş esrarı”ından daha etkili bir uyuşturucu özelliği taşıyan ve bu yönüyle profesyonelce hazırlanıp servis edilen yanıltıcı, yıkıcı ve “provakatif” bir belge olma niteliği taşımaktadır.

    ***

    Peki, konumuzla ilgilendirdiğim “haşiş esrarı” nedir? Sorunun cevabı ise epey eskiye dayanıyor.

    Hikâye, Büyük Selçuklu Devleti Hükümdarı Sultan Alp Arslan döneminde geçer.

    Çoğunlukla dinden uzak, şarabı ve etkilerini öven bir şiir yapısıyla ünlenen, ancak bunun yanında üçüncü derece denklemlerin nasıl çözüleceğini araştıran, bir yandan da zaman ve takvim reformları üzerinde yaptığı çalışmalarla aslında iyi bir astronomi ve üst düzey derecede eğitim görmüş bir matematikçi olan Ömer Hayyam’ın gençliğinde, Horasan İline bağlı Nişabur’da yaşayan ünlü vaiz ve imam Ali Bin Muvaffak’ın yanında İslam’ı ve kitabı Kuran’ı öğrenmek ve araştırmak için evini terk edişiyle başlar.

    Orada Hasan Sabbah ve Nizam’ül Mülk adlı iki arkadaş edinir ve zamanla bu üç arkadaş kendi aralarında bir “üçlü sözleşme” yaparlar; kendilerinden biri zengin ve ünlü olursa, bu kişi servetini ve gücünü diğer ikisiyle paylaşacaktı ki Muvaffak’ın öğrencileri için bu olanaksız değildi.

    ***

    Bu üç kafadar öğrencilik yıllarını bitirir, yıllar uçup gider, ama aralarında yapılan sözleşme hep yürürlükte kalır. Nizam-ül Mülk Kabil’e yerleşir, politikada hevesi olmayan Ömer Hayyam, zamanını bir süre baba mesleği olan çadırcılıkta geçirir; “El-Hayyam” adının da bu sözcükten, harfi harfine “çadırcı” anlamından gelmektedir. Fen ve matematik bir tutku halini alır onda ve boş zamanlarının çoğunu bunlarla geçirir.

    Zaman gelir, Nizam-ül Mülk Babil’den geri döner, hükümette bir makam elde eder ve Nişabur’da bir ofiste Sultan Alp Arslan’ın işlerinin yöneticisi olur. Artık zengin ve ünlü olduğundan, diğer iki arkadaşına sözleşmedeki haklarını vermek ister ve Sultan Alp Arslan’a, arkadaşlarına yardım etmek için izin ricasında bulunur. Bu isteği kabul edilince de anlaşmaya uyar; Hasan Sabbah devlet hiyerarşisinde yüksek maaşlı bir iş elde eder; fakat Ömer Hayyam, arkadaşından Nişabur’a gitmesini ve sadece bilimsel çalışmalarını sürdürebilmesi için yardım ister. Eski okul arkadaşı ve kadim dostu olan Nizam-ül Mülk de arkadaşının bu isteğini kabul eder, kendisine devlet maaşı bağlanmasını, çalışmaları için boş zaman ayırabilmesini sağlar ve böylece sözleşme yerine getirilmiş olur.

    ***

    Daha sonra gelişen olaylar asıl konumuza girmemize esas teşkil eden gelişmeler olacaktır; Hasan Sabbah’ın, kıdemli bir memuru yerinden etmek ve boşalan mevkiinin kendisine tahsis edilmesini sağlamak için uğraşır, ancak başarılı olamaz, üstelik kolay işini de kaybeder.

    Buna karşın Ömer Hayyam, huzur içinde işine devam eder ve hükümetin zaman-takvim reformları için oluşturulan komisyona atanır.

    Zaman içinde Hasan Sabbah gözden düşer, Nişabur’u terk etmeye zorlanır ve bu arada “tesadüfen” denilir, ancak tercihi ona başkaca bir şans tanımaz ve bir haydut çetesiyle tanışır, üstün düzeydeki eğitimini de kullanarak onların lideri konumuna gelir.

    1090 yılında, bu haydutlar, bundan böyle dağların kurdu olarak anılacak olan Hasan Sabbah’ın komutasında, Hazar Denizinin hemen güneyinde yer alan Elburz Dağlarındaki Alamut Kalesini ele geçirerek bölgeye korku ve dehşet saçarlar.

    Hint Kenevirinden yapılan ve çok güçlü bir uyuşturucu olan “Haşiş Esrarı” kullandıkları için Hasan Sabbah’ın “Haşhaşiler” olarak bilinen ardılları, dağlarda barınma ve korunma yerleri inşa ederler ve oralardan çıkarak, dikkatle ve özenle seçilmiş “dini” ve “politik” kişileri öldürürler.

    Adları “assassin-suikastçi/haşhaşi” sözcüğünden kaynaklanır. Böylelikle de tarihte ilk kez, “siyasi nitelikli suikastler” dönemi başlamış olur.

    Böylece Hasan Sabbah, kaderini eski okul arkadaşlarıyla paylaşmak istemeyip, zengin ve ünlü olmayı kendi başına kotarmış; ancak kendini de yok etme pahasına, kâinatın denge halini oluşturan kutuplaşmanın “negatif” kutbunda yer almayı kendi iradesiyle tercih etmiş olarak.

    ***

    Sonunda, deyim yerindeyse her şeyin teorisini birbirine bağlayan yasaların yaşam pratiğine yansıyan negatif yönü gerçekleşir ve adı “Devletin Düzeni” anlamına gelen o büyük devlet adamı, Alp Arslan’ın oğlu, Melik Şah’ın veziri Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah’ın haydutları tarafından öldürülür. 1256’da Alamut Kalesini fetheden Moğollar tarafından Haşhaşilerin kökü kazınıncaya dek, suikast ve katliamlar büyük politik hasarlar vermeye devam eder.

    ***

    Yani bu üç kafadarın “üçlü sözleşmesi” parçalanıyor ve bu parçalanma kendi simetriğini yaratıyor; her bir parçacığın davranışı ise, elbette ki “Genel İrade”nin tasarrufunda olan “doğal-yaratılış- yasalar”la yönetilecektir. Belirleyici olan “Genel İrade”ye karşı zorlamalı “Öznel İrade”li direnmelerin, elbette ki pozitif yönlü sonuç alma şansları yoktur. Daha açık bir ifadeyle bu tür direnmeler, günümüz örneklerinde görüldüğü gibi, “kazanma” şansını sürekli azaltır veyahut zıddını, “kaybetme” olasılığını artırır.

    ***

    Böylelikle kâinatın yaratılışındaki doğal örüntülerin ve örgütlenmelerin oluşumunu yöneten yasalar devreye girer ve özel türden bir dönüşüm olan kâinatın yaratılışı, sistemik şekliyle ayakta durabilmesi için mutlak simetrik olmalıdır.

    Bu da demektir ki; “Varoluşta tezahür eden her şey zıddıyla dengelenir.

    Bu bütüncül yaklaşım bizi, başta siyasi olmak üzere, her türlü kutuplaşmaları, olgular dünyasının yaratılışı için mutlak anlamda gerekli olduğu gerçeğine götürür.

    Bu itibarla gerek iktisadi ve sosyolojik, gerekse de politik alanda olması gereken kutuplaşmaları, negatif bir olguymuş gibi algılamak ve yorumlamak, bizleri farklı bakış acılarından mahrum bırakır. 

    Politik rakibinin ağzından çıkan her sözün, muhalefet cephesinde olduğu gibi, “kutuplaştırıcı” suçlamalarıyla kendisini saf dışı etme cabaları, hiç kuşku yok ki üçüncü sınıf bir siyasetçi ağzıdır.

    ***

    Ak Partinin içinde yaşanan süreç, cumhuriyet dönemi boyunca Türkiye’nin siyasi yapılanmasına damgasını vuran ve müdahale etmeden her hangi bir dengenin sağlanamadığı “kararsız denge” halinden, siyasi güçlerin, “yetkilerin birbirini sınırlayacak biçimde dağıtılması” haline, yani “kararlı denge” haline geçiş şeklinde yorumlanmalıdır.

    Bu yönüyle Ak Parti, Türkiye’de ilk kez, siyasi örgütlenmesini, kararlı denge haline oturtmaya çalışan siyasi bir parti olma hüviyetine sahip olup, başarısını da büyük ölçüde bu özelliğine borçludur.
    ***

    Bakınız son günlerde, özellikle de Kılıçdaroğlu’nun ağzı kullanılarak ne yapılmak isteniyor?

    Örneğin; “Başkanlık sistemli bir anayasa değişimi, ancak ‘kanla’ gerçekleşir” veyahut kışkırtıcı bol küfürlü bir üslup.

    Bütün bunların anlamı, mutlak anlamda gerekli olan kutuplaşmaları, “uyanık-kestirmeci” mihrakların optik kaydırmalarıyla, “çatışma” alanına dönüştürme manevraları olarak sürece dahil edilmekte.

    Bereket versin ki toplumun kahir ekseriyeti, bu tür lafı güzafların bir gram “kuş kakası” değerinde olmadığı bilincine varmıştır. Nedeni de, seçilmiş ya da seçtirilmiş çenesi düşükleri kullanan uyanıkların da maskelerinin düştüğünü görebiliyor artık.

    Kuş dedik de, aslında kâinatın içinde bize bahşedilen “yaşam”ın ölçüsü veyahut dengesi, belki de Rig Veda’nın şu dizelerinde saklı:

    Kanatları güzel iki kuş, arkadaş ve yoldaş

    Aynı ağaca konarlar ve biri tatlı meyveyi yer

    Diğeri ona saygı duyar ve yemez

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim