• BIST 107.041
  • Altın 143,530
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526

    “Geleceğin nesilleri”

    11.02.2012 16:41
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Son günlerde Başbakan’ın “dindar gençlik yetiştirmek” üstüne söylediği sözlerin yaygın bir itiraz ve eleştiriye uğradığını gördük.

    Hayli problemli olan bu ifadelere eleştirel yaklaşımda bulunan karşıt görüş kişi ya da grupların karşı tezleri de bir hayli problemli. Ve bu durumda söylenenler, sadece söylemde özensizlik sınırını aşıyor değil. Siyasi bir soruna dönüştürülen bu söylemler, sadece demokratik hak ve özgünlükler alanını ilgilendiren sorun da değil kuşkusuz. Sorun çok daha dinamik süreçleri kapsıyor ve “siyasal erk”in biçimlendireceği, yaratacağı veyahut çözeceği bir sorun da değil aslında.

    Ama tüm bu tez ve karşı tezlerin tartışılmaya açılmasının tek olumlu ve faydalı yönü, ülkemizin ve dünyanın hatta tüm insanlık tarihinin en temel-başat sorununun gündeme gelmesidir.

     Bir kere, insanlığın kaderi, geleceğin nesillerin ya da çocukların kişilik yapılarıyla belirlenecektir. Büyük ya da küçük yargılar onların elleriyle yüreklerindedir. Onlar en azından şu son yüzyılın büyük karışıklığını temizlemekle yükümlü olacaklardır. Şimdiye kadarki kuşak ya da kuşaklar, mevcut karışıklık veya karmaşık sorunları atalarından devralmış, öyle ya da böyle kıyasıya mücadele etmiş, uğraşmış ama işin içinden çıkamamışlardır. Kimileri bu karmaşanın içinde başlarını yükseltmeyi becermiş, kimileri de kıskaca kapılmış, bir daha suyun yüzüne çıkamamıştır. Başka bir deyimle, yaşama yeni bir yön verme konusunda korkunç bir başarısızlığa uğradık, şimdiye dek.

     Peki, hiç mi umut yok? Vardır elbette, eğer korkunç başarısızlığımızın bilincine varma yürekliliğini ve dürüstlüğünü gösterebilirsek. Ondan sonra geleceğin kuramcıları olacak nesillerin her yönden sağlıklı ve mutlu bir gelişme gösterebilmeleri için, nerede ve nasıl işe başlayacağımızı, nerede ve nasıl yardım edebileceğimizi görebiliriz. Tersi ise, işin doğasına, akla ve bilime aykırıdır, yani, tüm siyasal iktidarların uyguladıkları politikalar gibi.

     O zaman çocukların, gençlerin ve giderek tüm insanlığın her yönden sağlıklı ve mutlu bir gelişme gösterebilmesi, hangi somut gözlem, yaptırım ve deneyimlere dayanmaktadır?

     Bir kere sorun “eğitim”se eğer, bu alan siyasal erkin elinde kaldığı müddetçe bağımsız insan kişilikleri kurmayı umamayız. Bu gerçek, pratiğiyle yaşanmış ve görülmüştür.

     Sadece basit bir örnek; temel eğitim süresi boyunca bir çocuk, yaklaşık iki bin kez
    “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” demek zorunda ise bunun “ideolojik bir beyin yıkama” olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde.

     Bundan yola çıkarak sonuçta, yeni yeni filizlenen çocukların ya da gençliğin doğal yaşam işlevleri, siyasal erk ya da rejim tarafından iğdiş edilerek ipotek altına alınmak suretiyle, olası rejimin kendini tehlikede hissettiği dönemlerde-mezarlıktan geçerken ıslık çalmak- misali bir “gençliğe hitabe” ya da  “öğrenci andı” gibi benzer garip metinler yüksek sesle okutularak korkular savuşturulmaya çalışılmıştır, hep.

     En mükemmel Türkiye’nin, en mükemmel insan olarak kabul edilen “minik ulu önderler” yaratma modeli ile en mükemmel Türkiye’nin “dindar nesiller” yaratmaktan geçeceğini öngören bir model de aynı oranda mantıksız ve çelişik.

     Kemalizm’in değişik versiyonuna dümen çevirdiğinizde, dünyanın demokratik kananından kopup, bir diğer kanadı olan “kanlı yüzü” ile karşılarsınız ve bu yüz sizi savaşlarda “asker” olarak kullanır, tıpkı birinci, ikinci dünya savaşlarında yüz binlerce ve binlerce askerimizi kaybettiğimiz gereksiz Kore macerasında olduğu gibi.                  

     Demokratik sistemlerde,  “nesillerin nasıl yetiştirileceği” devlet yöneticilerinin belirleyeceği bir “kamu hizmeti fonksiyonu” değildir. Zaten izin de vermezler.

     Çocuklarımıza nasıl bir dünya kuracaklarını söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Ama onları “kendi kararlarını” alabilecek, “kendi yollarını” bulabilecek,  “kendi geleceklerini” oluşturabilecek ve bütün bunları çocuklarına aktarabilecek biçimde donatabiliriz.

     İlk yapılabilecek ya da kavranılması gereken şeyin “işlevimizin ne olduğu” bilincine varmamız gerektiği olgusudur.

     Bizler, kötü bir geçmişle daha iyi olabilecek gelecek arasındaki “aktarma kayışı”ndan başka bir şey değiliz. Bizler bu geleceği kuracak kişiler olmamalıyız. Kendi yaşadığımız zamanı düzeltmeyi beceremediğimize göre, çocuklarımıza geleceklerini nasıl kuracaklarını söylemeye hakkımız yok demektir.

     Söz konusu “muasır medeniyet” ya da “medeni kültür” diye adlandırdığımız sözde değerler, yüzyıldır ayaklarımızın altında ezilirken, kalkıp çocuklarımıza “kültürel uyum”dan söz edemeyiz. Çocuklarımız şu savaş, kıyım, katliam, zorbalık ve ahlaki çürüme çağına mı ayak uyduracaklar?

     Elbette ki hayırsa cevabımız, o zaman yapabileceğimiz tek şey, nerede ve nasıl başarısızlığa uğradığımızı çocuklarınıza dürüstçe söylemektir. Ve kendilerine daha iyi yeni bir dünya kurmalarını önleyen engelleri ortadan kaldırabilmek için elimizden geleni yapabilmektir.

     İnsan türleri, binlerce yıldır, ulus, ırk, din, devlet açısından sayısız kümeye ayrılmıştır. Her küme yeni nesillerin yetiştirilmesinde kullandığı eğitsel ölçüleri kendine özgü ulusal, dinsel, ırksal ülkü ve kuramlara dayandırmıştır.

     Sağlıklı bir çocuğun nasıl olması gerektiği sorulduğunda, astığı astık kestiği kestik zorba yönetici hiç kuşkusuz, “yurdunun onurunu iyi koruyacak biri olmalıdır” diye karşılık verecektir. Bir dine mensup diğer kişi ise, sağlıklı ya da öyle olduğu öne sürülen ölçütlere uygun çocuğun, kendi inandığı dinin kurallarına ayak uyduran çocuk olduğunu savunacaktır. Batı uygarlığının bir üyesi, sağlıklı çocuğu batı kültürünü taşıyan varlık diye tanımlayacak; doğu kültürünün temsilcisi ise, çocukta sağlığı, doğu geleneklerini sürdürebilme yeteneği diye tanımlayabilecektir.

     Zorbalıkla yönetilen diktatörlüklerdeki devlet görüşü ise, çocuğun, “ülkenin diktatörü” gibi olması yöntemleri egemendir.

     O halde bizler, çocuklarımızın bir diktatör ya da herhangi başka biri gibi olmasını değil, “kendileri” olmasını istemeliyiz.

     İnsanlar yeni doğmuş bir çocuğun “ne olduğunu” saptayarak değil, “ne olması gerektiğine” karar vererek işe başlamaktadır. Sorun da burada başlıyor zaten.

     Yeni doğmuş çocuk, her şeyden önce yaratıcısının küçük bir parçasıdır. Kendisine yaratıcısı tarafından bahşedilen ve yaratılışına veya doğasına uygun bir yaşam sürmesine neden olacak  “doğal yaşam enerjisi” ile donatılmıştır. Bu sistemin işleyişi ise “doğal yasalar”la yönetilmektedir. Ve bu sistemin devletten ya da herhangi özel bir kültürden çok daha geniş bir varlık alanı olduğunu kimse yadsıyamaz.

     Savların ya da sloganların öteden beri yineleye geldiği üzere günün birinde bir “insan kardeşliği” kurulacaksa, üstüne oturtulacağı sağlam temel herhangi bir devlet, ya da kültür, ya da yeni doğmuş bir çocuğun işleyişinin dışında kalan herhangi bir amaç ya da ülkü olmayacaktır. Şayet insan kardeşliğinin ortak bir temeli varsa ki inancımız gereği var; o zaman bu temel ilke, yeni doğmuş çocuğun benliğinde yaratılan “canlı ilke”dir. Yeter ki bu ilke, dogmalara, yasaklara ve tapulara sımsıkı bağlı kişilik zırhına bürünmüş ve bu zırhı besleyip büyüten güçlü toplumsal kurumlar tarafından da desteklenen ana-babalar ve eğitimcilerce sürekli olarak bastırılmasın.
                       
     Bırakın çocukları “kendileri” olsunlar ve kendilerini onlar kurtarsın.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim