• BIST 96.400
  • Altın 144,302
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,0009

    Fırat’ın Suları; “Savunma Düz-Güdüsü”

    27.08.2016 12:44
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Belli ki rakip firmaların birinden yazılmış olsa gerek, Henry Ford’a vaktiyle bir mesaj gelir bir mektupla; “Yapmış olduğunuz arabadan, klaksonundan başka her yerinden ses geliyor ”diye.

    Ne yazık ki koskoca bir yüzyıl, her türlü tehlikeleri öncesinden, ya da anında haber vermesi gereken alarm zillerinin çalışmadığı, zaman içinde giderek ayağa kalkmaya yeltendiğinde de tel tel dökülen, olası her tehlikeye çanak tutan, her kafadan bir ses çıkacak şekilde dizayn edilen ve yapay bir “devlet-toplum” oluşturma projesi olan “ittihatçı patoloji”yi anayasal bir sisteme dönüştüren çetelerin hukuk ve insan haklarını hiçe sayan kıyım ve katliamlarla tam bir fiyaskoyla bitti.

    Ve yeni bir yüzyıla yeni bir yüzle hazırlanırken, son on yılı aşkındır “hukuk devleti” inşasıyla sürdürülen cabaların, hala o patolojiyi kullanan küresel oligarşizmin-açık ya da gizli-öldürücü darbeleriyle nasıl yerle bir edilmek istendiğine tanık oluyoruz.

    ***

    Neydi bu tümörleşmiş yapının aslı astarı?

    Ön yargılarla yüklü “psiko-sosyal” yapının, her türlü şiddete varan ve bu oluşumlara çanak tutan gerginlikler üretebilmesi mi?

    Yoksa bu patolojinin neden olduğu, doğal olarak da topluma yansıyan ve yaşanan kültür çatlamaları mı? Veyahut da her ikisi mi?

    ***

    Ülke içinde kurgulanan ve uygulanan bu kaotik yapının ülke dışındaki yansımalarının, özellikle batı dünyası için bir fırsata dönüşeceği ve bu yönüyle değerlendirileceği hesabını yapamayan, ama bir şeylerle de meşgul olması gereken bir diploması hâkimdi bu ülkeye, bir asır boyunca.

    Toplum mühendisliğinin kriz merkezlerince üretilen iktisadi ve siyasi gerginlikler içinde oluşan kültürel çatlakları, uyuşturucu ve silah kaçakçılığıyla, “siyasal” ve “parasal” cinayetlerden medet ummaya kadar uzanan alt düzey bir kolaycılığa kaçarak kapatmanın derdindeydi o günün diplomasisi. Ve o kolaycılığın, pek doğaldır ki acı olan bedellerinin ödenmeye başlandığı süreçleri yaşıyoruz şu günlerde.

    ***

    Bir zamanlar Alman TV’lerinde, üstünde eroin şırıngasıyla gösterilen “Türk Bayrağı”, algı yanıltmaları ve “ön yargı” oluşturma yöntemlerinden sadece biriydi. Buna karşın çoğu bürokrat kökenli olan asker-sivil politikacılarımız, “bölünme” ve “ayrılma” üzerine nutuk atma böbürlenmeleri ile kurmuşlardı saltanatlarını.

    Hiç kimse çıkıp; “Bayrağımızı kirletmek için üstüne çizdiğiniz o şırınganın içindeki pislik sizin marifetlerinizden sadece bir tanesidir. O şırıngayı bayrağımızın üzerinde kaldırın ve münasip bir yerinize sokun!” diyemedi.

    ***

    İçinde debelenip durduğumuz tüm bu tuzaklardan bir türlü kurtulamıyorsak, bu tuzaklarda kullanılan kişileri, çeteleri ve oluşumlarını biliyor, ancak ortaya çıkartıp gerçek adaletin önünde cezalandıramıyorsak, elimizdeki mevcut yasalarla adalet mekanizmasını işletemiyor veya adaleti sağlayamıyorsak, “iç sömürü” karanlığını üreten oligarşik ortaçağ devleti ağırlıklı olarak halen yerinde duruyor demektir.

    En yetkili ağızlardan dinliyoruz; sadece TSK bünyesinde 50 bini aşkın FETÖ mensubu militan mevcut.

    Peki, bu patolojiyi vücuttan söküp atacak olan bağışıklık sistemi yeteri kadar güçlü mü acaba?

    Ya da en azından yargı bürokrasisinde?

    Mevcut yasalarla ve kadrolarla ne kadar sağlanır bu temizleme ve ayıklama operasyonları?

    Diyelim ki iyi niyetli, vatanına, milletine ve görevine sadık yargı mensupları da hiç yok değil, var elbette. Doğru, ancak bu kadroların bile yapacakları sınırlı değil mi?

    ***

    Örneğin bir hâkim, iki sahtekârın davasına bakarken, hangisinin daha sahtekâr olduğunu tespit edememişse, başka iki sahtekârın davasını incelermiş. Eldeki imkânlar “sistemik” manada ince eleyip sık dokumaya elvermiyor, bu kadarına imkân tanıyor ancak.

    Mevcut yargı sisteminde başkaca bir yol-yordam bulmak, üretmek adeta olanaksızlaştırılmıştır. “Yerli” ve “milli” anlamda tüm ülke halkını bağlayacak sosyal bir kontrat niteliğinde yeni bir

    demokratik anayasa hazırlanmadığı müddetçe de bu üretimsizlik devam edecektir. Yani ithal edilerek oluşturulan hukuk mantığıyla ya da başkalarının kendileri için yaptıkları yasaları kopya ederek kendi bünyemize uydurma gayretleriyle ancak bu kadarı yapılabiliyor.

    “Yeni bir hayat yaratmak güçtür, acılıdır ve uzun sürer. Kolaydır ve kısa sürer başkalarının yarattığı hayatı seçmek” der Bernard Shaw.

    ***

    Anlaşılan o ki, Türkiye’nin, kolaycılıktan sıyrılıp zoru seçmesine, yeni bir demokratik anayasayla donatılan yeni bir sistemle yoluna devam etmesine izin verilmiyor; bünyesinde taşıdığı patolojik unsurlar kullanılarak ve her seferinde sahaya sürülerek engelleniyor.

    Ya da bağışıklık sisteminin güç kazanmasına ve böylelikle kendi orijin hafızasına dönme girişimlerine darbeler indiriliyor; adeta doku nakli yapılarak oluşturulan yapay hafızada var edilen ve kendine dönük kullanılacak şekilde programlanan antikorlar sayesinde.

    Şöyle de diyebiliriz; Hayati öneme haiz organlarını yok edecek şekilde, kendi bağışıklık sistemine ateş eden teçhizatlı askerleri devreye sokarak.

    ***

    “Hafıza" denince aklımıza genelde beyin hücreleri gelir. Hâlbuki bağışıklık sistemindeki dokuda üreyen lenf hücrelerine de müthiş bir hafıza kabiliyeti ihsan edilmiştir. Beynimize her işittiğini, gördüğünü veya dokunduğunu hafızasında saklama kabiliyeti verilmiştir. Nasıl ki, beyin her şeyi depolayabiliyor ve ölünceye kadar bu depo silinmiyorsa, bağışıklık hafızası da ömür boyu silinmez.

    Hiç şüphe yok ki “Toplumsal hafıza”da aynı sistematikle oluşur ve çalışır.

    İlginç bir örnek verilir konuyla ilgili. Eskiden çok sık görülen bir deri hastalığı vardı; "Şark Çıbanı". Tedavisi mümkündü, ancak deride çukur bırakacak şekilde iyileşirdi. Yüzde çıkarsa, kalıcı yüz çirkinliğine sebep olurdu. Halkımız bunu bildiğinden, çocuklarında, görünmeyen bir bölgede bu hastalığın oluşmasına izin verirdi. Şöyle ki; şark çıbanına yakalanan bir hastanın yarasındaki akıntı ve iltihaplı dokudan alınan bir damla, çocuğunun sırt bölgesine sürülürdü. Çıban, çocuğun sırtında ortaya çıkar ve iyileşirdi. Böylece bağışıklık sistemi, ömür boyu unutmamak üzere, şark çıbanı mikrobunu hafızasına alır ve çocuğun vücudunun başka bir bölgesinde yeni bir şark çıbanı meydana gelmezdi.

    ***

    İşte bin 500 yıllık medeniyetin bağışıklık sistemindeki bu yetenek, hafızasına enjekte edilen “haşhaşi” türü uyuşturucularla yitirilmiştir. Böyle olunca da şark çıbanları, istenilen bölgelere veyahut da hayati fonksiyonları idare eden organların üzerlerinde oluşmasını sağlayan stratejiler engellenemedi; hatta engelleme bir yana, aynı ya da benzer yöntemlerle oluşturulan beyinsel iltihapların yol açtığı zihinsel körlüklerin farkına bile varılamadı.

    Ancak bu zihinsel uyuşma, ilelebet devam edecek diye bir yasa yoktur yeryüzünde.

    “Savunma düz-güdüsü”, korunma amacıyla masum ve helaldir. Ama siz eğer, kendi meşruiyetini savunacağına “Ters-güdü” olarak başkalarının helaline saldırıyorsanız, başkalarının can, mal, ırz ve özgürlüğünü işgal ediyorsanız, bu haramdır, günahtır ve cezasız kalmaz. Ve bu bir kâinat yasasıdır. Hangi adaletin başkenti olduğu belli olmayan “La ’Hey Adalet Divanı” dedikleri binanın duvarlarına astıkları “İnsan Hakları Beyannamesi ”ne benzemez. Er ya da geç tecelli eder; zamanını ise, haklılığın haksızlık karşısındaki şiddeti tayin eder. Yani “ters-güdü” saldırılar karşısında, savunma amaçlı “düz-güdü” korunmalar ihmal edilirse, ya da gereğinden fazla sabretmeyi erdem haline getirilirse ve böylelikle oluşan masumiyete sığınılırsa bu zaman uzar. Tersi durumda ise, adaletin gecikmesine izin verilmez.

    ***

    Nitekim şu günlerde o kadim hafızanın derinliklerinden gelen bir mesaj gönderiliyor sözcüsü tarafından, o ters-güdü olarak saldıran haşhaşilere; “Bu ülkeye diz çöktüremeyeceksiniz!”

    Üstelik ilk elden gönderdikleri kendi sözcülerinin uçağı Atatürk Havalimanına inmekte iken.

    Ve aynı günün şafağında başlatılan savunma düz-güdüsü operasyonuyla da, Hz. Peygamber’in mealen buyurduğu beş kutsal hayat suyundan ikisi olan, Dicle ve Fırat’ın o temiz sularını koruma amacıyla.

    Birlikte yapılan ikili-gizli görüşmeden sonra düzenledikleri basın toplantısında Erdoğan, Biden’a;

    “Bırakın bir kurdun, bir kuzuyu yemesini, ‘o nehirlerin kıyısında beslenen bir koyunun bacağı bile kırılsa, bunun hesabı verilemez’ terbiyesinin mirasçılarıyız. Bu kutsal mirasa fazlaca dokunuldu.

    Yeter artık, bu derin ve ‘ilahi şuur’un terazisiyle fazla oynamayın!” anlamındaki diplomatik diline karşın, Sayın Biden’ın;

    “Bize biraz zaman tanıyın!” şeklindeki cevabıyla, batı oligarşizmin son üç yüz yılda, ilk kez gözlenen böyle bir zavallılığa düştüğünün, bilmem ki fakında mısınız?

    Efendim, sonunda kaybetmek de var. Elbette, ancak onun da cevabı verilmiştir;

    “Öleceksek de adam gibi ölelim.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim