• BIST 98.314
  • Altın 144,066
  • Dolar 3,5732
  • Euro 3,9941

    Fikir ayrılıkları ve “acı gerçekler”

    15.07.2012 11:52
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

      İş dünyasındaki basamakların en tepesine zorluklarla gelmiş olan orta yaşlı bir adamı anlatan eski bir “Zen” hikâyesi vardır.

      Evliliği yıkılmış, çocuklarına yabancılaşmış, paradan puldan sıkılmış ve fiziksel olarak da yorgun ve bitkin düşmüştü.

     Sonra biri ona mutlu bir yaşamın sırlarını bilen bilge bir adamdan bahsetmiş. Adam işini gücünü bırakmış, malını mülkünü satmış ve mutluluğun sırlarını bilen bilge adamı aramaya koyulmuş.

     Tüm dünyayı birçok zorluğa göğüs gerip dolaşmış ve sonunda bilge adamı bir dağın tepesinde tecride çekilmiş olarak bulmuş ve önünde diz çökerek;

       “Çok uzun bir yol kat ettim ve birçok zorluğa göğüs gerdim ustam,” demiş.  “Lütfen bana mutlu bir hayatın sırlarını söyle.”

       “Tabii ki,” diye cevap vermiş usta. Mutlu bir yaşamın üç sırrı var. İlk sırdikkatini vermektir.”

       Adam çılgına dönmüş. Bunu kesinlikle yapabilirmiş!

      “Peki, başka ustam?” diye yalvarmış.

      “Hayatın ikinci sırrı,” demiş zen bilgesi “dikkatini vermektir.”

       Adam kulaklarına inanamıyormuş. Ama yaşlı bilge usta bunu daha da açık bir hale getirmiş ve gözlerini kapamış;

      Ve hayatın üçüncü sırrı genç adam, “dikkatini vermektir,” demiş.

                                                        ***

       Psikolojide analitik terapiye alternatif “holistik” bir yaklaşım olan ve insanın beden, beyin ve kişilik bütünlüğünü sağlayıp “tam” olmasını amaçlayan Geştalt terapisinin öncülerinden Fritz Perls ise, çoğu endişe ve stresin “ölü bir geçmiş ve doğmamış bir gelecekte yaşamaktan” kaynaklandığını söyler.

       Geçmişten duyulan pişmanlık ve gelecekten duyulan korku.

       Ancak mutlu iyi bir yaşam “burada” ve “şimdi”dedir.

      Oysaki sürekli olarak ölü bir geçmişle ve doğmamış bir gelecekte yaşar isek ve “burada” ve “şimdi”ye dikkatimizi vermez isek, ne olup bittiğinin farkına varamayız.  Ve kızgınlıkla geçmişe veya korkuyla geleceğe kilitlendiğimizde de etrafımıza farkındalıkla bakamayız.

        Bunun da anlamı, neyi görmeyi beklersek onu görmeye koşullanmışızdır, demektir.

       Olaylara ve insanlara dikkatimizi vermenin önemini kavrayıp uygulamaya başladığımızda hayat birden bire başka bir boyut kazanır.

       Akıl, mantıksız olanı mantıklı yapmaya çalışır.

       Bazen bu bizim yararımıza olur ancak bazen olmaz. Bazen çok önemli olan bir şeyi gözden kaçırırız, eğer olup bitenin farkında değil isek ve dikkatimizi vermez isek.

       Vücudumuzun sinyallerini dinlediğimizde ne zaman acıktığımızı, yorulduğumuzu ve korktuğumuzu ya da doğru şeyi yaptığımızı biliriz.

       Düşüncelerimizi dinlemeyi öğrendiğimizde ise utanma ve suçluluk gibi negatif duygularımızın farkına varırız.

       Ve o zaman yargılamayı meraka, eleştiriyi öneriye ve suçluluğu anlayışa dönüştürebiliriz.

       Başkalarına ya da olup bitene odaklandığımızda onları daha iyi duyar ve anlarız.

       Duymamızı engelleyen en büyük tıkaç kendi sesimizdir.

      Çevremize dikkatimizi verdiğimizde daha çok keyif alırız. İçsel saatimiz yavaşlar; doğal yaratıcılığımızın serbest kalması için zamanı olur ve fırsatlar mucizevi şekilde ortaya çıkar.

                                                     ***

       Evet, fikir ayrılıklarımızın temel iki dinamiği:

       Olup bitenin farkında olup olamama ve dikkatimizi verip verememe.

       Olaylara dikkatini veren ve her şeyin farkında olana,  dikkatini veremeyen ve farkında olamayan muhalefet ediyor ve o zaman merak yerine yargılama, öneri yerine eleştiri ve anlayış yerine suçlama mekanizmaları devreye girer.

                                                             ***

       Türkiye için çok önemli tarihsel derslerle ve acı gerçeklerle dolu olduğu geçmişinden hatta yakın geçmişinden sadece iki örnek;

       Biri, kim tarafından gerçekleştirildiği bilinmekle birlikte, nasıl ve hangi merkezlerce profesyonel tarzda tertiplenmiş olduğu yönüyle bilinmeyen “Uludere Katliamı”, bir diğeri daha da profesyonellik arz eden ve henüz kim tarafından ve nasıl düşürüldüğünü anlayamadığımız ya da anlamakta güçlük çektiğimiz “jet” olayı.

         Her iki olayın bize gösterdiği üç önemli sonuç var.

         Birincisi Türkiye’nin Ortadoğu ve bölgesinde gelecekte oynayacağı, oynamak istediği rol ile mevcut durumu ya da elindeki teknolojik seviyesi arasındaki fark ve halen bu farkındalığın bilincinde olamaması.

         İkincisi, Türkiye’nin koskoca bir yüzyılı askeri-sivil vesayet rejimi altında yağmacı ve iç sömürü “oligarşik” iktidarlar tarafından yönetildiğinin ve içinin boşaltıldığının farkında olamaması. Ve halen bir “Hukuk Devleti” olduğunda ısrar etmesi.

        Üçüncüsü ise, şu an dünyada militarist savunma sanayinin geldiği aşama, ulus-devlet ordularının yürütecek seviyeyi aşmış olduğu gerçeğini bir türlü fark edememesi.

                                                                ***

         Askeri ve sivil bürokrasimiz  “stratejik müttefik” dediği ABD’den ne gelirse kabul etti ve teknolojiyi üreten değil, müttefikinin verdiğini uygulayan bir ülke oldu.

        Gerek Türkiye’de gerek NATO’da görev yapan komutanlarımız ise bunun neden böyle olduğunu, katliam ve operasyonların dinamiklerini hiçbir zaman sorgulamadılar. Onlar sadece Ağustos ayını beklediler ve geleneksel “terfi-tasfiye” itişmesi ve “darbe nasıl yaparız?” marifetlerini ön plana çıkarmakla meşgul oldular hep.

        Bu durumun ise savunma harcamaları adı altında-Yunanistan rekabetli-yapılan silah alımlarının aşırı bütçe açıklarına, dolayısıyla da krizlere yol açacağı ve bu işten sadece uluslararası silah tüccarlarının karlı çıkacağı gerçeği üzerine dikkatlerini vermediler.

       Ve “şimdi ve burada” ne olup bittiğinin farkına varamıyorlar.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    ufukcizgisi
    24 Temmuz 2012 Salı 17:54
    hukuk
    türkiye kurtulamadı dervişler müritler şehler ve cemaatlerden (pensilvanyadan) onun için herkesin ağızında hukuk devleti
    Hukuk devleti olmak için bütün bireylerin özellikle ülkeyi demokratik olmayan seçim sistemi ile idare edenlerin hukuk devletine uyması gerekir....
    78.170.33.20
    sofistik gurbetci
    19 Temmuz 2012 Perşembe 11:47
    farkındalık
    Farkında olmadan sorunların bir parçası olmak yada sorunlarımıza seyirci kalmak, bişeyleri değiştirme imkanının elimzden aınması bu ülkenin oligarşik bürokratik yapısının yıllardır devam ettirdiği bir sosyal proje. Bir gün tv izlerken "aaa bu benim" demek gibi bir şey. Er yada geç uyanış başlamaılı....
    193.110.85.45
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim