• BIST 97.314
  • Altın 145,314
  • Dolar 3,5633
  • Euro 3,9989

    Fibonacci’nin tavşanları, “İslam” ve Yeniden Doğu…

    02.04.2012 15:40
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

       İtalyan bir tüccarın oğlu olan Leonardo Fibonacci (1177-1250) gençlik yıllarından itibaren babasının mesleği gereği ona yardım etmek için kendisiyle sık sık seyahat ederdi. Orta Doğu ve özellikle Kuzey Afrika yolculuklarında, oradaki Müslüman bilim adamlarından matematik öğrenme fırsatını buldu ve kısa zamanda kendi cabasıyla iyi bir matematikçi oldu.

               1202’de yayımlanan kitabı LiberAbaci’ de ortaya koyduğu küçük-gülünç bir problemle anılır.  Şöyle düşünmüştüFibonacci;

              Bir çiftçinin bir çift yavru tavşanı olduğunu düşünün. Yavruların yetişkin olmaları iki ay alır ve ondan sonra her ayın başında bir başka çift tavşan doğururlar.  Bu tavşanlar yetişkin olunca ve yavruladıkça ve o tavşanlar da yetişkin oldukça ve yavruladıkça ve böyle gitsin, bir yıl içinde kaç çift tavşanınız olur?

             Şimdi, ilk ay bir çift tavşanınız vardır ve yetişkin olmadıkları için yavrulayamazlar. İkinci ay boyunca yine yalnızca bir çiftiniz vardır. Ama üçüncü ayın başında ilk çift yavrular: iki çiftiniz olur. Dördüncü ayın başında ilk çift yeniden yavrular ama ikinci çift henüz yetişkin değildirler; üç çift etti.

            Sonraki ay ilk çift yavrular, ikinci çift de yavrular, çünkü yetişkin olmuşlardır ama üçüncü çift çok gençtirler. Bu iki çift tavşanın eklendiği anlamına gelir: hepsi beş çift eder.

            Velhasıl Fibonacci tavşanların sayısını doğal olarak şöyle dizer: 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55,…..,

            Herhangi bir verili aydaki tavşanlarınızın sayısı, önceki iki ayın her birindeki tavşanlarınızın toplamına eşittir. Her hangi bir terimi alın ve önceki terime bölün. Örneğin;  8/5=1,6. 13/8=1,625.

    21/13=1,615. 34/21=1,619. 55/34=1,617…

            Bu sayılar çok ilginç bir sayıya tekabül ederler: altın oranı’na yani 1,618…

    Bu dizi Fibonacci’nin ününün kaynağı olsa da, onun LiberAbaci’si çiftçilikten çok daha önemli bir amaç taşıyordu. Çünkü Fibonacci matematik bilgisini Müslümanlardan öğrenmiş olduğundan ötürü “sıfır” da içinde olmak üzere Arap sayılarını öğrenmişti. Bu yeni dizgeyi eserine koymakla en sonunda sıfırı Avrupa’ya tanıtmış oldu. Başlangıçta Hristiyanlık sıfırı reddetti ama ticaret çok geçmeden sıfırı gerekli kıldı.

    Ve böylelikle dünyanın işlem hacmi en yüksek olan New York, Londrave Tokyo borsalarında ölçü alınan ticari-iktisadi birimlerde, Müslüman bilim adamlarının ve matematikçilerin parmak izleri vardır. Ve bu kutsal parmak izlerini kullanarak başta İslam toplumları olmak üzere kendi dışındaki insanlığı sömürdüler hep.  Bugerçekler ne derecede bilinmektedir, öğretilmektedir ya da müfredatlarında esas alınmaktadır, İslam toplumlarında?

    Varsa yoksa “Batı muasır medeniyet”  Ala!

                Batının muasır medeniyeti Yunanöğretisine dayanır ve bu öğreti, “Boşluk” ve ”Yokluk” kavramlarına ve “Sıfır”rakamınakarşı mantıksız bir korku taşıyordu. 

      Örneğin; Hristiyanlar o dönemde Aristoteles’i İncillerinin üstünde tuttular ve boşluk, yokluk ile sonsuzluk kavramlarından nefret ettiler.  Ve bu kavramlara adeta yasak getirdiler.

                Bu korku ve nefret, batı uygarlığını tek gerçeklik olarak kabul gören materyalist görüş kulvarının dar kalıplarına soktu. Ve maddi âlemin, “mutlak yaratıcı-kozmik şuur ”un görünümlerinden biri olduğunu kabullenmekte zorlandı.  Zorlandıkça da doğal olarak saldırdı, öldürdü ve işgal etti.

                Buna karşın Müslüman atomcular bu kavramları gerekli buluyorlardı. Çünkü “merkez ”in atomlar denilen tekil parçacıklardan oluştuğunu ve eğer bu parçacıklar durmadan oradan oraya dolanabiliyorlarsa aralarında bir “boşluk” olması gerektiğini, yoksa birbirlerine yol vermeyerek çarpışacaklarını kabul ediyorlardı.

    (Bu acıdan İslam felsefesinde “çarpışma” ya yer yoktur.)

                Oysaki bireysel ruh, yaratılışın herhangi bir parçası ile “Mutlak Şuur”un kendi arasında aslında bir ayrım olmadığı için hepimiz özde yaratılışın tanrısal kaynağıyla biriz.

                Gerçek varlığımız, bu “Yaratıcı Güç”le bir olduğu için, açlığımızı maddi dünyada peşinden koştuğumuz hiçbir şey gideremez. Ve bu ilahi güçle mistik birlik dışındaki hiçbir deneyim en derin arzumuzu tatmin edemez.

    Artık “boşluk-yokluk ve sonsuzluk” kavramları saygın bir düşünce biçimine kavuşmuşlardı.

                Aslında KUR’AN, son noktayı koymuştu bile.

    “İnsan, onu, boşluktan yarattığımızı unutuyor mu?”

    Kısaca İslam’ın kronolojisine dönersek, yedinci yüzyılla birlikte, Batı dünyası Roma’nın düşüşünün ardından gücünü yitirmişti, ama Doğu serpilmekteydi. Hindistan’ın gelişimi bir başka Doğu uyarlığı tarafından gölgede bırakıldı ve Batının yıldızı ufukta batarken bir başka yıldız doğuyordu: İslamiyet.

    İ.S. 610’da bir akşam Mekke yerlisi 40 yaşındaki Hz. Muhammet ( S.A.V)Hira dağında, dünyanın maddi boyutundan arınıp, ruhsal doruğa ulaştığı anda; (“sıfır” noktasında-sonsuz uzamda zamanın durduğu ve yeni bir varoluşun başlaması diye ancak tarif edebileceğimiz an)yaratıcısıyla bütünleştiğinde, kendisine “oku”buyruldu ve her okuduğunda anında o kutsal ilahilerden oluşan ve en son metin olarak tüm insanlığa armağan edilen Kur’an’la, aslında her şey yeniden başlıyordu.

    Hz. Muhammet Peygamber Efendimiz ’in 632’de ebediyete intikalinden sonra,  on yıl gibi kısa bir zaman içinde izleyicileri Mısır, Suriye, Mezopotamya ve İran’ı ele geçirmişlerdi. Yahudiler ve Hristiyanların kutsal kenti Kudüs düşmüştü. Yedi yüzyılı ile birlikte, İslamiyet doğuda İndus nehri ve batıda Cezayir’e dek yayıldı. 711’de İspanya’yı fethettiler ve Fransa’ya dek ilerlediler.  Doğuda 751 yılında Çinlileri bozguna uğrattılar. İslam İmparatorluğu Büyük İskender’in hayal edebileceğinden bile daha ötelere yayıldı. Çin yolu üzerinde, Müslümanlar Hindistan’ı fethettiler. Ve orada fethettikleri halkların bilgi birikimlerini özümsemede hızlıydılar.

                İslam bilginleri bu birikimleri-metinleri- Arapçaya çevirmeye başladılar ve dokuzuncu yüzyılda Galip-El-Meynun, Bağdat’ta “bilgelik okulu ”diye anılan büyük bir kütüphane kurdu. Bu kütüphane zamanla Doğu dünyasının ilim merkezi olacaktı ve ilk bilginlerinden biri matematikçi Muhammet İbnMusa el-Harezmî idi.

               El-Harezmî öğesel eşitliklerin nasıl çözülecekleri üzerine bir inceleme olan “Al-Jabr wa’lmugabala” gibi pek çok önemli kitap yazdı; başlıktaki Al-Jabr (tamamlama) bize cebir terimini kazandırmıştır.Algoritma sözcüğü de aslında El-Harezmî’nin adından bozmadır.

              Yine El-Harezmî, Hint-Arap sayı sistemi üzerine yazı yazıyor olduğu sıralarda da, Batı henüz bu sayılardan habersiz ya da benimsemekten uzaktı.  Doğu gelenekleri taşıyan Müslüman dünya bile Büyük İskender’in fetihlerinden ötürü Aristoteles’in öğretileri tarafından ağır biçimde lekelendi.  Ama kısa sürede bilgelik okullarında yetişen İslam bilim adamları sayesinde bu tür düşünce virüsleri temizlendi. Hatta bu okullarda yetişen ünlü Müslüman felsefeci Ebu Hamid el-Gazali, Aristoteles öğretisine sarılmanın yasaklanabileceğini bildirdiyse de buna gerek görülmeden zatentartışma da sona ermişti.

     

              En son “kuantum fiziği”alanında elde edilen verilere göre de “madde”nin yaratılışta olduğu tekrar tekrar kanıtlanmıştır.

     Açıklamaya çalıştığımız ve orijin mecrasından koparılan insanlık birikimleri yeniden kaynağına, “doğu”ya evrilmekte olduğunu görmekteyiz.

             Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi; “Kaynağından kopan her şey, kaynağıyla bütünleşmeyi arzular.”

    Saydığımız batı merkezli büyük borsaların girdikleri krizler hat safhada. Yunan öğretisine dayanan Batı medeniyetinin merkezi ülkesi konumunda olan Yunanistan’ın kurtarılıp, kurtarılmayışına karar verilemiyor bir türlü. Ve buna benzer sinyaller.

             Bakmayın bu günkü çatışmalara, bir zamanlar dünya tarihinin birer bilgelik okulu olan Bağdat, Şam, Bingazi, Kahire, Kabil gibi, şimdilik enkaza dönüşmüş bu kentler, başta İstanbul olmak üzere,  birer dünya borsa merkezleri haline dönüşecektir şüphesiz.

            Ve bir ortaçağ köyüne çevirdiğimiz, sadece feton ışıklı kebap-balık lokantaları ve futbol takımıyla anılan bu güzelim şehrimiz Trabzon, tıpkı eskisi gibi altın, ağırlıklı olarak da gümüş, tarım ve sanayi ürünleri ihraç eden dünya İpek Yolu merkezi bir limankenti  halini alacaktır.

    Elbette ki tek bir şartı var tüm bu olabileceklerin,“büyük krizleri, büyük fırsatlara” dönüştürüp değerlendirebilirsek şayet.
     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim