• BIST 82.363
  • Altın 147,033
  • Dolar 3,7764
  • Euro 4,0385

    Ermeni Düzü ve 'Kıble Sapmaları'

    28.11.2014 16:33
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Namazı Kâbe’ye karşı kılmak demektir kıble ve yönünü Mekke’de bulunan Kâbe binasının istikameti belirler. İnanan inanmayan, namaz kılan kılmayan da konuyu bu şekliyle bilir.
    ***
    Ancak şu sorular da sorulmakta; "Kıble, Kâbe’nin binası mıdır?"
    Bazı din yorumcuları, ilahiyatçılar ya da din bilimcileri; 
    "Hayır, kıble Kâbe’nin arsasıdır." şeklinde bir yorumla soru yanıtlanır.
    Yani, yerden Arşa kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için deniz ve kuyu diplerinde, yüksek dağlarda ve uçaklarda, bu cihete doğru namaz kılınır.
    ***
    Peki, örneğin; Uzayda kıble ne tarafta?
    Rus uzay mekiğinde uzaya ilk Müslüman astronotu göndermeye hazırlanan Malezya, uzayda abdest, namaz ve kıble gibi sorunları çözmek için konferans düzenliyor şu günlerde.
    Malezyalılar konuyu o kadar mesele yaptılar ki, ülkenin Ulusal Uzay Ajansı, "Uzayda İslam ve Yaşam' adlı konferansta 150'ye yakın ilahiyatçı, bilim adamı ve astronotlar, Örneğin; Namaz kılarken Kâbe'ye dönme, yani kıble zorunluluğuna nasıl çözüm getirilecek? Günde beş kez kılınan namazın vakitleri nasıl tayin edilecek? Astronotlar, dünyanın etrafını 24 saatte 16 kez turlayan Uluslararası Uzay İstasyonu'na gidince kaç vakit namaz kılacak? Gibi...
    ***
    Bizim Diyanet İşleri Başkanlığı'na göre ise sorun yok. İşte Diyanet'in çözümü:
    Uzayda hayat olmadığını, ibadetin de bu dünyada emredildiğini belirten yetkililer; "Kıble önemli değil ki, Kuran'da 'Ne tarafa yönelirseniz Allah oradadır' deniyor.
    İlahiyatçı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz'a göre ise; "Ayet vardır; 'Ne tarafa dönerseniz Allah o taraftadır' diye. Kâbe'ye tapınmıyoruz ki biz. Kıble, birliği sağlamak içindir. Kıble zorunluluğu olmaz böyle durumlarda." 
    ***
    Maçka İlçemizin Ermeni Düzü Mevkiinde, dayı, teyze ve amcaoğlu düzeyinde birkaç hane akraba yakınlarım var ve bunlardan biri olan ve konu ile ilgili bilgisine başvurulan, caminin arsasını da kendisinin bağışladığını ifade eden sevgili Refik Yıldız Bey Ağabeyimiz, görülen bitkin ve yorgun haliyle durumdan epey üzgün ve asıl o zor durumda.
    Çünkü eğer cami yıkılırsa ve tekrar inşası söz konusu olacaksa, ağırlıklı olarak yük, onun omuzlarındadır. Kendisi aynı zamanda inşaat ustası vasfıyla da yapımında epey emeği var ve üstelik de seksen küsur yaşında.
    ***
    Ama beni asıl ilgilendiren irili ufaklı bu tür “gizil-kültürel” sorunların dinamik süreçleriyle ilgili olan ve videoyu izlerken zihin arşivimden bilinç üstüne çıkan şu çağrışımlardı; 
    İslam coğrafyasında oluşan iktisadi ve siyasi krizlerin yanında daha temel bir sorun göze çarpıyor.

    Alt yapı”yı da etkileyen bir "üst yapı" karmaşasına bürünen ve "inanç" dünyamızda oluşan sorunlar yumağının zihinsel bir tümöre dönüşmesidir.

    Elbette ki bu durumun temel dinamiği, her iki uygarlığın-ki hiçbirisi bizim uygarlığımız değil- günümüzdeki en olumsuz yanlarını karşı karşıya getirmenin bir ürünü olduğu, öte yandan kültürel altın çağından çok uzakta, hatta günümüzdeki "maddi-menfi" siklonun alçak basınçlı politik stratejilerin oluşturduğu şiddetli “modernite” fırtınalarının feodal ve karanlıkçı imgesi içinde donup kalmış, batılı modellerin içinde ve baskısı altında kalan, kendi özgün yollarını yaratmakta güçsüz ve yeteneksiz bir İslam’ın çıkarıldığıdır.
    ***
    "Din-inanç" düzlemi üzerinde negatif etki bakımından belirleyici unsuru ve sistemin ürünü olan "patolojik-yapısal" ya da fonksiyonel bozulmanın yol açtığı tepkisel davranış biçimleri, toplumsal, sosyolojik ve iktisadi yapı üzerinde olduğu gibi, "inanç" dünyasında da, adeta serbest yüzen bir korku ya da endişe türevinde kendini gösterir.

    İşte bu korku ve endişe türevinde kendini gösteren fonksiyonel bozulmalar, öz bilinç yerine, ayrı bir "yan bilinç" inşa eder ve bu durum da ister istemez "kıble sapmaları”na yol açar.
    **
    Evet, bu vesileyle “Kâinatın Efendisi”yle başlayan ve ilk bin yılı kapsayan uzunca bir dönem içinde dünyayı insanca yaşanılır bir mekâna dönüştüren, ancak son yüzyılda “İslam o’fobi”, ya da “terörist” yaftalarına maruz kalan, o evrensel “İslam Uygarlığı”nın altın çağına bir seslenelim.

    ***

    Ey Farabi neredesin? 
    Nerede, hangi paslı donmuş zihinlerde, unutulmuş/unutturulmuş, karanlık dehlizlere terk edilmiş botanik, tıp ve felsefe alanlarındaki mucizevi uğraşların?

    Nasıl kaybolur senin, insan vücudunun, organların görevi, hastalıklar ve tedavi yöntemleri konusundaki çalışmaların?

    Ne oldu o İnsanlığın sağlıklı bir bedene sahip olması için gereken sebepleri tespit eden ve hastalıklara çözüm yolları arayan ve bulan emeklerin?
    ***
    Ya İbni Sina, senin o tıp alanında mikropların varlığını keşfeden dâhiliğin neden bilinmiyor şu günlerde? Belki de "kıble sapmaları"nın dinamiğindeki patolojik mikropların önüne geçer diye mi acaba saldırıya uğradı ve orta çağ karanlıklarına gömüldü?
    Devlet hizmetlerinde bakan, hekim ve filozof olarak görev aldığın, gündüz devlet işlerinde gece bilim işlerinde çalışarak yarattığın eserler ki bu eserler tüm dünyada ders kitabı olarak okutulmuştu o dönemlerde. 
    Nasıl oldu da, o kutsal toprakların coğrafyasındaki devlet mekanizmalarında halka hizmet adına mazhar olan "alt düzey" şahsiyetler, makam, mevki ve statüleri nasıl bu şekliyle kullanır ve kendilerine miras bırakılan, bahşedilen değerler ayaklar altına alınır?

    Bütün bunları yattığın yerden görüyor ve kahroluyor musun acaba?

    ***
    Matematik ve astronomi dâhileri, evrenin oturtulduğu ve o yüzden saygın bir düşünce olan “boşluk” ve “yokluk” kavramlarından nefret eden Aristoteles Mantığını bilimsel literatürden silen Müslüman atomcular Ali Kuşçu, El-Buruni, El-Harezmi, haydi kalkın ayağa.
    Kalkın ve anlatın bu kadim kültüre, genç yaşlarınızda dünya bilim tarihine miras bıraktığınız; “Fetih ve Astroloji Risalesi” ile Risale-i Muhammediye' de yazmış olduğunuz Matematikten dil ve belagat konularına, tarih, botanik, farmakoloji, jeoloji, coğrafyadan, meskenler arasındaki mesafeyi düzenleme ile ilgili "Mekânların Sonunu Sınırlama"ları anlatın. 
    Anlatın, Kâinat Cevherlerinin ne olduğunu. 
    Yıldızlar ilmini, Pi sayısı ve Trigonometriyi anlatın.
    ***
    Evet, sen Mimar Sinan; zaman ve mekan tasarımını, evrensel yaratılışa ve yasalarına uygun dizayn eden ve "zaman-mekan" kutsallığını eserlerine yansıtan tüm zamanları tek ustası. 
    Ne oldu o estetik akıl?
    Nerelere kaydırıldı o üretken bilinç ve üst düzey mimari tarz? 
    Bundan mıdır acaba bu günkü "kıble sapmaları"nın yamukluğu?

    O asil donanım, birikim ve estetiğin zerresi dahi, neden yansımıyor 21 inci yüzyılın Ermeni Düzü’ne?
    Ne dersin?
    ***

    İbn Haldun’a seslenmemek de ne demek?

    En büyük rakiplerinin de itiraf ettiği ve dünya bilim tarihinde ilk ve tek kabul edilen “Tarih ve Felsefe Sosyolojisi” ile ilgili başyapıtın “Mukaddime-giriş”, kaçımızın kütüphanesinde saklı?

    Döneminde boynuzlu “wiking”lerin hüküm sürdüğü ve barınacak bir mekân dahi tesis edemeyen batı toplumlarının yanında, senin siyasi ve toplumsal örgütlenmenin çözümleyici yeteneğinin genişliği ve tazeliğini halen koruyan “Devlet ve İktisadi Hayat” analizlerin, bu günkü “modern devlet” diye kabul edilen yapılanmalarda bile yoktur.

    Ama gel gör ki miras bıraktığın o medeniyetin topraklarında “oligarşik” işbirlikçi krallar, prensler ve diktatörlerin başını çektiği, sömürü şirket mantığıyla işleyen devletçikler hâkim.

    Nasıl kemiklerin sızlamaz, ey İbn Haldun.

    ***

    Ve ilk kez pergel kullanan, sıvıların özgül ağırlıklarını bulan, felsefe, tıp, ilahiyat, siyaset, matematik, astronomi ve meteorolojiye, psikolojiden diyalektiğe, optik kimyanın da aralarında olduğu 20 den fazla farklı alanda 270'e yakın eser vermiş çok yönlü İslam âlimlerinden olan Kindi'ye; 
    Tıp, eczacılık alanında eserler vermiş, suçiçeği ve kızamığın aynı şey olduğunu, 1100 sene önce ilk göz ameliyatını yapan bir tıp dehası Razi'ye;
    İlk kez Ay'ın güneş etrafında dönmesini 365 gün, 5 saat, 48 dakika 24 saniye olarak hesaplayan, günümüzde ise bu 365 gün, 5 saat, 48 dakika ve 46 saniye olarak hesaplanan, yani 22 saniye yanılmış Battani'ye;

    Ve bu 22 saniyelik yanılmaya karşın, bu gün kilometrelerce yanılgı içinde olan, "uzay-inanç-yerküre" sistematiklerini çözememe körlüğüne sahip bu kavmin, saydığımız ve daha nice bilim tarihinin eşsiz şahsiyetlerini, en azından saygı ile anıp, yoksul ve her türlü imkândan yoksun, bir avuç “bahçe-lokma”sından kısıp, kendi kutsallarını inşa etmeye çalışan ve bu “makûs” talihin kementinde sıkışıp kalan o halk adına "özür dileme" terbiyesine sahip olması gerektiğine inanıyor ve diliyorum şu günlerde ikinci bin yılın ardından başlayan “özüne evrilme” sürecinde, tünelin sonundaki ışığa ulaşma, daha az hasarlı ve sancısız olsun.  

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim