• BIST 96.400
  • Altın 144,302
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,0009

    Ergenekon Efsanesi ve “Yaban Domuzu Olma Sendromu”

    06.09.2013 13:08
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Ergenekon davasının özüne sahip çıkmak, bu davayı yürüten mahkemelere “koşulsuz güven” anlamına gelmez.

    Eğer insan hakları savunucusu iseniz, “devlete” (herhangi bir devlete) ve de “mahkemesine”, “koşulsuz güvenmenin”  bir mantığı yoktur.

    Ya da değişik bir ifadeyle;

    “Mutlak güven duyacağınız hiçbir devlet ya da mahkeme yoktur.”

    Teknik ayrıntılar hukukçuların, ancak işin mantığı bu.

                                                 ***

    Hukukun uygulamasına yönelik ve birbirini bütünleyen/tamamlayan “esas” ve “usul” kavramlarından, “usul”de bir takım hatalar söz konusu ise ki mevcut hukuksal yapıda veyahut yargı siteminde olmaması sürpriz olurdu zaten, o halde;  “usul”den kaynaklanan ve bilerek ya da bilmeyerek yapılan hatalar yüzünden “esas”ı, davanın özünü ihmal etmek ve bunun yanında alışılagelmiş “statik-bürokratik” yöntemlerle kendi mecrasından saptırma kurnazlığına ve tuzağına karşı,  kamuoyunun değer yargılarında bir belirsizliğin ve çelişkilerin hâkim olduğu bir süreç yaşanmıştır, şu son beş yıl zarfında.

                                                         ***

    Bu belirsiz, çelişkili ve tutarsız süreç, konu ile ilgili soruşturmaların açılmasını ve devamında yargılamaların  başlatılmasını, toplumun değişik katmanlarında  “makul ve kabul görme”  ile  “reddetme” ayrımına sebebiyet vermektedir.

    Bu itibarla, “Ergenekon Süreci”, yüzde yirmilerde mıhlanıp kalan muhalefetin siyasi kadrolarınca bir hukuk mücadelesinden çok bir “manevra alanı” olarak kullanıldı hep.

    Bu durum ise muhalefeti, içte, “statik” bir alana hapsetme, dışta ise, Ortadoğu ve Kuzey Afrika Diktatörlüklerinin, yani  “Askeri-Sınai Kompleks Yapı”nın çekim alanına kaydırmaktadır.

    Bu tür bir “muhalefet etme” yönteminin içeriğini çözmek için ille de hukukçu ya da siyasetçi veyahut stratejist olmak gerekmez.

    Sokrates’in deyimiyle “At Sineği” olmak bile kâfidir.

                                                       ***

    Ancak, özellikle İlker Başbuğ’un tutuklanması, bir “istisna” olup, diğerlerinden ayrık değerlendirilmesi yönüyle oldukça “düşündürücü” yönü bulunduğu, hatta halen yürürlükte olan mevcut darbe yasalarından da istifade edilerek, “bilerek işlenen bir hata”, bir yargı operasyonu niteliği taşıdığı kuşkuları konuya hâkim çevrelerce de ifade edilmektedir.

    Bunun içindir ki; bu tutuklamanın öncelikle “kimin yararına”  ya da bu uygulamayla kim/kimler daha “kazançlı” çıkıyor, sorularına verilecek cevaplar, kuşkuları teyit eder görünümünde ve bu yönüyle de uygulamanın pek de iktidarın hayrına olduğu söylenemez.

                                                   ***

    Bakınız; özellikle de ulusal bir bayram günü, ana muhalefet parti liderinin, cumhurbaşkanlığı nezdinde verilen resepsiyona katılmayıp,  “prim getirir” maksadıyla, adeda bu iş için “kurulu bir tezgâh” görüntüsü veren ve tutuklanıp bir “obje” haline getirilen bir ordu mensubunu ziyaret etmesi neden iktidarın hayrına olsun ki?

    Hele de o “ordu”, cumhuriyeti koruma ve kollama görevi ile onurlandırılmışsa, tutuklanan kişi de, en üst düzey bir statüdeyse ve üstelik de “Atatürkçü”yse.

                                                        ***

    Daha üst düzey bir “mühendislik projesi” ise, Türkiye’de yüzde 20’lerden, yüzde 30-35, hatta 40’lara tırmanma ihtimalinin  imkân dâhilinde olduğu bir diğer toplumsal-sosyolojik yapıdan, sağlıklı bir “ana muhalefet” kulvarının oluşturulmaması, böylelikle sistemde  “denge ve fren”  işlevlerini gören mekanizmaların  kurulmasını önleme ve “siyasal erk” gücünü tekrar bürokratik sistemde toplama stratejisidir.

    Ve böylelikle; “Mutlak iktidar, mutlaka hata yapar” beklentisiyle süreci, mevcut iktidarın aleyhine çevirme ve hata yaptırmaya zorlama,  ya da olası mevcut hatalarına daha da “hata ekleme” suretiyle, kendisinin saf dışı edilmesi pekâlâ sağlanabilir.

    Bunun anlamı da, “Türkiye’de, çağdaş demokrasilerde var olan ve birbirinin alternatifi olan iki ana siyasi yapının oluşması engellenmiş oluyor” demektir.

                                                      ***

    Esas izaha muhtaç konu ise, toplumun, akıldışı kaynakların, yöntemlerin ya da uygulamaların “kötünün sembolleştirilmesi” ile nasıl eritildiğine, normaliteye çekildiğine, yaşamda kabul görmüş hale getirilmesine,  “meşruiyet” kazanmasına, neden bu kadar “sabır” gösterdiği ya da doğal sınırlarını aşan sabretme olgusunu nasıl bir “erdem” haline getirdiği konusudur.

    Ve bunun yanında uyumaya bırakılan/terk edilen yaşam hücrelerini  uyandıracak  ve harekete geçirecek  ve topluma dayatılan  “sosyal mühendislik” projelerine dur diyecek ortak bir aklın doğmasını önleyen ve ön yargılarla bireyin iç dünyasında kurulan “gizli toplumsal mahkemeler”in yerini bilgi donanımına sahip modern toplumun kurumsal yapılarına nasıl dönüştürüleceği konusudur.  

                                                   ***

    Kronikleşmiş bu toplumsal ayrışmayı, bir örnekle daha da anlaşılır hale getirmek mümkün. Örneğin; hoşlanmadığı bir konseri terk eden bir kişiyle, konserde kalarak hoşlanmadığı duyguları yaşamaktan kendini kurtaramayan iki kişiden ilki; etkin bir duygu işlevi ile yaşayacağı duyguları seçebilirken ya da “tercih” edebilirken, ikincisi; zayıf bir duygu işlevi ile istemediği duygulara “mahkûm” olmuş oluyor.

    Duygu ise bir çeşit yargılamadır ve amacının “kavramsal ilişkiler” olan entelektüel yargıdan farkı,  dış dünyadan tümüyle bağımsız olabilecek özel bir süreç oluşudur. Ve bu süreç içinde, içeriğe ya da konuya, kabul veya ret (hoşlanma ya da hoşlanmama) cinsinden bir değer yüklenir.

                                                           ***

    ABD’li Felsefeci ve aynı zamanda psikolog olan Fred Newman, Yeni Gine’de yaşayan  ve sebze yetiştiren bir halk olan Gururumba’lılar arasında görülen bir sendromdan bahseder:

    “Yaban Domuzu Olma Sendromu”

    Bu halkın yaşadığı yaylalarda yabani (evcilleşmemiş) domuz yoktur ve burada yapılan benzetme, sahibinden kaçan, vahşileşen ve öteki hayvanlara saldıran domuzlara kıyasla yapılmıştır.

    Gururumbalılar ehli domuzların neden saldırganlaştıklarını anlamazlar, fakat böyle bir davranışın geçici bir durum olduğuna inanırlar.

    Belli bir muameleye  veya  ritüele, bir tür törene tabi tutulan hayvan tekrar evcilleşebilir. Bu durum, yaban domuzu sendromuna yakalanan kişi için de geçerlidir.

    İnsani kontrolden çıkış geçici bir süre içindir ve topluma tekrar dâhil edilebilir (re-integration-yeniden bütünleşme).

    Ve bu farklılaşmanın/yabaniliğin, bireyin bir “hayalet” tarafından ısırılmasıyla ortaya çıktığına inanırlar.

                                                       ***

    Yabandomuzu sendromuyla sancılanan birey çeşitli saldırgan tavırlar takınabilir. “Yağmalama, onu seyredenlere ok atma, vs.  Bu “saldırı’lar nadiren de olsa ciddi zararlara yol açar. Bu davranışın etkisi altındaki birey, kontrolden çıktığı geçici süre içinde ne olup bittiğini ne kendisi hatırlar, ne de kimse ona hatırlatır. Başka bir durumda, tekrar yabani durumuna dönebilir. Bu durumda yakalanır ve aynı şekilde davranan domuzlara uygulanan benzer bir törenden geçirilir.  Tüten bir ateşin üzerine tutulur ve ardından, vücudu ahalice, domuz yağıyla baştan aşağı sıvazlanır. Bu bir ceza değildir, bununla birlikte, görevli bir kişi tarafından adına küçük bir “domuz öldürülür” ve  “makbul köklerden müteşekkil bir sofraya buyur edilir.”

                                                          ***

    Görüldüğü gibi bu ilkel toplum, kendi bireyinin faklılaşmasını yani yabanileşmesini toplumsal acıdan “biçimlendirebilmiş”, bu hale geçerli bir ifade hakkı tanımış, yaşamda kabul etmiş, legal hale getirmiş.

                                                       ***

    Bir önceki  günkü “Taraf” gazetesinin ön sayfa manşeti şöyleydi;

    “Darbe bizim görevimiz” demeye getiriyor  28  Şubat davası sanıkları ve kendilerini; “İhtilal değil, görevimizi yaptık ve eski yasalara göre yaptıklarımız bir suç değildi. İrtica bir iç tehditti… ” şeklinde savunuyorlar.

    Doğru söylüyorlar bu zat-ı muhteremler.

    Ellerine,  gerek  görüldüğü anda, “darbe” yapmak için hazırlanan  bir yasa tutuşturacaksın ve ondan sonra; “Sen neden darbe yaptın?” diye kendisini sorumlu tutup, ömür boyu hapse mahkûm edeceksin.

    Yani; ”darbe yasalarıyla, darbeciyi yargılamak”

                                                                   ***

    Toplumsal zihinlere kazınan ve genel kabul gören köktendinci-şeriatçı hayaletler”  tarafından “ısırılma” tehlikesini bertaraf etmek asli görevdir, kutsal ve şereflidir.  Ve bu kutsal görev, yasalarca da zapt-ı rapt altına alınmıştır zaten.

    “Bu hayaletler kötü niyetli, zararlı varlıklardır. Isırılmayı birey kendisi ya da eşdeğer ordusu seçmediği için davranışlarından veyahut eylemlerinden sorumlu tutulamaz” varsayımı, değil hukukla, ilkel toplum mantığıyla da bağdaşmaz.

                                                                  ***

    Gururumbalılardan daha modern bir toplum ya da devlet  isek eğer, daha çağdaş bir hukuk sistemi  ile bu karmaşadan kurtulabilme şansımız var demektir.

    Küçük bir domuz”  öldürme yerine,  mevcut yürürlükte olan “çağ dışı ve darbe yasalarını”  öldürebilirsek, bu toplumsal ayrışmayı ve belirsizliği de yok etmiş oluruz.

                                                                    ***

    Bir generale/generallere ya da benzeri suçlardan yargılanan ve hatta tutuklu olanlara, “milletvekilliği” gibi, ne “makul köklerden oluşan bir sofraya buyur etme” mükâfatlığı, ne de “ömür boyu hapis” gibi akıl dışı yaptırımlar uygulanmalı.

    Yoksa halen yürürlükte olan darbe yasalarının hükümlerine uyma tuzağına düşersek, “Gururumba Hukuku”nun bile gerisinde kalırız.  

                                                            ***

    “Gerçek adalet, bir kişiyi belli bir yasayı çiğnemeye iten özel durum ve koşulları göz  önünde bulunduran adalettir.

    Ve  gerçek  adalet, uygulamakta olduğu  yasayı bile yargılayan adalettir.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    düşünen adam
    07 Eylül 2013 Cumartesi 19:00
    19:00
    Her zamanki gibi konuya farklı bir bakış açısı getirdiniz tebrikler sayın yazar. ,..
    176.33.46.167
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim