• BIST 97.149
  • Altın 282,758
  • Dolar 5,7454
  • Euro 6,3899

    ERDOĞAN'A HAKSIZLIK MI YAPILIYOR?

    07.07.2019 11:21
    Mustafa USTA / köşe yazarı

    Mustafa USTA / köşe yazarı

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı için yenilenen seçimde, AK Parti’nin uğradığı ağır mağlubiyet sonrası, tartışma Erdoğan ve partinin geleceği ve yapması gerekenler üzerine odaklandı.

    AK Parti’de yaşananları (MHP hariç) muhalefet gözüyle değerlendirirsek, mesele oldukça basit: “AK Parti, uzun yıllar izlediği politikalar sebebiyle artık karaya dayandı ve kurtuluşu mümkün gözükmüyor. Halk gerçekleri görmeye başladı. Haliyle partinin lideri Erdoğan da, siyasi kariyerinin sonuna geldi!”

    23 Haziran’da sarsılan AK Parti ve partiyle özdeşleşen lideri Erdoğan’ı ‘gardı düşmüş’ vaziyette yakalayan muhalefetin, “Şöyle bir geri çekileyim de, AK Parti ayağa kalkıp toparlansın” diye beklemesi mümkün mü? Değil elbette.

    Çünkü muhalefet, önceki rauntlarda yediği yumrukları unutmadı. Haliyle AK Parti’nin toparlanması durumunda, gelecek rauntlarda muhalefete nasıl yükleneceği de ortada.

    Zaten muhalefet partileri, iktidar partilerinin güç kaybetmesini iktidara gelmek için fırsat olarak görür ve bu şansı kullanmak isterler, ki bu sistemin tabiatı gereğidir.

    Filmi tersinden izleyelim; eğer CHP iktidarda, Erdoğan’ın liderliğindeki AK Parti de ana muhalefette olsaydı, CHP’deki benzer bir sarsılmayı AK Parti farklı bir tarzda değerlendirir miydi? Hayır, eline geçen fırsatı değerlendirirdi.

    Muhalefet algısını anlamak bakımından, Erdoğan’ın siyaset yaklaşımında, yetki sahibi kendisi/hükümeti olmasına rağmen, idarede sorumsuz muhalefeti nasıl yerden yere vurduğunu, bütün olumsuzlukların sebebi gibi göstermeye çalıştığını herkes biliyor, görüyor.

    Halk nezdinde, ‘ülkeyi içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan çekip çıkartacak’ bir görüntü verip veremediği bir yana, muhalefet açısından durum net, bunu tartışmaya gerek yok.

    ***

    Asıl tartışma konusu, birbirine bağlı iki mesele etrafında düğümleniyor.

    Birincisi, yeni dönemde, 23 Haziran’da ortaya çıkan tablo ve talepler üzerinden, AK Parti ve Erdoğan’ın takınacağı tavırla ilgili.

    İkincisi ise, birinciye bağlı olarak, eski AK Partililerin dile getirdiği eleştiriler ve parti kurma hazırlıklarıyla ilgili.

    Birinci durumla, daha çok AK Partililer ve AK Parti sayesinde çeşitli kazanımlar elde eden bazı çevreler ile birçok eksikleri olsa da AK Parti’nin (farklı gerekçelerle) belli bir süre daha iktidarda kalmasını isteyen çevreler ilgili gözüküyor.

    İkinci durumla ilgili olanlar ise, kendilerini AK Partili olarak tanımlayan, partinin kuruluş felsefesi ve ilkelerini benimseyen, bugün gelinen noktada bu felsefe ve ilkelerden uzaklaşıldığını düşünenler.

    ***

    Bu ikincilerin, yani Gül-Babacan ve Davutoğlu ekseninde toplananların temel endişesi ortak: “AK Parti iktidarında yaşanan değişim ve görece gelişmeleri, elde edilen kazanımları kaybetmemek”

    Eğer AK Parti bu şekilde siyaset yapmaya devam ederse ve (AK Partili) birileri çıkıp da buna mani olmazsa, sadece iktidar değil, iktidarla kazanılan her şey, kaybedilme riskiyle karşı karşıya kalacak.

    Bu durumda yapılacak iki şey var: Birincisi ‘Erdoğan’ın (yönetim anlayışının) değişmesi’ ve partinin kurucu ilkelerine dönmesi, ikincisi ise ‘yola Erdoğan’sız devam edilmesi’

    Eğer bunu başarabilirse, 2002’den bu yana yaşanan bütün olumlu şeyler, AK Parti’nin hanesine, olumsuzluklar ise Erdoğan’ın hanesine yazılacak ve AK Parti halk nezdinde aklanacak.

    Böylece, iktidar devam edecek ve elde edilen kazanımlar da kaybedilmeyecek.

    AK Parti’nin yapıp-ettiklerini meşrulaştırıcı bir mekanizma gibi hareket etmekle eleştirilen Prof. Hayrettin Karaman’ın yaptığı da aslında bu. Yani, ‘uzun yıllar süren bir mücadeleden sonra elde edilen ve kaybedilmesi durumunda bir daha elde edilmesi hiç de kolay olmayacak iktidarı kaybetmemek için, yapılan onca hata ve yanlışa rağmen, iktidarın sürekliliğini sağlamak.’

    Tabii bu anlayışın siyasal/sosyolojik ve tarihsel açıklamalarının yanında, ideal üzerinden objektif olarak değerlendirilmesi halinde ‘iktidarın gerçekten bir kazanım olup olmadığı da’ tartışmalıdır, lakin bunları başka bir yazının konusu yapmak üzere biz asıl konumuza devam edelim.

    ***

    Tabii bu çevreler, Erdoğan’ı iyi tanıdıkları için, birinci ihtimalin (Erdoğan’ın değişmesinin) mümkün olmadığını biliyorlar. Bu değişim söylemleri, daha çok ikinci metot için, meşruiyet zemini arayışlarından kaynaklanıyor.

    Bu yapıların (Gül-Babacan ve Davutoğlu) önünde güçlü engeller var. Birincisi, bu durumu önce AK Parti’nin iskeletine ve sonra da halka nasıl anlatacak ve onları nasıl ikna edecekler?

    23 Haziran sonrası ortaya çıkan tablo, sadece muhalefeti değil, AK Parti içindeki bu çevreleri umutlandırsa da işleri hiç kolay değil.

    Şu soru da cevap beklemektedir; acaba mesele sadece Erdoğan (yani yönetim) meselesi mi, yoksa (Erdoğan ya da AK Parti fark etmez) bir zihniyet meselesi midir? Bunun zihniyet değil de, Erdoğan meselesi olduğunu halka nasıl anlatacaklar? Ve halkı, Erdoğan gidince her şeyin iyi yönde değişeceğine nasıl ikna edecekler?

    Gül-Babacan veya Davutoğlu’na umut bağlayan çevrelerin, meselenin zihniyet meselesi değil, yönetim meselesi olduğunu ortaya koyabilmelerini, ihtimal dahilinde görmüyorum.

    Peki Erdoğan değişir mi?

    Eleştiriler ve taleplerin ortak noktası, AK Parti’nin kuruluş ilkelerine dönmesi ve lideri Erdoğan’ın değişmesi üzerine odaklanıyor.

    Peki, Erdoğan bu talepleri dikkate alır mı? Daha net bir ifadeyle, “Erdoğan değişir mi?”

    Yaşananlar üzerinden akıl yürütelim.

    Milli Görüş hareketinden kopuş ve AK Parti’nin kuruluşu sürecinde, iki isim dikkat çekiyordu.

    Bunlar Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan idi. Süreç, Türkiye şartlarında karşılığı bulunan karizması ve liderlik özellikleri dolayısıyla, Erdoğan’ın lehine oldu.

    Erdoğan, arkasında güçlü bir hikayesi de bulunan (yaşadığı mağduriyet) bir lider olarak öne çıktı. Tabii burada, AK Parti’nin kuruluş aşamasında lider kadrosunun yurt dışına, bilhassa ABD’ye yaptığı ziyaretler ile Türkiye’de Milli Görüşe şüpheyle bakan yurt içindeki güç odakları/elitlerle yapılan görüşmeleri atlarsak, fotoğrafı tamamlayamayız.

    Arkasından gelişen süreçte Erdoğan adım adım, tek ve tartışmasız lider haline geldi ve partisiyle özdeşleşti.

    İşte yapılan eleştirilerde gözden kaçırılan bir nokta da bu. Eğer AK Parti, kurumsal bir yapıyla hareket edip, eleştirildiği gibi, parti içi demokrasiye, istişareye açık olsaydı, Türkiye gerçeğinde ve dayandığı toplumsal kesimler açısından, bu gücü asla elde edemezdi.

    Çünkü seçmen ‘önce Erdoğan, ardından AK Parti’ dedi. Haliyle Erdoğan, Fransız Kralı 14. Lui’nin (Louis) ‘Devlet benim!’ dediği gibi, rahatlıkla ‘Parti benim!’ diyebildi. Haksız da sayılmazdı, çünkü hakikat buydu.

    Mustafa Kemal Atatürk ile CHP’yi bir düşünün. Hangisi daha güçlüydü, Atatürk mü, CHP mi? Elbette Atatürk, partinin mutlak hâkimi ve üzerinde idi.

    Erdoğan’ın ‘tartışmasız tek lider’ olmasının birçok avantajı da vardı. En başından güçlü bir Erdoğan, bütün muhalefeti göğüslüyor, saldırıları püskürtüyordu. Erdoğan’ın arkasına sığınmanın getirisi yüksek, maliyeti ise oldukça düşüktü. İşin garip yanı, Erdoğan’ın bu özelliğini, bugün kendisini eleştirenlerin büyük kısmının, olabildiğince lehlerine kullanmasıdır.

    Evet, Erdoğan tek ve tartışmasız liderdi. Eğer öyle olmasaydı, 17-25 Aralık sürecindeki ağır yolsuzluk suçlamalarına rağmen, AK Parti iktidarda kalabilir miydi? Kalamazdı.

    Eğer Erdoğan olmasaydı, Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı olabilir miydi? Olamazdı.

    Eğer güçlü lider Erdoğan olmasaydı, Ahmet Davutoğlu partinin başına geçebilir miydi, Başbakan olabilir miydi? Elbette hayır.

    Gerçekçi olmalı ve Erdoğan’ın hakkını teslim etmeliyiz.

    ***

    Erdoğan, bilhassa 2008’de AK Parti’ye açılan kapatma davasından ve sonrasındaki Ergenekon-Balyoz gibi operasyonlardan sonra daha da güçlendi, AK Parti’nin üzerine çıktı ve partiyi tamamen ikinci planda bıraktı.

    Aslında AK Parti’ye iktidara geldikten sonra destek veren çevreler için de başta Türkiye’nin demokratikleşmesi ve diğer reformlar için Erdoğan’ın güçlü liderliği çok önemliydi ve (parti içi anti-demokratik yaklaşımlara ve yönetim anlayışına rağmen) desteklendi.

    Haliyle Erdoğan’ın bu gücünü görmezden gelerek, “Sahip olduğun şeyleri, sana AK Parti ve teşkilat verdi!” demek, gerçeği büyük oranda yansıtmayan bir düşüncedir.

    Yanlış anlaşılmasın, Erdoğan’ın her alanda çok başarılı icraata imza attığını söylemiyorum. Söylediğim şey, sürecin/kurgunun ortaya çıkardığı zaruri sonuçtur: “AK Parti iktidarında yapılanlar, iyisiyle-kötüsüyle, tek aktör Erdoğan’ın eseridir!”

    Fakat böylesine güçlü bir liderliğin, zorunlu bir sonucu da olacaktı: ‘Yapılan-edilen her iyi şeyin kendisine atfedildiği Erdoğan, kötü ve olumsuz şeylerin de sorumlusu olmalıydı.’

    Fakat şaşırtıcı bir şekilde, Erdoğan’a yapılan eleştirileri, bugün onu eleştirenler de dahil olmak üzere, “Hayır, liderimiz Erdoğan suçsuzdur, iyi olan ne varsa onun eseridir. Kötü olan ne varsa da bizim suçumuzdur” diyerek karşılamadı mı?

    Çünkü biliyorlardı ki Erdoğan’ın güçsüzleşmesi veya yıkılması, kendi sonları da olacaktır, bütün ikballeri Erdoğan’a bağlıdır.

    Bugün de aynı anlayışın sürdüğünü görüyoruz. Parti güç kaybediyorsa, bunun sorumlusu, Erdoğan’ı anlamayan, verdiği talimatları yerine getirmeyen kabinedir/teşkilattır! Özetle, ‘teoride yanlış mümkün olamaz, olsa olsa pratikte yanlışlar vardır’ düşüncesi partiye hâkimdir.

    Bu düşünce şaşırtıcı değildir, zira bu hareketin geleneğinde, liderin hata yap(a)mayacağı şeklinde bir inanış/anlayış vardır.

    Erdoğan neden değişemez?

    Peki, Erdoğan neden değişemez, biraz da bunu irdeleyelim.

    Recep Tayyip Erdoğan, siyasete adım attığı andan itibaren nasıl bir siyasi kimlik ve kişilik sergilemiştir?

    Bilhassa RP İstanbul İl Başkanlığı ve Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevlerinde, kamuoyu Erdoğan’ı nasıl tanımıştır?

    Temsile soyunduğu kitleleri, hitabetiyle etkileyen, sert ve hırçın bir ses tonu ve üslupla siyaset yapan, halkta karşılık bulan bir inandırıcılığı olan, kitlesini sürekli bir tehdit ve tehlike tanımı yaparak bir arada tutan, ötekinin varlığıyla adeta hayat bulan, muhalefette iken iktidara, iktidarda iken de muhalefete karşı oldukça sert bir siyaset takip eden, vb. özellikleri vardı Erdoğan’ın.

    Ama hepsinden önemlisi de, siyaseti ‘sıfır toplamlı bir oyun’ olarak gören anlayışıydı. Bu anlayışta ‘uzlaşmak, anlaşmak, geri çekilmek’ yoktur, yapılırsa da bir sonraki hamle için avantaj elde etmek için yapılabilir.

    Haliyle siyasete uzun yıllarını veren Erdoğan, bu siyasi kimlik ve kişilikle, etle tırnak misali özdeşleşti ve halk da bunu benimsedi.

    Bu siyaset tarzı, artık Erdoğan’ın ‘mütemmim cüzü’ haline gelmiştir.

    Şimdi bu sayede bütün kazanımlarını elde eden Erdoğan, yarın çıkıp da “Bu siyaset tarzını ve üslubunu, yönetim anlayışını değiştirmenin vakti geldi” der mi? Demez, diyemez.

    Çünkü Erdoğan, bunu yaparsa Erdoğan olmaktan uzaklaşır. Bu hakikati hem kendisi, hem de yakın çevresi çok iyi biliyor.

    Öyleyse değişmesini talep etmek gerçekçi değildir.

    ***

    Şaşırtıcı olan bir başka durum da şudur: Erdoğan, tartışmasız lider iken ona methiyeler düzenler, onun tam da bu özelikleri sebebiyle lider olduğunu, önemli değişim ve dönüşümleri gerçekleştiren kadroları yönettiğini söylemiyor muydu?

    Erdoğan’a hayat ve kimlik veren özellikleri üzerinden onunla yola çıkan, önemli kazanımlarda bulunan bu kişilerin, şimdi işler çıkmaza girince, Erdoğan’ın değişmesi gerektiğini ileri sürmeleri, acaba siyasi bir manevra mıdır? Öyle gözüküyor.

    ***

    Sözün özü, Erdoğan’ın, haliyle AK Parti’nin değişmesi, çok ama çok düşük bir ihtimaldir. Eğer değişim yönünde bazı işaretler görülürse, bunlar da ‘abandone vaziyetten’ kurtuluş için yapılan manevralar olacaktır.

    Ve AK Parti ayağa kalkıp kendine geldiği anda, kendisini bu duruma düşüren durumlar için de gerekli önlemleri almak üzere, hemen eski kimliğine dönecektir.

    ***

    Öyleyse Erdoğan ne yapmalıdır?

    Bu çıkarımları yaptıktan sonra, ‘Erdoğan ne yapmalıdır?’ konusunda bazı görüşler belirtmeden yazıyı bitirmek doğru olmaz.

    Neden mi? Birincisi, mesele ülke ve milletin geleceği ise sadece eleştiriyle yetinmek ahlaki değildir.

    İkincisi de, Erdoğan, ister kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye şartlarında karşılığı hâlâ en fazla/yüksek olan liderdir. Başta PKK, Fethullahçı yapıyla mücadele ve ekonomik sorunlar olmak üzere, büyük problemlerin çözümü için güçlü bir iktidarın varlığı da şarttır. Ve bu şansı kullanma noktasında ilk sırada yine Erdoğan vardır. Kullanıp kullanmamak veya bu şansı ne yönde kullanacağı ise kendi tercihi olacaktır.

    Öyleyse Erdoğan (veya beyin takımı) ne yapmalıdır?

    Zor olsa da, ilk olarak siyasete ‘sıfır toplamlı bir oyun’ gözüyle bakmaktan vazgeçmelidir. Çünkü bu bakış açısı, bu coğrafyanın kodlarıyla örtüşmemektedir.

    Ayrıca bu ülkede insanların, siyasette olduğu gibi keskin hatlarla ayrılmadığını, benzerler arasında önemli farklar, farklılar arasında da önemli benzerlikler ve geçişler olduğunu unutmamalıdır.

    Mutlak hakim Osmanlı padişahı ve onun yönetici elitinin, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin kurucu kadrolarının başaramadığı büyük toplumsal dönüşümleri, AK Parti’nin mevcut yapı ve gücüyle başaramayacağı anlaşılmalıdır.

    İstediğiniz kadar kendi sermayedarınızı, bürokrasinizi, medyanızı, hatta yargınızı, polis gücünüzü oluştursanız bile, gerekli şartlar ve alt yapı oluşmadan, bu toplumu istediğiniz yönde değiştirmeniz, sosyolojik ve tarihsel olarak mümkün değildir. Artık bu gerçek iyice kavranmalıdır.

    AK Parti’nin (tıpkı ANAP gibi) bir koalisyon olduğu gerçeği unutulmamalı, bu koalisyonu bir araya getiren değerler, yeniden siyasetin merkezine yerleştirilmelidir.

    Türkiye gibi bir ülkeyi, sizden olmayanları yok sayarak yönetemezsiniz, bu mümkün değildir. Haliyle ülkede yaşayan herkes (ya da temsilcileri), kendi gelecekleriyle ilgili kararlarda dikkate alınmalıdır.

    En büyük gücün ve projenin, ülkedeki insanların farklılıklarına rağmen temel değerlerde birlik ve beraberliği olduğu unutulmamalı, iktidarınıza mal olsa bile, bu birliği bozacak adımlardan uzak durulmalıdır.

    Popülist siyasetin sadece demokratik siyasal hayata ve kurumlarına değil, toplumun geneline verdiği büyük zararlar görülmeli, bundan maliyetine rağmen vazgeçilmelidir.

    ‘Öteki’ ve ‘hasım’ algısı, siyasal ve ideolojik olarak ayrıştığınız çevrelere değil, toplumu başta iktisadi olarak sömüren küçük azınlıklara ve maddi-manevi değerleri istismar eden çevrelere yöneltilmelidir.

    Meşhur Koçi Bey, Risalesinde ‘Asker Taifesi ve Bâzı Memlekete Ait Ahval Beyanındadır’ başlıklı bölümde, ekonominin temeli olan toprak sisteminin bozulmasıyla ilgili olarak, “Zeâmet ve tımarın hak sâhiplerine dağıtılmasına engel olup, vilâyetlerin harab olmasına sebep olanlar, şimdi sayılsa ancak otuz-kırk kişi olur. Fazla değildir. Öyle olunca, otuz-kırk adamın hatırını hoş etmek için, böyle bir devletin bozulup, karışmasına hâşâ ki saâdetlû pâdişâhımız hazretleri câiz göre” diyerek her devir işbaşında olan bu küçük azınlıkların tehlikesine işaret etmiştir.

    Uzatmayalım, eğer bu istikamette olan/olması gerekenler yapılırsa, işte o zaman Recep Tayyip Erdoğan, Türk siyasi tarihinde, yerini müspet olarak alacaktır. Ülkelerin ve milletlerin kaderine yön veren büyük liderler, ‘esasa müteallik’ meseleleri çözüme kavuşturdukları için kahraman olmuşlardır.

    ***

    Erdoğan’ın gücü test mi ediliyor?

    Son olarak şunu da ekleyelim ki, bazı çevreler, Erdoğan’ın aslında göründüğü/gösterildiği kadar güçlü olmadığını, mevcut düzeni istediği yönde değiştiren ve bundan kazanımlar sağlayan çevrelerin üzerinde yükseldiğini iddia ediyor. Şimdi bu yapının AK Parti felsefesinin devamı için ‘Erdoğan’la bu iş olmuyor’ diyerek çıkacağı yolculukta, bir bakıma Erdoğan’ın gücü de test edilecektir. Zira bir çözülme sonrasında AK Parti dağılırsa (ya da kontrol muhaliflerin eline geçerse) gerçek gücün gerçekten de Erdoğan’ın elinde olmadığı, şayet bu süreci sarsılmadan atlatırsa da iplerin Erdoğan’ın elinde olduğu ortaya çıkacak.

    Bakalım zaman bize neleri gösterecek. Verilecek mücadelenin ahlaki ve insani değerlerin/sınırların dışına taşmadan cereyan etmesi ve sonunda milletimizin, ülkemizin kazanması dileğiyle…

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 684 08 93 | Faks : | Haber Yazılımı: CM Bilişim