• BIST 108.434
  • Altın 151,237
  • Dolar 3,6580
  • Euro 4,3278

    Eğitim Deccalları

    10.10.2017 08:14
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Geçim sağlama mücadelesi, insan ırkının-sadece insan ırkının değil, hayatın başlangıcındaki en ilkel fomlardan beri biyolojik âlemin tümünün-şimdiye kadarki en temel en zorlu problemi.

    O halde insanoğlu, ağırlıklı olarak, tüm itki ve en derin güdüleriyle var olan bu ekonomik problemi çözmek maksadıyla evrildi.

    Ancak servet biriktirme anomalisi başka bir şey ve bu aykırılık, yüksek toplumsal önemini kaybettiğinde, hiç kuşkusuz ahlak kurallarında büyük değişiklikler yaratacak ve böylelikle bizi, Adam Smith’ten beri etkisi altına almış, en tatsız insani nitelikleri veyahut çirkinlikleri, en yüce erdem konumuna çıkarmamıza neden olmuş sahte ahlak ilkelerinden de kurtulma imkânımız ancak bu şekilde var olabilecek.

    ***

    Çatışan iktisadi ve ahlak paradoksu üzerine çok satırlar karaladık bu köşede. Ama bu nasıl gerçekleşecek? Toplum ya da insanlık, yeniden ahlak normlarıyla bezenmiş, albenili, sahici ve insani bir iktisadi anlayışa nasıl kavuşacak?

    ***

    Ancak, temel soru şudur ve önce bunun cevabı verilmeli:

    Ahlakçı görünüp ahlaksız ikiyüzlüler, iktidar ya da hükmetme hırsıyla tatmin edilmeyen, çatışan ve kişiliği esir alan “güç-para-iktidar” bağımlılıklarını bastırma, “ezik ego”, endişe ya da depresyondan dolayı sıkıntı içinde olanlar, sırf insanları daha çok yönetebileceği ve hükmedebileceği için prestij elde etme gibi dış semboller uğruna insanlık yıkımlarına ışık tutan “zayıf” ya da “düşük karakterli” insanlar mı çözecek gelecek nesillerin sorunlarını?

    Özellikle de kişilik oluşumunun iki temel yapıtaşı olan “bilgilendirme-öğretim” ve “görgülendirme-eğitim” bütünselliğini sağlayan formasyonu ile ilgili “kurumsal” sorunlarını…

    Bizim yanıtımız hiç kuşku yok ki; “hayır, çözemez” olacaktır.

    ***

    Gereğinden az şeyimiz olmaması için ne kadarına sahip olmamız gerekiyor?

    Tatmin noktamızı bulmamızı engelleyen içimizdeki kaypak öğe nedir?

    Artan refahla çok mutlu olmamız bir paradoks ise, bu çelişkilerle biçimlenmiş kişilikler nasıl bir “yarın” hazırlayabilir yeni nesillere?

    ***

    Aynı zamanda bu süreç tehlikelidir de. Sürekli tersinden işleyen bir döngü yaratır.

    Eğer bir salona girdiğinizde ya da konser, konferans veyahut benzer aktiviteleri izlemek için oturduğunuzda ve önünüzdeki aniden ayağa kalkarsa, bu kişi göreli avantaj sağlar ama bu avantajın bedeli görüşünüzün kapanmasıdır.

    Diğer insanlar da bunu takip eder ve ayağa kalkarsa, göreli avantajınız hepten ortadan kalkar. Herkes yine aynı durumdadır, şu farkla ki artık herkes ayakta yorulmaktadır. Sonra birileri parmak ucuna yükselebilir ve döngü yeniden başlar. Daha sonra birileri diğerlerinin omuzuna çıkar vs.

    ***

    Bu paradoksun izdüşümlerinin iktisadi alana nasıl yansıdığını Bernard Mandeville çok güzel ifade eder: “Kibir ve gösteriş, erdemlerin hepsinin toplamından daha fazla hastane, okul ya da üniversite inşa etmiştir.”

    Bu üretimler, ilk bakışta toplumsal fayda kategorisinde değerlendirilse ya da gözükse de, aslında hırs, çekememezlik, kendini beğenmişlik, aç gözlülük ve zevk düşkünlüğü tutkularının bir uyuşturucu şeklinde biçimlenerek aşırı bir tüketim anomalisine evrilen yansımalarıdır ve “ihtiyacın olmayan şeye asla doyamazsın”ın gizil göstergeleridir.

    ***

    Ve bu göstergeler, “alt düzey” bir konfor hiyerarşisi şeklinde biçimlenir.

    Geniş makam odaları, son model lüks otolar, lüks marka giysiler…

    Sekreterler, sekreterler, sekreterler… Kapılar, kapılar, kapılar… Telefonlar, telefonlar, telefonlar…

    Bütün bunlar, kişilik yapısını abluka altına alan “ezik ego”nun ürettiği ve kendini kolay ulaşılamayan bir obje haline getirmek suretiyle asıl gerçekliklerden bir “kaçış” ya da “kopuş” metaforlarıdır aslında.

     

    ***

    Şimdi konunun esas boyutuna, yani psiko-sosyal dinamiklerine inmeye/değinmeye çalışalım.

    Thomas Aguinas, İncil’den esinlenerek şöyle der: “…bütün kötülük engellenecek olsa, kâinatta pek çok iyilik yok olurdu.” Ancak Kur’an, sorunun çok daha dinamiğine iner ve son noktayı koyar;

    Çünkü ‘Biz’, kötünün var olmasını engellemektense, iyiyi kötünün içinden çıkarmanın daha yerinde olacağını hükmettik.”

    Ve başka bir yerde, kâinatın efendisi olan sözcüsü de, şöyle bir açıklamayı gerekli kılacaktı; “Kötülüğün var olması uygun görülmeseydi, kadiri mutlak olan ebedi ve ezeli “GÜÇ” sahibi, onun varlığına izin vermezdi.”

    ***

    Ancak, tek koşulla; ta ki kötülüğün büyüyüp, serpilip insanlık için yıkımlara sebebiyet verinceye dek.

    Saf iyiliğe kendi cabamızla kavuşabiliyor olsaydık, bazı fedakârlıklar gereksiz olurdu.

    Ama nasıl bir fedakârlık?

    Kötülüğe bir müddet katlanmak; ne zaman ki tehlikenin iyiliğe zarar vermeden, onu kötünün içinden çıkarmanın kolaylaşacağı boyuta ulaştığı ana kadar.

    ***

    Zararlı ot kıssası ilginçtir:

    Herkes uyurken adamın düşmanı gelir, buğdayın arasına delice otu ekip gider. Ekin gelişip başak salınca, deliceler de görünür. Mal sahibinin köleleri gelir ve ona şöyle derler:

    Efendimiz, sen tarlana iyi tohum ekmedin mi? Bu deliceler nereden çıktı?

    Mal sahibi: “Bunu bir düşman yapmıştır” dedi.

    Gidip deliceleri toplamamızı ister misiniz? diye sordu köleler.

    Hayır” dedi adam, “çünkü deliceleri toplarken belki buğdayı da sökersiniz. Bırakın biçim vaktine dek birlikte büyüsünler. Biçim vakti orakçılara: önce deliceleri toplayın diyeceğim, yakmak için demet yapın; buğdayı ise toplayıp ambarıma koyun.”

    ***

    Asalak delice otu eğer bir kötülükse, ancak bir tarla söz konusu olduğunda toplanabilir; tarlanın dışındaki yerlerde, örneğin meralarda, dağlarda, tepelerde aranmaz ve toplanmaz.

    Daha açık ifadeyle, iyi tohum ile zararlı otu mutlak kesinlikle ayıramayız; ta ki büyüyene kadar.

    ***

    Özellikle son yıllarda özel alanın daha rekabetçi, verimli ya da kaliteli olur gerekçesiyle piyasada, deyim yerindeyse eğitim deccalları eliyle onlarca, hatta sayıları yüzü aşan eğitim kurumları türedi, Hem de dünya gezegenine “üniversal” ölçekte kadrolar yetiştirme adına.

    Elbette ki soyut ahlaki sistemlerimiz, hatta eğitim ve öğretim politikaları kusursuz değil, hatta çok kusurlu olabilir; hele hele de onların uygulama aşamasını anlatmaya zaten gerek yok.

    Ancak, eğitim alanında verimli olur düşüncesiyle kurulmasına izin verilen bu yapılar, kalite yerine tehlikeli ve zararlı otlar üretmeye başladı ve artık bu tehlike herkesin görebileceği boyuta ulaştı.

    ***

    Peki, birer buğday tarlası olması gereken bu kurum ve kuruluşlar, zehirli ot üretmeye dönük bir en-formel yapıya dönüşmüşse, orijin bünyeyi koruma amaçlı bu ayıklama ve temizleme kimin/kimlerin eliyle gerçekleşecek?

    Elbette ki bu görev başta devlet denen organizasyonun kontrol ve denetim mekanizmalarıyla gerçekleşecek yaptırımlarla olur. Ancak, birer çekirdek birim olan aileler/aile bireyleri seyirci mi kalmalı?

    ***

    Yeni nesil, genellikle sadece öğretmenlerin eseri olarak bilinir. Başkalarının bu duruma gelmemizde hiç mi etkisi olmadı? Bir toplumun umudu da, mutluluğu da eğitimi kadardır.

    Bir benzetmeyle eğitim bir ülkenin lokomotifidir, geriye kalanlar ise örneğin sağlık, ekonomi, sanayi, tarım vs. vagonlarıdır. Eğitime ayırdığımız bütçe kadar değil, eğitime kafa yorduğumuz zaman kadar zenginiz. İstediğimiz kadar şarjörleri dolu askerimiz olsun, tankımız, tüfeğimiz olsun, beyinleri bilgi dolu gençlerimiz olmadan asla güçlü olamayız. “Bilgi” derken, kendi “orijin-milli” hafızaya uygun bilgiyi kastediliyoruz.

    İbni Haldun’un bir dünya sentezi olan devlet kuramı ve tarih felsefesinin veyahut da vahiy ile aydınlanan aklın, din-felsefe ilişkisi bağlamında geliştirdiği öğretisiyle, sapkın ve “meta-para-meta” anlayışına dayanan felsefi akımları yerle bir eden ve de yeni bir mantık, felsefe, eğitim ve ahlak kuramcısı Gazzali’nin değil de, batının eli sopalı devlet anlayışının modern! kuramcısı sayılan Bismark’ın, ya da Aristo mantığına dayalı “sadece” maddeci anlayışa hakim felsefi akımlarının kuramcılarının öğretilerini eğitim ve öğretim yuvalarına müfredat olarak yerleştirirsen, milli tarlana zehirli otların tohumları ekersin, ektiğini de biçersin.
    ***

    İnsan doğduğu günden itibaren bir eğitim süreci içine girer.

    Onu eğiten “okul”, “aile” ve “çevre”dir.

    Bu üçgenin okul ayağı insan eğitimini doğrudan ve bilinçli olarak yapmakla görevli tek organizasyondur. İyi bilinir ki “korkunun olduğu yerde eğitim olmaz” ve insan ancak “sevdiğinden öğrenir.”

    Avrasya Üniversitesi’nde kısa süren bir akademik görevim esnasında bunu yakından görme fırsatım oldu. Öğrencilerin sevgiye ve ilgiye nasıl olumlu tepki gösterdiklerini ve bu tepkinin öğrenme/öğretim, yani bilgi ve öğrenme formasyonuna nasıl dönüştüğünü ve de bu dönüşüme nasıl dört elle sarıldıklarını, bunun yanında itici/dışlayıcı/hor görücü tavırların eğitim ve özgüvenlerinin nasıl iğdiş edildiğine tanık oldum.

    Ve de hırs, çekememezlik, kendini beğenmişlik, aç gözlülük ve zevk düşkünlüğü tutkularının bir uyuşturucu şeklinde biçimlenerek aşırı bir tüketim anomalisine evrilen yansımaların kaliteyi nasıl dışladığını gördüm.

    ***

    Çevreyi ve okulu düzenleyen, dolaylı da olsa denetim altına alan ve sorumluluk sahibi olan ailedir.

    O zaman aileyi asli görev beklemektedir. Çocuklarını taşıyan ve göreceli olarak bir eğitim kurumuna bürünen, ancak onları sapkın istasyonlara götürüp meçhule terk etme riski yüksek olan bir “network-şebeke”ye dönüşen lokomotifin dümenini “kibir” ve “gösteriş” sahibi deccalların elinden almalı. Çünkü lokomotifin de, yakıtının da parasını aileler ödüyor; hatta kibir ve gösterişin maliyetini de.

    Artık “Orakçılar iş başına!”

    ***


     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim