• BIST 110.248
  • Altın 155,354
  • Dolar 3,8262
  • Euro 4,5259

    EB, sistem ve “yeni anayasa” üzerine…

    22.04.2012 16:23
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Soğuk kış günlerinden artık geç de olsa papatyalı ve mor menekşeli çiçeklerle donanmış o muhteşem Karadeniz yeşilliğinin başladığı nisan yağmurlu bahar günlerine geçiyoruz yavaş yavaş.

      Süper finaller, pek de iyi başladı denemez bizler için. Trabzonspor, Fenerbahçe maçı ile bozulan morallere, Beşiktaş galibiyeti ile bir çiçek buketi özrü sundu. 

      Devamını diliyoruz ve başarı dileklerimizi tekrarlıyoruz,

      Ancak, toplumun genel isteği, sportif etkinliklerde şike türü yöntemlerle çeteleşmeyi normalleştiren sistemin yok edilmesidir. Örneğin; Emre Belözoğlu’nu yaratan sistem neden onu dışlasın ki?

       EB bu sistemin ürünüdür ve kirli atık üretim düzeni lağvedilmedikçe, yeni EB’ler türeyecektir, kuşkusuz.

     Saha içi ve dışı İstanbul dükalığının sahip çıktığı EB, umarız ve dileriz ki, yeşil sahaları daha fazla kirletmeden sahneden çekiliverir.                            

      Temiz toplum yaratmanın yolu, ülkemizin mevcut ekonomi, siyasi, kültürel, ahlaki, sportif ve benzeri yapıların, her türlü kirli atıklardan arınmasıyla gerçekleştirilebilir ancak.

      Bunun da yolu başta demokratik bir anayasaya sahip olmaktan geçer.

       Bu itibarla sorumluluğu önce siyasi partilere, sırasıyla toplumun tüm katılımcı oluşumlarına ve en sonunda asıl unsura, bireye teslim etmeli.

      Ülkemizin mevcut siyasi partilerin rontgeni çekildiğinde elde ettiğimiz veriler pek iç acıcı değil.

      Oligarşik devlet yapılanmalarında kurulan her siyasi partide az ya da çok ortak olan bir özellik, parti içi demokrasiden yoksun oluşlarıdır.

      Adeta “tunç kanunu” niteliğinde kabuklaşmış bu ortaçağ devlet yapılanmaları tasfiye edilmeden, mevcut siyasi partilerle ortak bir konsensüsle modern devlet oluşumunu sağlayacak yeni demokratik bir anayasanın hazırlanması oldukça güç görülüyor. 

       Her şey değişir/dönüşür.  Bu gerçek varlıklar âleminin temel dinamiğidir. Bu değişim ve dönüşüm, tüm varlıkların, özellikle de insanların zaman ve mekân içinde birbirleriyle kurdukları diyaloglarla gerçekleşir.

       Hala tez ve anti-tez çatışmalarla zamanı ve mekânı israfla kullanan kadrolarla karşı karşıyayız.

       Devlet dediğin nedir ki?

       Eğer siz kendi ihtiyaçlarınızı karşılaması için güç ve yetki verdiğiniz bir organa, bu görevini unutup ya da umursamayıp kendi aldığı kararlarla, edindiği gücü ona verenlere doğrultup onları kendine hizmete zorlayan bir mekanizmaya dönüşmüşse, ortaya kendinden menkul, kendi varlığı ve güvenliğini esas alan ve toplumun taleplerini dikkate almadan onu kendi kendine dönüştüren bir “oto-devlet” çıkartırsınız.

      Böyle bir devlet kendi içinde bu özel haliyle topluma hizmet sunamaz, daha çok hizmet talep eder. Çünkü kendini koruma refleksi-içgüdüsüne sahip her varlık gibi toplumu bu oluşuma hizmetçi kılma eğilimine girer.

      Eğer 20.yüzyılı böyle bir devlet yapısıyla yaşayarak heba etmişseniz ve bundan kurtulmaya ve tasfiye etmeye kararlıysanız, yeni bir anayasayla modern/hizmet devletini oluşturacak anayasal kurumlar inşa etmek zorundasınız.

      Yani “ Güvenlik Devleti”nden  “Hukuk devleti ”ne.

      Oldukça zorlu bir süreç.

      “Uzlaşmasız çatışma” ekseninden, -en azından hayati önem taşıyan anayasa konusunda- “uzlaşmalı çatışma ekseni ”ne geçilemiyor bir türlü.

                  Değişik bir ifadeyle, uzlaşmaz çelişkiler nasıl uzlaşır çelişkilere dönüştürülebilir?

      İşte anayasalar bu anlamda çok özel nitelikleri olan devleti devletleştiren ve onu milletin hizmetine sunan bir tür kamulaştırma metinleridir. Ve bu metinler sayesinde kamulaştırılmış olan devlet artık tüm halkın kullanıp faydalanabileceği görünür bir aygıta dönüştürülür. O artık kendinden menkul, dilediği gibi hareket eden bir oto-devlet değil, halk eliyle çalışan ve dönüşümleri halkın talepleri doğrultusunda gerçekleştiren bir hukuk devletidir. Ve bu devlet, bir kullanım kılavuzu niteliğinde hazırlanan demokratik anayasalarca açıkça belirlenip kolaylaşmış olarak halkın elinde olan bir hizmet aygıtına dönüşür.

      Bu itibarla sadece cumhuriyet tarihini ele alırsak ilk hazırlanan 1921 Anayasası hariç, hazırlanan diğer tüm anayasalar yeni bir millet yaratma refleksi ile hazırlanmış olması, bu ana yasayı bozarak milletin kurduğu devlet yerine, devletin kurduğu millet arzusuyla, devlet ile milletin sürekli olarak karşı karşıya gelmesine yol açmıştır.

      Sonuçta birey ve toplumun talepleri doğrultusunda oluşan değil, devlet merkezli bir kamusal alanın rollerini icra eden kimlikler geçerli olur. Yani artık bu zeminde herkes öğretici olan devletin öğrencisi olmak zorundadır.

      Şimdi ise eski Türkiye’nin son darbe anayasası 12 Eylül yargı sürecinde.

      Ve nihayet 28 Şubatta…

      Türkiye aslında açılan bu davalarla yeni anayasa sürecine girmiş oluyor.

      Burada 28 Şubat süreci ile ilgili özellikle de muhalefet acısından önemli gördüğümüz bir notu düşmekte fayda var.

       Bir Amerikan Neo-Con projesi olan ve 11 Eylül-İslamofobi rüzgârları ile başlatılan “teröre karşı savaş” mimarlarından ve post-modern darbe kuramcılarından Bernard Lewis’in önderliğinde kurulan (ASMEA) Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Derneği’nin ilk üyeler listesindeki (sekiz yıldır emekli orgeneral olan) Çevik Bir’de tutuklandı. (İsteyenin kanıtını Çevik Bir’in İngilizce/Wikipedia’daki biyografisinde bulabilir, eğer silinmemişse)

      Güzel de, yeni demokrasinin inşası yönünde olumlu yönde kabul gören bu gelişmeler karşısında, başta CHP olmak üzere muhalefetin tüm olup biten bu gelişmeleri, iktidarın yargıyı kuşatma altına almak koşuluyla bir “intikam duygusu” refleksiyle uygulamaya soktuğu iddialarına ne demeli?

       O zaman Bernard Lewis ve benzerlerinin, hangi “intikam duygusu”yla, post/modern darbe türü faaliyet amaçlı kurdukları organizasyonlarda, içine, bir devlet memurunun aldığı maaşın on katını ve 650 bin TL ikramiye verip emekli ettiği, üstelik tüm ihtiyaçları da devlet tarafından karşılanıp özel konut ve zırhlı araçlarla korunan- kollanan bir orgenerali neden daimi üye yapar?

      Bu tür sorulara makul ve mantıklı cevap verilmeden, tüm bu paradoksların devre dışı bırakılması ve toplumsal bir kontrat-sözleşme niteliğinde hazırlanacak yeni Türkiye’nin ilk anayasası için kiminle ve nasıl bir uzlaşma sağlanacak?

      Mevcut anayasanın değişmez üç maddesi “kronik-yapısal“ bir sorun olarak hala muhafaza edilmek istenmektedir. Muhalefetin “Değişiklikleri teklif dahi edilemez” karşı tutumlarıyla yapay çatışma alanları üretiliyor.

      Hepsi birer anayasa sorunu olan “Kürt ya da terör, bürokratik vesayet ve din-devlet ilişkileri sorunlarında tam bir mutabakat yok.

      Evrensel hukuk normları niteliği taşıyan uluslararası antlaşmaların yeni oluşturulacak anayasa ile güvence altına alınması konusunda güven verici bir gelişme ya da bir uzlaşma görülmüyor.

       “Demokratik temel hak ve özgürlüklerde uzlaşma aranmaz, uzlaşma yasaklarda aranır.” Evrensel hukukun bu temel yasasında bile uzlaşamayan bir parlamentodan toplumun hizmetine sunulan çağdaş bir metin üretilebilir mi?

      İktidarın ortaya koyduğu performans da ister istemez vasat ya da biraz üstünde olacaktır. Ve böylelikle Türkiye’nin yasama/yasa üretme performansı da toplumsal demokratikleşme talebinin daime gerisinde kalacaktır.

      En rahatsız edici sorun ise, muhalefetin de beslenme kaynakları olan ve hala şeffaf olmayan, bilfiil eskinin devamı olan oligarşik yapıların, devlet kurumlarında temsil güçleriyle orantısız etkinliklerini sürdürebildikleri sorunudur.

     Hem yeni anayasanın oluşum sürecini optik kaydırmalarla ya da şark kurnazlıklarıyla engelleyeceksin, hem de toplumsal taleplere-intikam duygusu-bahanesiyle karşı koyacaksın.  

     Bizatihi kendisi de müdahil olmasına rağmen.

      Durum şöyle özetlenebilir:

     Türkiye’yi son yüzyıldır kuşatan baskıcı ve buyurgan paradigmanın çökmeye başladığı, toplumun tarihle, uluslararası toplumla, teknolojiyle, ötekiyle, ekonomi, kültür ve inançla kurduğu yeni ilişki ağının, Türkiye’yi yeni bir anayasal düzenin eşiğine getirmiştir.

      Ama zorlanan unsurlar var.

     Ancak zorlanan bu unsur toplum değil.  Ya da zorlanan unsurlar arasında toplum yok.

     Nedeni de siyasi yapı ile toplumsal yapı arasında refleksleri, talepleri ve duyarlılıkları bire bir örtüşen ve yansıtan demokratik bir ilişki yok.

      İlkel bir “Siyasi Partiler Kanunu” ürünü olan parti içi demokrasinin yokluğu ve adalet ilkelerinden yoksun “Seçim Kanunu”nun hala yürürlükte olması, siyasetin ağırlıklı rant üzerinden yürütülüyor olması, Ankara Bürokrasisinin siyaseti kuşatmak suretiyle toplum ile siyaset kurumu arasındaki ilişkiyi kesmesi ve benzeri nedenler, politik alandaki zorlanma ve fren ihtiyacının toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığını gösteriyor.

      Yeni anayasa sürecinde toplumsal talepler ile siyasi partilerin ortaya koyduğu performans arasındaki fark bunun açık göstergesidir.

     Toplum, ideolojisiz, kırmızı çizgisiz, etnisiteye referans vermeyen, hizmet edilen insan dışında her hangi bir kutsallık barındırmayan, katılımcı ve yüzünü geleceğe dönük bir anayasa talebini çok net bir şekilde dile getirirken, ülkenin resmi dili dışında anadil, inanç ve yaşam tarzı alanında devletin söz hakkını reddederken, siyasi partilerin anayasaya ilişkin yaklaşımı, inançsızlık, kararsızlık, demokrasi ile bürokrasi arasında ortak bir yol bulma arayışı, Ankara’yı ikna etme kaygısıyla gölgeleniyor.

     Toplum zorluyor, Ankara zorlanıyor ve toplumun gerisinde kalıyor.

     Ancak topluma bakarak süreci okuyanlar bakımından umut verici bir duruma işaret ediliyor, denilebilir. Ankara’nın muhalefet freni ise yeni anayasal düzen inşasına engel olacak güce sahip gözükmüyor, en azından şimdilik.

     Yeni anayasa, belki her şeyin çözümü olamayacak, ama bu sefer “Hukuk Devleti” kavramını uzun vadede içselleştirmeyi başarabilmenin anahtarı olabilir.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim