• BIST 81.899
  • Altın 147,540
  • Dolar 3,7822
  • Euro 4,0331

    Dokusal Zaaf ve “Mazoşizm!”

    05.02.2015 15:23
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Uluslararası kapitalist sistemin ya da “vahşi kapitalizm”in işleyiş mantığına göre herhangi bir ülkenin istikrarı, öteki ülkelerin istikrarsız yapılarına dayanmaktadır. Dolayısıyla günümüzde, özellikle batı kapitalist-blok devletler bir güç mücadelesi olarak diğer devletlerin- onlar da üçüncü dünya ülkeleri, yani gelişmemiş ya da azgelişmiş ülkelerdir- toplumsal/sosyolojik yapılarında ve o toplum içindeki kurumlarında huzursuzluk veyahut istikrarsız ve kaotik ortamlar yaratmak amacıyla terör örgütleri kurar, yaşatır ve finanse ederler.

    Değişik bir ifadeyle, her terör örgütünü mutlak olarak koruyan, kollayan bir hamisi vardır. Yoksa kendiliğinden ya da kendi başlarına oluşmazlar.

    Bu hal, bir bakıma batılı yazar-çizer, hatta bilim adamlarının temel felsefi ya da teolojik bakış açılarının “nirengi noktasını” da belirliyor aslında.

    ***

    Örneğin; Bertnard Russell, “Her canlı varlık, çevresinden kendisine ve tohumuna mümkün olduğunca çok enerji dönüşümü arayan bir çeşit emperyalisttir” diye bir tespitte bulunmuştu vaktiyle.

    Bu tanım batıya has tipik bir felsefi görüştür ve elbette ki doğruluk payı vardır, ancak bütünüyle değil.

    Yani eksik bir tanımlama ve insanoğlunun sadece “maddi-menfi” yönünü yansıtmaktadır. Oysaki yine insanoğlu, bu yapının karşısında var olan ve bu yapıyı gerektiğinde denetleyen “manevi-müspet” bir yapıya da sahiptir.

    ***

    Bu acıdan yerinde bir değerlendirme, ya da gerçek bir analiz yapıldığında, dünya tarihinde terör ve terör örgütlerinin oluşumları ve kavramsal içerikleri, batı dünyasına has bir üretim ve yaptırım oluğu gerçeğine varılır.

    Sadece İslam Medeniyetinde değil, doğu medeniyetinin hiçbir din, kavim ya da ülkesinde terör ve terörizmin oluşum ve kaynağına rastlanmaz. Olmuşsa şayet, mutlaka ve mutlaka yine batı kapitalist ülkelerinin ya da gizli örgütlerinin parmağıyla olmuştur.

    Bu itibarla terör örgütlerinin hamiliğini yapan ülkeleri, tıpkı Paris’te kol kola bağdaşık halde, teröre maruz kalan ülkenin/ülkelerin oluşturduğu ya da oluşturmaya çalıştığı “terörle mücadele platformu”na davet etmek veya terörizmle mücadelede destek istemek, Noam Chomsky’nin deyimiyle, organize suçlarla mücadele masasına mafyayı davet etmeye benzer.

    ***

    Çok geçmişe gitmeye gerek yok, son yıllarda 2011’de, Norveç’te, 77 kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan korkunç bir katliam gerçekleşir, bir Norveç vatandaşı olan Anders Breivik tarafından.

    Psikopatik kişilik” tanımlamasıyla öne çıkarılan bu olaya etnik ve milliyetçilik kılıfı uyduruluyor.

    Ancak çoğu kimsenin göremediği, görenin de çıkıp söyleme cesaretinde bulunamadığı gerçek senaryo ise çok daha farklı; Norveç, ABD’nin önemli petrol üslerinden biri olduğunu ve ABD, Rusya ve İngiltere’nin petrol üzerinden çatışmaları ya da rekabetleri sonucu Oslo’nun İngiltere taraflı tavır alışının ardından son derece profesyonelce ve muhakkak ki bir gizli örgüt/ler eliyle tertiplenen bir operasyon olduğu çok açık.

    O halde önemli bir karşı soru sorma hakkı doğuyor, özellikle İslam dünyasına; “Bu bir ‘Hristiyan terörü’ olmuyor da, Paris’te kendi marifetiniz olan C.Hebdo katliamı, neden ‘İslam terörü’ oluyor? ***

    İnsan bir sormaz mı, sorgulamaz mı ağızlarından düşürmedikleri ve her fırsatta kendi gizli örgütlerince gerçekleştirdikleri katliamları, “…kimin kıçına yamatalım?” diye kurdukları ve şimdiki Işid’in de içinden çıktığı El Kaide terör örgütünü…

    ABD’nin 1980’lerde, Usame bin Ladin’in Sovyetler Birliğine karşı yürüttüğü Afgan savaşında nasıl kullanıldığını ve Suudi ailesinden bu örgütü finanse etmesini istendiğinin gizli bir şey olmadığı gibi, Riyad ve Washington’un, beraberce El Kaide mücahitlerine, o tarihte miktarı bile bilinen 3,5 milyar dolar verdiklerini ve böylelikle dünyanın en büyük petrol üreticisi olan Suudi Arabistan’ın terörizmin finans “merkez üssü” olduğunu…

    1980’lerin sonlarından başlayarak- İran devrimi ve Afganistan’daki Sovyet Rusya savaşı çifte şoklardan sonra- Suudi Arabistan’ın güya resmi hayırseverlik adına, hızla büyüyen “cihat” hareketleri için temel para kaynağı haline geldiğini ve yirmiye yakın ülkede o para, askeri eğitim kampları işletmek ve silah satın almak için kullanıldığını…

    Kontrat, bağış ve maaş adı altında toplanan milyarlarca dolar paranın, Suudilerle iş yapan eski ABD yetkililerine, büyükelçilere, CIA istasyon şeflerine, hatta kabine üyelerine nasıl gittiğini ve dinlenen elektronik konuşmalar, Suudi ve Kraliyet Ailesi üyelerinin sadece El Kaide’ye değil, diğer terörist örgütlere de destek olduklarını ortaya çıkardığını…

    Dünyanın en güçlü iki hanedanı olan Bush Ailesi ile Suudi Hanedanı’nın 40 yılı aşkı bir süredir yakın kişisel, iş ve politik bağlantılarının olduğunu…

    Kendi eserleri olan 11 Eylül saldırısından sonra, bin Ladin Ailesi üyeleri dâhil, bazı zengin Suudiler özel jetlerle ABD dışına çıkartıldılar. Kimse bu uçuşların yetkilendirilmesini üstlenmedi ve yolcular da sorgulanmadı. Bütün bunlar Bush Ailesinin Suudilerle olan uzun süreli ilişkilerinin sağladığını…

    Ve bütün bunları, neden karşı bir toplumsal akla ve nihayetinde bu aklın, diplomatik milli bir stratejiye dönüştürülmez hala? Anlamak, üzülmemek mümkün değil!

    ***

    Dünya âlemin bildiği konulardır bunlar. Böyle olduğu halde, bizzat içimizde, toplumun bir kısmında, özellikle de muhalefet cephesinde tüm bu gerçekler bir sır gibi saklanır, deşifre edilmesini adeta engeller bir hal ve tutum içinde davranır, yayın yapar ve farkında olmaksızın ya da bilerek adeta avukatlığını üstlendikleri baronların değirmenine su taşımakla meşguller.

    Paris’te, kilit batı ülkelerinin gizli örgütleriyle ortaklaşa tertiplendiği açık seçik anlaşılan “Charlie Hebdo” katliamında verilmek istenen mesajı, kendi içimizde aynen, batılı ülkeleri teyit edercesine onaylamak gibi bir “anomalik algı” sergileniyor.

    Derler ya; “celladına âşık olan millet” örneği.

    Mazoşizm-özünüezerlik”, celladını böyle âşık ettirir insana. Teslim almış, işgal etmiş bütün benlikleri “batı-muasır medeniyet” saplantısı ve o taraftan gelen her sese, esen her rüzgâra ne hikmetse, “mazoşist” eğilimlerle boyun eğilir, sorgulama ve muhakeme etmeksizin sineye çekilir ve baş tacı edilir.

    ***

    Bir “dokusal zaaf”tır bu, çünkü zihinsel algı merkezleri kireçlendiğinde, besbelli ki bu durum kişilik yapısında, elbette ki “özgüven” ve “yetenekleri keşfedememe” sorunları yaratacaktır. Bu sorunların da pratik yaşam düzlemini tarumar edecek, algı bozukluğu ya da yetersizliğinin yanında, bellek zayıflığı, dikkat eksikliği gibi zihinsel yapıyı esir alan kalıcı travmalar oluşacaktır.

    Bu yönüyledir ki diyoruz; iyi ki 17-25 Aralık, Oslo sürecini ve MİT teşhiri gibi operasyonlar oldu. Çünkü tehlikenin farkına varamayabilirdik.

    ***

    Gülen Cemaati adlı yapılanmanın, uluslararası vahşi kapitalizmin üst beyni konumunda olan Neo-con çetesi tarafından örgütlendiği ve Türkiye için ikinci bir Humeyni projesi olarak tasarlandığı, ancak Ak Parti ve lideri Erdoğan’ın son anda karşı bir atakla şimdilik geri püskürtüldüğü ve bundan bir ders çıkaramayan, tehlikeyi hala algılayamayan bir muhalefet de bu çetenin dümen suyuna girmiş olduğu görülmektedir, sırf Ak Parti ve liderini düşürmek pahasına.

    Bu durumu formüle edersek; “Aynı şeye eşit olan iki şey, birbirine eşittir” sonucu çıkar. Bunun da anlamı, Gülen Cemaati ve Türkiye muhalefeti, daha doğrusu Ak Parti karşıtı bloku, Neo-con çetesinin mütemmim cüzü, yani tamamlayıcı unsurudurlar.

    ***

    Bu gerçeği; Muhalefetin, hala, hangi batılı ülkelerin sözcülerinin ya da medyasının sözde uyarılarına dikkat ediyorlar? Sorunun cevabından daha rahat anlayabilmekteyiz.

    Örneğin; Almanya’nın…

    Son yüzyılda Almanya, Türkiye’nin her ne kadarsa, var olan tüm anayasal sistemini çökertmek isteyen veya bölmek isteyen tüm terörist gruplar veyahut siyasi ve askeri güçler, ağırlıklı olarak Almanya topraklarında yeşermiş, büyümüş ve tehdit edici boyutlara erişmiştir. Bu bağlamda;

    Alman istihbaratlarının bağlantılı olduğu tarikatlar hangileridir?

    NGO (Non-governmental Organization-Hükümet Dışı Örgütler)’ın içimizdeki yerli ve yabancı temsilcileri kimler?

    Necip Hablemitoğlu’nu Alman İstihbaratı mı öldürdü?

    Özdemir Sabancı neden Alman savcılığını bilgilendirmek istemişti?

    Semih Tufan Gülaltay, Alman Narkotik İstihbaratıyla nasıl bir işbirliği içindeydi?

    Doğu Alman Gizli Servisi STASİ, PKK’ya nasıl destek sağladı?

    Alman istihbaratları ile ortak çalışan yerli işbirlikçi “Ulusalcı Çeteler” kimlerden oluşuyor?

    Türkiye’deki illegal örgütlerin Alman istihbaratları ile bağlantısı var mı?

    Ardından Sivas katliamıyla, Hrant Dink ve Uğur Mumcu suikastlarının Alman Gizli Örgütü (BND) ile bağlantıları gibi birçok sorunun cevabı, Talip Doğan Karlıbel’in titiz araştırmaları sonucu hazırlamış ve bizlerin bilgilerine sunduğu “Alman Gizli Servisinin Türkiye Operasyonları” adlı kitabında, resmi belgelerle gün yüzüne çıkartıyor.

    ***

    Hal böyleyken ABD Newyork Times’ın ve Alman Der-Spiegel’in ve de İngiltere’nin Times ve CNN İnternational’ın yorumları paralelinde tavır alan ve kamuoyuna açıklamalarda bulunan 6-7 Eylül olaylarının “kahraman sokak çocuğu” Selahattin Demirtaş’ı ve gezi olaylarına katılan gençleri kastederek; “O çocukların önünde ben yürüyeceğim” diyen Kemal kılıçdaroğlu, ya da nam’ı diğer “şaşkın ördek”i kutluyor ve alkışlıyoruz!

    Yişşşşeeee…!!!

    Ve de Sayın Devlet Bahçeli, sana da;

    Prafffoooo…!!!

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim