• BIST 108.489
  • Altın 152,547
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242

    'Doğu Ekspresi' ve Davutoğlu

    28.08.2014 09:49
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    İnsanoğlu, yaratılışında sınırlı olan “bellek-zihin” yeteneğiyle, yorumlayıcısı olduğu ve “kapalı bir sistem” olan “Tabiat-Kainat”ın içinde, hem “sorun”, hem de “sorun çözücü” yönüyle belirleyici bir unsur olarak yerini almıştır. “Sorun çözme” konumundaki işlevselliğini icra ederken, hem nesneleri, hem de zihni yapıyı inceledikten sonra, “sorunu çözme” konusunda yaptığı gözlemler, kendisine ne kadar izin verdiği ölçüde “sorun-çözüm” diyalektiğini kavrayabilir/anlayabilir ve onunla baş eder. Aksi halde ne daha fazlasını bilir, ne de daha fazlasını yapabilir.

    ***

    Zihnimize kapalı olan tabiatın bilinmeyen “neden”in, “sonucu” olumsuz yönde etkileyeceğinden “bilgi gücü” ile “insan gücü” eş anlamlıdır. Çünkü tabiat, sadece yine tabiatın “yaratılış” kurallarına uyulursa kontrol altına alınabilir.

    İnsan bir iş yaparken gerçekleştirdiği pratiği yalnızca “doğal çisimler” üzerinde yapabilir/veya yapamaz. Söz konusu işi yapamadığı durumda ise, zihnimize kapalı olan tabiatın o “yaratılış” süreci harekete geçer ve işin geri kalanını kendisi yapar.

    ***

    Yardımcısı olmayan bir “el” ve lineer bir çizgi olan zamanın sıfır noktası “an”, kendi başlarına bırakıldıklarında, ancak küçük bir güce sahip olabilirler. Örneğin; sadece “zihin-el” diyalektiği işletilerek, “iki elin birbirini yıkaması” gibi, ya da; “zihin-el/ayak-alet” üçgeni örneğinde bisikletle yol almayı veyahut yine sadece; “zihin-alet” örneğinde ise, bilgisayar teknolojisiyle “zamanın ve mekânın” izin verildiği ölçüde azami kullanılması sağlanır.

    ***

    Ancak birer “açık sistem” olan “insanlar” ve aletler veyahut “makineler”, aynı zamanda kendileri de “tabiat-kainat”ın birer parçasıdırlar ve “bölgesel-geçici” olmak zorundadırlar. Yani bir süre sonra “kapalı sistem”e uymak, o görülmeyen “güç”le buluşmak zorundadırlar. Bir diğer tanımla “sonlu-ölümlü”dürler.

    O halde “genel”e hâkim olamazlar. Bu da demektir ki, kapalı bir sistem olan evren, kendi kurallarına uyma koşuluyla “açık sistem” unsurlarının faaliyetlerine- ya da“sınırlı” olmak kaydıyla-farklı davranışlara izin verir. Örneğin; insan ek bir güç kaynağından yararlanmadıkça, suyun yüksek bir düzeyden alçağa doğru akacağı durumunu “tersine” çeviremez.

    ***

    Okurlarımın hoşgörüsüne sığınarak, dilimin döndüğü kadarıyla analizimi uzatmaktaki kastım, konuyu, “toplum sosyolojisi” ve “politik” düzleme kaydırmaktı.

    Politika da bir “açık sistem” faaliyeti, dolayısıyla da “insani” bir üretimdir. Onun içindir ki, ülkemizde politik düzlemdeki analizler, baskın olarak kendisini etkileyen ve şekillendiren bu tür ve benzer “gizil” dinamiklerden yoksun yapılır.

    Toplum sosyolojisi acısından “baskı” ile “kontrol” altına alınan toplumlar, o baskıyı kırmak isterler. Çünkü baskı onları “istenilen” düzene, sisteme sokmak ister, ancak bu müdahale; kapalı bir sistem olan kâinatın “genel durumu”na, yani düzenli bir düzensizliğe ters bir uygulamadır. Kendisinin dışındaki sınırsız ve sorumsuz yapılanmalara, ya da baskı ile korunmak istenen veyahut devamlılık arz etmesi istenilen düzenliliğe izin vermez.

    Örneğin; Demir bir kapa sıkıştırılan gaz, kendini dışarı atmak ister, çünkü dış ortamdaki gazlar, daha “genel” halde-doğallıkta düzenli bir düzensizliğe sahiptir. Ve belli bir kafese sıkıştırılan gaz, kendi doğallığına, o düzenli bir düzensizliğe sahip gaz kütlesi ile bir an önce bütünleşmek ister ve sonunda patlar.

    ***

    Onun içindir ki, insan ve kurduğu politik sistemler genel durum trendine uygun gelişmeye, çökmeye ve tekrar oluşmaya programlanmış gibi “kurgusal” bir işleyiş içindedirler. Çökmeyi, eskimeyi, yani bu “genel durum” düzensizliğini geçici olarak durdurabilirler, ancak “bölgesel” ve “geçici” olduklarından, süreklilikleri, “sınırlı” ve “sorumlu” oldukları kadardır.

    ***

    O zaman konu ilgili sorumuz şu: Batı nasıl yükseldi, ya da zenginleşti, kıt hatta kendisini dahi besleyecek kadar kaynağa sahip değilken?

    Sorunun cevabı özetle şöyle verilir; “Doğu Ekspersi”ne kendilerine önce bir bilet, daha sonra da bir “vagon” satın aldılar.

    Kelimenin gerçek anlamıyla fakir olan batı, özellikle Avrupa, Doğu’nun ekonomi trenine binebilecekleri bileti, hatta vagonu almayı nasıl başardılar?

    Bir şekilde bulmuş ya da çalmış, gasp etmiş veyahut kazanmışlardır.

    Ancak bir soru daha: Bu nasıl mümkün oldu?

    Bunun cevabı da bellidir; Amerika kıtasında bulunan altın ve gümüş madenlerinden ve bu madenleri daha çok işleterek, yani yerli halkı bu amaçla çalıştırarak parayı çoğalttıkları, bunun yanında her iki Amerika kıtasındaki büyük tarla veyahut çiftliklerde köle olarak kullandıkları yerli halkı, aynı zamanda bunların idamesini sağlayan köle ticareti gibi bir dizi kazançlı işe girişmeleri sayesinde ve elde edilen bu karın sisteme dâhil edilmesi, yani Kuzey ve Güney Amerika ile Afrika’da, özellikle “köle ticareti”nden elde edilen bu karın Avrupa’ya aktarılarak yatırıma dönüştürülmesi ile mümkün hale geldi.

    ***

    Hadi diyelim ki Doğu’ya vardılar, ancak burada oynadıkları kumar nasıl tutmuş ve turnayı gözünden vurabilmişlerdir?

    İşte bunun cevabıyla konuya giriyoruz ve böylelikle günümüz “fikirsel-zihinsel” ayrışmalar başlıyor.

    Batı, özellikle Afrika ve Amerika kıtalarında güç oluştururken, Doğu’nun “ekonomik” ve “yönetimsel” ağırlıklı büyük bir bölümüne hâkim güç Osmanlı’da başlayan zayıflama ve düşüşün gerçekleştiği süreç, yazının giriş bölümünde-amatörce de olsa-izah etmeye çalıştığımız “genel durum”a uymayan bir politik “açık sistem” müdahalesi şekline evrildi.

    Ve sonrası parçalanan o dev dinamik kütlenin ardından oluşturulan “şirket” yapılı parçacık devletler ve bunların başına getirdikleri CEO tipi yönetici kadrolardan oluşan işbirlikçi “diktatöryal” yönetimler.

    Lakin batının en büyük sıçraması, “iç sömürüye” dayalı, işbirlikçi “oligarşi” şeklinde çok daha profesyonelce dizayn edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin “omuzuna basarak” Ortadoğu ve Asya’nın enerji kaynaklarına hâkim olmakla gerçekleştirdi. Başka türlüsü olamazdı zaten.

    ***

    Buna karşın Osmanlının ekonomik politiği ise; “Kapsamlı yerel/bölgesel üretim ve ticarete, bölgesel ve uluslararası uzmanlaşmaya, iş bölümüne ve ticarete dayalıydı.” Ve Osmanlı ekonomisi kamu, çeşitli yarı-kamusal girişim ve bölgesel anlamda ciddi oranda sektörler ve bölgeler arası, daha doğrusu bu günkü modern anlamda; üretim ve tüketim kuramı acısından “doğu-batı dengesi”ne dayalı “uluslararası emek hareketliliği” söz konusuydu. Üstelik Osmanlıların, hem doğuya, hem de batıya doğru yayılma stratejisi, yalnızca askeri ve siyasi gerekçelere dayandırılamayacağı gibi, temel dinamiği yine bugünkü modern iktisat kuramına göre, uluslararası rekabet dengesine oturan; “karşılıklı üstünlükler teorisi”ne dayalı ekonomik nedenlere bağlıydı.

    Yoksa insanı köleleştirip, ticarileştiren, hatta “kelle avcılığı” gibi insanlık dışı yöntemlerle kaynak üreten batı kolonyalizmi gibi değil.

    Bundandır ki, kâinatın o yaratılış ilkesine, ya da “genel duruma” olabildiğince uyum sağlayarak sınırlı ve sorumlu “açık sistem” faaliyetleriyle yüzyıllardır ayakta kalabilmiştir.

    ***

    Batının, Osmanlının kendi içinde bir dünya ve neredeyse bir “kale”, hatta askeri bürokrasiye saplanmış olduğu şeklindeki adeta gelenekselleşmiş “Avrupamerkezci” görüş, ya da yergi gerçek dışı olup, tamamıyla “ideolojik”tir.

    Bu ideolojik yaklaşım ya da yergi, sadece tarihsel bir gerçeği yansıdır. O da Avrupa merkezli batının ticari çıkar ve arzularına karşın, Osmanlının yarattığı son derece sahici ticari rekabetti.

    ***

    Evet, yazıyı kaleme aldığım şu saatlerde Başbakan Erdoğan, veda kongresinde gözyaşları içinde “yerine” uğurlanırken, kendi üretimi olan stratejik eylem planını, adeta bir “dokuz ışık”lı bir misyonu içeren, çok genel nitelikli özet konuşmasıyla, kendisinin doğru bir tercih olduğunu ispatlayan Davutoğlu; kendi doktrininin dümenine geçiyor ve ender görünse de tarih, bu görevi sahibine veriyordu.

    Yüzyıla yakın bir sürenin sonunda bir akademisyenin hazırlamış olduğu “stratejik derinlik” adı ile adlandırılmış akademik bir çalışma, orijin halinden saptırılıp, sistematiği bozulan Ortadoğu merkezli Doğu’nun, nasıl bir stratejiyle yeniden doğal yaşam işlevlerine kavuşturulabilir sorularına cevap niteliği taşıyan bu eser, “ahlaki” ve “bilimsel” sorumluluk dengesi içinde hazırlanmasına özen gösterilmiş bir “yeniden var olma” unsuru olarak değerlendirilmelidir.

    Kendi deyimiyle, konuyu; “Türkiye’nin stratejik derinliğinin, yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğini jeo-politik, jeo-ekonomik ve jeo-kültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi” şeklinde özetlemektedir.

    ***

    Bunun için formüle edilen; “stratejik zihniyet-stratejik planlama-siyasi irade” kavramları ya da unsurları, birbirlerini çarpan etkisi ile etkiler. Yani sabit ve değişken unsurlar, ne ölçüde avantajlar sağlarsa sağlasın, “stratejik zihniyeti” oturmayan, stratejik planlaması ve siyasi iradesi yeterince güçlü ve tutarlı şekliyle devreye giremeyen ülkelerin güç oluşturması imkânsızdır.

    Örneklendiriyor Sayın Davutoğlu; “Birinci Dünya Savaşında, özellikle Kafkasya ve Filistin cephelerindeki stratejik planlama yetersizliğinin yol açtığı felaketlerin Osmanlı Devleti’nin güç denklemini “negatif çarpan” etkisiyle büyük ölçüde dumura uğratmış olması bunun çarpıcı bir örneğidir.”

    “Allahüekber Dağlarında sayıları doksan bine yakın askerin donarak ölmesi, kötü bir stratejik planlamanın, değişken bir unsur olan askeri birikimi çarpan etkisiyle zaafa uğratmasının en acı örneklerinden biridir. Aynı cephede, birkaç yıl sonra Kazım Karabekir tarafından gerçekleştirilen ve Kars ile Ardahan bölgesini kurtarılmasını sağlayan Doğu Harekâtı ise, yenik düşmüş bir devletin son derece zayıflamış olan askeri birikim unsurunun doğru ve tutarlı bir stratejik planlama ile nasıl normal güç denklemin üzerinde bir başarı gösterilmiş olduğunun güzel bir örneğidir.”

    ***

    “Bu durumlar bir ülkenin en temel stratejik gücünün insan unsuru olduğunu ortaya koymaktadır. Sabit stratejik unsurlar olan coğrafya ve tarihi değiştirmek mümkün değildir. Ancak kaliteli insan unsuru bu coğrafya ve tarihe yeni ufuk açıcı anlamlar kazandırabilir. Kalitesiz insan unsuru ise aynı tarih ve coğrafya unsurlarını ülkenin zaafları haline dönüştürür.”

    ***

    Çokça benzer örnek ve çözüm önerileriyle özenle hazırlanmış olan “stratejik derinlik”, görüldüğü kadarıyla usta bir liderin önderliğinde son on iki yıldır, Türkiye Tarihi derinliğiyle, stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma cabalarının meyvelerini vermeye başlamasını, dünyanın diğer güç dengelerini oluşturan, özellikle kıtasal blok güçlerin önleyici bazı mekanizmaları da devreye koyarak dikkatlice izledikleri gözlerden kaçmamaktadır.

    ***

    Türkiye Kürdistan yönetimiyle yeni bir tarihi uzlaşmaya vararak “Musul-Kerkük” kaynaklarına ulaştığı gibi, Azerbaycan üzerinden Hazar kaynaklarına, Türkmenistan ve Kırgızistan üzerinden Kafkasya Pazar ve kaynaklarına erişiyor. Ve Doğu Çin Denizi limanlarından başlayarak, Avrupa içlerine ulaşan tüm transit demiryolu, deniz, hava ticaret ağları, ekonomik olarak da Türkiye’nin denetimine giriyor.

    Yani Ortadoğu kaynaklı Doğu ve tüm Asya kalkınması ile Türkiye’nin kalkınması buluşuyor ve enerjiden başlayarak çok büyük bir Pazar ve ulaşım ağı entegrasyonu gerçekleştiriliyor.

    ***

    Bu bağlamda Türkiye’nin gerçekleştirdiği ve gerçekleştirmeye devam ettiği uluslararası niteliğindeki projelerini zaman zaman bu köşede dile getirmiştik. GAP Eylem Planı ile başlayan “barış süreci”, üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü, Marmaray, havalimanları, hızlı tren projeleri gibi…

    Ancak bunların içinde bir proje var ki, “şeytani arşetip planlı” Doğu ekspresi’ne alternatif, doğu ile batı dengelerini yeniden rayına oturtacak ve eski ipek yolunun yeni versiyonu diye adlandırabileceğimiz; “Pekin-Tahran-İstanbul” hızlı tren projesidir.

    İstanbul’u bir dünya finans merkezi haline getirecek projelerden biri olan bu “en ekonomik” ve “en hızlı” ulaşım ağı projesinin yapımı için Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir “konsorsiyum” oluşturuldu ve Çin, bu projeye 150 milyar dolar miktarında büyük bir kaynak ayırdığını ilan etti.

    2023’te mi biter, 2033’te mi? Ya da 2043, bilemem. Ancak emin olduğum tek şey; bu hat üzerinde yapılacak ilk seferin ilk yolcusu “batı” olacaktır, geldiği yere dönmesi için.

    Bu sefer dönüş masrafları kimden olacak?

    Bunun cevabını da çocuklarımızdan, belki de torunlarımızdan biri, başka bir “Davutoğlu” verecek:

    Dönüş biletiniz benden..

    Ne “insan köleliği” yaparak, ne “insan kellesi” avlayarak, ne de “kimsenin omuzuna basarak” elde ettiği kazançtan değil.

    Bu da insan zihninin algılayamadığı kâinatın “derinliklerinden” gelen neslin “asalet” farkı olsa gerek.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim