• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019

    Doğru nedir? Düşman kimdir?

    05.02.2012 12:11
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Doğru (hakikat), algılayan canlı maddeyle, algılanan yaşam arasındaki dolaysız ve eksiksiz ilişkidir. Bu ilişki ne denli yakınsa, doğru deneyimi o denli eksiksizdir. Canlı maddenin algılama işlevleri ne denli eşgüdümlüyse, doğru da o denli geniştir.
                                                        *   *   *
    Ayrıca doğru, insanın kendi ben’i ve çevresindeki dünyayla tümel yani tüm bireylerle bir bağıntının kurulmasıdır ve insanın kendi yaşama biçiminin öbür insanların yaşama biçiminden ayrıldığını bilmektir. Çevremizdeki insanlara yaşayamayacakları doğruları zorla benimsetmeye kalkarsak, dayanamayacakları duyguların, coşkuların uyanmasına yol açar, böylece varlıklarını tehlikeye atmış oluruz; öyle davranmakla, yıkıcı da olsa, belli bir yaşama biçiminin dengesini bozarız.
                                                        *   *   *
    Bu itibarla doğru, bir siyasi kişi veya kadronun olmasını arzuladığı şey, yani her türlü gereksinmeyi karşılayacak bir siyasal erk aracı da değildir. Çünkü insan doğruyu değiştiremez, tıpkı temel kişilik yapılarını değiştiremeyeceği gibi.
                                                        *   *  *
    Demek ki doğru, canlı maddeyle yaşanan şey arasındaki karşılıklı etkileşimin doğal işlevidir. Değişik bir acıdan ise doğru, birçok kişinin sandığı gibi, ahlaki bir ülkü de değildir. Yani insanoğlundaki dolu dolu yaşama işlevi yitirildiği için böyle bir ahlaki-ülküye dönüştürülmüştür. Doğru böylece yürürlükten kaldırılınca, aynadaki yansısı gibi, bir doğrunun araştırılması ülküsünün ortaya çıktığı görülmüştür.
                                                        *   *   *
    Doğru, yönelinmesi gereken bir nesne de değildir: insan yüreğinin çarpması, bacakların devinmesi, gözlerin görmesi gibi doğal bedensel işlevler için sıra dışı bir çaba harcamaz; aynı biçimde, doğru’yu aramak için de. Doğru içinizdedir ve bedeninizin genel durumuna göre, gözleriniz ya da yüreğiniz gibi, iyi ya da kötü işler.
                                                        *   *   *
     Bir pilotun hedefine sağ selim varabilmesi için, en küçük bir esintiyle, uçağındaki en küçük denge değişiklikleriyle, kendi duyularının açıkgörüşlülüğü ve bedeninin devinimleriyle mutlak bir bağıntı ve karşılıklı etkileşim içinde olması gerekir. İçindeki ve dışındaki çevreye göstereceği duygusal tepkilerdeki en küçük bir aksama ölümüne-ölümlere yol açar. Demek ki kaptan, çevresindeki öğelere egemen olup ayakta kalırsa, doğruya uygun yaşamaktadır, hareket etmektedir. Ama uçuş sırasında, doğruyu “araması” ya da doğruya “yönelmesi” gerekmez, gerek duymaz.
                                                        *   *   *
    O zaman doğru, doğal bir yaşam işlevidir; tıpkı insanın yürümesi, koşması, avlanması, düşmanın izini bulması gibi… Yeter ki,  duyuların en birincisi olan ve canlı yaratıklar içinde en “değerlisi” ve en “kutsalı” olan insan’a yaratılışta bahşedilen en üst düzey “yaşamsal enerji” duyusu bozulmamış olsun. Aslında “doğru” ya da “yanlış” yaşamsal enerjinin biçimi ya da şeklinden başka bir şey değildir. Sorun da burada başlar zaten ve asıl sorun yaşamla insanoğlu arasındaki, yaşamsal enerji ilişkisinin yitirilmesidir. Bu ilişki yitimi, dolayısıyla, yaşamı bir bakıma koltuk değnekleri üzerinde taşımak gibi, asılların yerini tutacak, yerine uymayan, düzmece ilişkilerin gelişmesine sebebiyet verir. Ve bu başlangıç, yeni yeni filizlenen “düşman”ın ta kendisidir.
                                                        *   *   *
     Doğru yaşamanın yerini,  doğruyu arama alınca, doğrudan kaçma, doğal olarak doğruyu aramanın ayrılmaz yoldaşı olup çıkmıştır. Ve bu güne dek doğruyu arama değil, doğrudan kaçma ağır basmıştır.
    Bundan ötürü, doğal yaşam işlevlerini bozan düşmanı yere serecek tek silah doğru olmasına karşın, ta başından beri onu bedeninde taşıyıp geliştirememiş kişiye doğruyu zorla benimsetemez ya da şırıngayla kanına enjekte edemezsiniz.
                                                        *   *   *
    Doğru, insanın elindeki en güçlü silahtır. Ancak, bu silahı kullanacak kişinin düşmanını tanıması gerekir. Çok basit bir önerme gibi geliyor insana ama “doğru denen silahın, doğal yaşam işlevleriyle uyumlu, dengeli yaşayan insanın düşmanına açılan savaşta kullanılması gerekir”
    Bir silah, bir düşmana doğrultulabileceği gibi bir dosta da çevrilebilir. Doğru, silah olarak kendine çevrilemez. Düştüğünüz çukurdan kendinizi saçınızdan tutup çıkaramayacağınız gibi, doğru silahını kullanarak insanın canıyla ilgili doğruya saldırıp onu öldüremezsiniz. Sağlıklı ve mutlu bir yaşamı yok edemez, doğru silahıyla insanın, yaşamın doğrusunu ortadan kaldıramazsınız.
    Ancak, doğru, doğal yaşam işlevleri bozuk, hastalıklı kişinin eline düştüğü zaman, yaşamı-can’ı öldürebilecek bir patlayıcıya dönüşür.
                                                        *   *   *
    Uludere’de patlayan bombalar, sağlıklı bir yapının değil, hastalıklı bir toplum yapısının elindeki silahını, “doğru”ya karşı “kendine dönük” kullanmasından başka ne olabilir ki?
    Tersi durum söz konusu olsaydı, yani sağlıklı bir toplumun silahı, kendini yok edecek, kendi güvenliğini tehdit edecek olası sağlıksız yapıların/dış müdahalelerin saldırılarına karşı “doğru” düşmana yönelmesi gerekmez miydi?
      Hastalıklı yapı, kendisiyle ilgili doğruyu kullanıp hastalığını yok edemez. Ama yaşamla, canla ilgili doğruyu başka, mutlu bir yaşamı-can’ı almakta kullanabilir. Bu düşmanın başka bir özelliğidir.
                                                        *  *   *
    Bunu kime izah edeceksiniz? Sayın Başbakan.
    Kime izah edeceksiniz, o lanet olası düşmanın kime ne zaman ne yapacağı kolay kolay kestirilemediği ve toplumun ilgisini kendine çekip istediği, dilediği gibi yönlendirmeyi bildiği için öldürme hilelerinin hazır olduğunu.
    O lanet olası düşman ki, kendi marifetleri olan Uludere katliamını “optik” bir kaydırmayla hükümete yamatıp Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve Birleşmiş Millerler’e taşıyorlar ama işkence merkezlerinde yapılan kazılarda çıkan insan kemiklerine hiç bakmıyorlar bile.
                                                        *   *   *
    Gel de anlat, bu öldürme hilelerini ve tuzaklarını anlatabilirsen.
    Kendi bünyelerinde var olmayan ve nihayetinde yaşayamadıkları “doğru”ları nasıl izah edeceksiniz bu hastalıklı, doğal yaşam işlevleri tersine işleyen bu bozuk, çürümüş yapıya.
    Kendi “doğru”larınla da izah etmeye kalktığında, peş peşe, ard arda patlayan daha da yıkıcı bir kışkırtıcığı körüklemiş olmuyor muyuz?
                                                        *   *  *
    Çürümüş et nasıl değdiği zaman taze eti çürütürse, taze et nasıl çürümüş etin çürümüşlüğünü söküp atamazsa, çürümüş yapının eline düşen sağlıklı can’ın varolma yollarıyla ilgili bilgi de hep iyi yaşamayı zehirler ve başka türlüsü de hiç görülmez. Düşman, bunun böyle olduğunu hep bilir ve işte bu yüzden her şeyden çok sağlıklı yaşamdan/kişiden nefret eder. Yamulmuş bir ağacı artık doğrultamazsınız. Üzücüdür, ama sağlıklı yapıyı/kişiyi korumak istiyorsak, bilmemiz gereken bir “olgu”dur bu.
                                                        *   *    *
    Evet, bütün ağaçların kökü yerdedir. Ama kendisinin olmadıkları için, bir ağaç topraktan besinini alabilmek için bir diğer ağacın köklerini kullanamaz. Bu vesileyle yapılması gereken şey, çıkıp doğruyu haykırmak değil, öbür insanlara ışıl ışıl bir örnek vermek üzere doğruyu yaşamaktır. Doğru, beynimiz, kalbimiz, bacağımız, karaciğerimiz, akciğerlerimiz gibi bir parçamız olmalıdır. Tüm varlığımızla uyuşmayan bir doğruyu yaşamaktan kaçınmalıyız. Kimseye doğruyu öğretmeye kalkmanın bir yararı yoktur. Yaşama biçimimizle, insanların kendi doğru yaşama kaynaklarını bulmalarına yardımcı olabiliriz ancak. Bırakın insanlar, sizinkini değil, kendi doğrularını yaşasınlar. Birisi için doğru olan şey, başka bir kimse için öyle değildir. Tıpa tıp benzer iki yüz olmadığı gibi mutlak doğru da yoktur. Ama doğanın yaratılışında, bütün doğrularda bulunan bir takım ortak temel işlevler vardır. Bireysel anlatım ise kişiden kişiye değişebilmektedir.
                                                        *   *   *
     Ancak gerçeklerin de açığa çıkmak gibi bir huyları vardır, er ya da geç. Gerçekler gündeme geldiğinde de “sakın el sürmeyin” yasağı, düşmanın yıkıcı gücünü göstermektedir, son günlerde örneklerini gördüğümüz gibi. Öyleyse ilk yapılacak olan şey, topluma, halk kitlelerine düşmanın bu hilelerinden, siyasal gevezeliklerinden uzaklaştırmak, sözünü ettiğimiz asal olgulara/doğrulara dikkat etmelerini sağlamaktır. Bunu becerebildiğimiz ölçüde, daha başka olumlu gelişmeler kendiliğinden gelecektir. Ve işte bu yüzden “yapısal-zihinsel” devrim çabaları oldukça önem taşımaktadır. Olası başarıların başat rolü ise, doğal yaşam işlevlerinin ve bu işlevlere dayalı dengeli-uyumlu bir yaşama sahip bireylere, şu kocaman ve tehlikeli “sakın el sürmeyin” yasağını göstererek içlerindeki “doğru”ya giden yolu açabiliriz. Bu ise aşağı yukarı yüzyıllık enformel-biçimsel olmayan, bozuk bir yapının tepetaklak olmasıdır. Söz konusu bu sarsıcı sürecin genişliğini kavrayan kişi, dönmekte olduğumuz tarihsel köşeyi de kavramış olur. Oligarşinin hiçbir “gezgin özgürlük satıcıları” ile hiçbir “satılık siyasetçileri” bu olguları algılayamaz, kavrayamaz. Onlar gevezelikleri, dedikoduları, kara çalmaları, lekelemeleri, karşı çıkışları ve yalanlarıyla bu olguları yadsımaya çalışacaklar.
                                                         *   *   *
    Bizler, insana bahşedilen doğal yaşam işlevleriyle ilgili bilgileri geniş halk kitlelerine ulaştırdıkça, doğru, artık kaçınılması ve öldürülmesi gereken ilk düşman değil, arzulanır bir nesne olarak görülecektir. Ondan sonra olaylar kendi mantıksal akışlarını izleyecektir.                                 *   *   *
    Evet, Sayın Başbakan, çürümüş ete bulaşmayın, “ara sıra susun”, o üst düzey yaşamsal enerjinizi gereksiz yere harcamayın, sadece ve sadece içinizdeki “doğru”ları yapın.
    Doğrularınızı, düşmanın doğrularına bulaştırmayın. O zaman doğal yaşam işlevleri büzüşmüş, doğal mecrasından sapmış hastalıklı düşman tarafından sürekli tuzaklara düşürülürsünüz.
     Allah korusun, bu çürümüşlük bünyenize sıçrar ve kesip atamayacağınız boyuta ulaşırsa, yazık olur, içinde yetmiş iki milyon yolcusuyla uçağı sağ-selim alana indirmek gibi kutsal bir görevle “görevlendirildiniz”
     İçinizdeki “doğru”larla çevrenize egemen olun, zira ufukta başka bir “pilot” gözükmüyor.
    Şimdilik…
        

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim