• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209

    Dil, Dilbilgisi ve “Zihinsel Derinlikleri”

    16.12.2014 13:18
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Hiç kuşku yok ki, bir nesneyi benzerinden ayırt eden temel özelliğini veyahut soyut bir kavramı anlarken, dinleyen kimse, kendi diline ilişkin bilgileriyle bağlantısını kurar.

    Bunun açık anlamı şudur; “Zihinsel algılama modeli, bir dilin dilbilgisi modeliyle bütünleşir.”

    Cümlelerin nasıl anlaşıldığı konusundaki inceleme veyahut konuşmanın algılanması ile ilgili genel sorun, bir algılama modelinin bu temel özelliğinden yararlanmadıkça, elbette dar sınırlar içinde kalmak zorundadır.

    Teknik bir terim olan “müktesebat”; ülküsel bir konumda olan “konuşan” ya da “dinleyen”in, seslerle anlamları, her bakımdan, konuştuğu dilin kurallarına uygun bir biçimde birleştirebilme yeteneğini anlatır.

    ***

    Yani en kaba tasviriyle, bir “dil”in, “ses” ile “anlam”ı belli bir biçimde birleştirdiğini söyleyebiliriz.

    Bir dile hâkim olmak demek, ilke olarak, söyleneni anlayabilecek, bir belirtkeyi/anlamdaşı, ya da soyut bir şeyin/kavramın sembolünü, amaçlanmış bir anlam yorumlamasıyla üretebilecek durumda olmak demektir.

    Bir dile hâkim olan bir kimsenin ise, kurulan ya da kurduğu cümlenin, hem sesleri bütün özellikleriyle ve ayrıntılarıyla gösteren biçimini, hem de kendi içinde, yalnızca kendi bilinç içeriği olarak var olan, anlam içeriğini belirleyen kurallar sistemini bir yolla içselleştirmiş olduğu da oldukça açıktır.

    ***

    Buda demektir ki; dilbiliminde her cümlenin “derin yapı” ve “yüzey yapı” olmak üzere iki katmanı vardır.

    Derin yapı adı verilen katman, cümlenin “anlam bilimsel” temelini oluşturur.

    Yüzey yapı ise özellikle cümlenin en son söylenmiş veya yazılmış halini, yani gerçekte “üretilmiş biçimini” temsil eder.

    Bir cümlenin yüzey yapısı boşluklarla ve izlerle dolu iken; derin yapısı, doluluk, olgunluk ya da eksik olmama durumu arz eder.

    Cümlenin anlamına vakıf olan konuşan ya da yazar, dilbilimsel olarak derin yapı tarafında iken, dinleyici veya okuyucu yüzey yapı tarafındadır;

    Yani; “ Zira dinleyici veya okuyucu cümleye maruz kalan taraftır.”

    ***

    Belli bir dili bilen insan, o sonsuz, olası derin yapı bilgileriyle, yapılar kümesini üreten, yani tanımlayan, o derin yapıları, yüzey yapılarla eşleştirip, soyut nesnelerin anlam yapılarıyla ve sesleri, bütün özellikleri ve ayrıntılarıyla gösteren ve yorumlamalarını belirleyen bir dilbilgisine de egemen demektir.

    Şu anda eldeki bilgilerimizle, yüzey yapının, anlamsal yorumlamayı bütünüyle belirlediği; derin yapının ise, anlam yorumlamasını belirlemede rol oynayan dilbilgisi işlevlerini dışa vurduğunu ileri sürmek doğru bir tespit olarak görülmektedir.

    ***

    Bu tür uygulamalarda, yani dil ve dilbilgisi parametrelerinde yapılacak veyahut yapılması düşünülen değişim ya da dönüşümlerin, derin ve yüzey yapı kavramları üzerindeki oluşacak kaçınılmaz kopuşun ele alınması şekliyle analiz edilmesi, hem dil içi hem de diller arası türlerin incelenmesi gerekliliğini de kaçınılmaz kılar. 

    Böyle bir “kopuş” söz konusu olduğunda, bir dilin “derin” yapısının, doluluk, olgunluk ve eksik olmama halini, değişik dilin/dillerin dil-dilbilgisi parametreleriyle, mevcut dilin “yüzey” yapısına nasıl taşıyacaksın?

    Ya da mevcut dilin ki bundan kastım Osmanlı Türkçesidir; derin yapısının “gizemli-ahenkli” uyum ve anlamını, değişik dilin/dillerin sistem parametreleriyle aynı zihinsel yapıda nasıl devamını sağlayacaksın?

    ***

    Arap harfleriyle verilebilecek bir örnek, konuyu daha da anlaşılır hale getirebilirdi; ancak Arapça bilmediğim için İngilizce bir cümlenin, aynı alfabe, yani aynı dil parametreleriyle de olsa, değişik anlamları da taşıyabileceği bir örnek vermek bile faydalı olacaktır.

     

    Ahmet is certain to win. Türkçe karşılığı: “Ahmet kazanacağından emin.”

     

    Cümlenin İngilizcesinde, Ahmet’in kazanacağından emin olduğu kişinin kendisi olduğu çok açıktır.

    Ancak, cümle Türkçeye çevrildiğinde, İngilizcesinde söz konusu olmayan ikinci bir anlam taşıyabilmektedir. O da şu: “Ahmet, onun(Mehmet’in ya da Mehmet dışında üçüncü bir kişinin) kazanacağından emin.”

    ***

    Görüldüğü gibi İngilizce bir cümlede, bir İngiliz’e göre kendi dilindeki “derin yapı” ile “yüzey yapı” arasında bir kopuşun söz konusu olmadığı, dilbilgisi-harf parametrelerinde değişiklik bile olmadan, sadece farklı bir dile çevrildiğinde dahi değişik anlamlar içeren bir “anlam dağınıklığı”nın önlenememesi gayet açıktır.

    Ki siz o zaman, İslam dünyasının klasik kültür dilleri olan Arapça ve Farsçayı da serbestçe kullanma olanağı tanıyan ve içine alan, halkın yanında, özellikle yönetici ve eğitimci seçkinlerin kullandığı bir yazışma ve edebiyat dili olan Osmanlı Türkçesini düşünün.

    O derin kültürün derin yapısını, yüzey yapıya taşıyacak dil-harf parametrelerinden yoksun bırakılması sonucu, bu iki yapıda oluşan kopuşun, zihinsel alanda bir “küçük kıyamet” kopması anlamına gelmez mi?

    ***

    Siyasi, iktisadi, sosyolojik ve kültürel yapılarda oluşan tahribat bir tarafa, adeta bir “yok oluş” nasıl izah edilebilir, ya da kavranabilir?

    Özünde tamamen ideolojik olan ve o “derin-anonim” kültüre, “dil-alfabe” ve benzeri darbeler sonucu oluşturulan küçük kıyametlerle, “muasır medeniyet’e(!)” ulaşmak için, “yeni bir ulus, yeni bir kültür” hedefli devrim demek, gayet açıktır ki, böyle bir “ulus-devlet”in, bir doğu medeniyeti sentezi olan “İslam ve Osmanlı” geçmişiyle bağının koparılması demektir.

    ***

    Aslında denilmesi gereken şu ki; eldeki bütün kanıtlar, dili edinme ve kullanma yeteneğinin türe özgü bir insan yeteneği olduğunu, insan dilinin doğasını belirleyen ve kökleri insan zihninin kendine özgü yapısında bulunan çok derin ve sınırlayıcı ilkeler olduğunu kanıtlar nitelikte oluşudur.

    Konuşma-yazı ayrımının savunulamaz oluşu, yazı kavramını da en az konuşma kadar kendisine benzer eşdeğerde yaklaşılması gereken bir kavram kılmaktadır.

    Bu yaklaşımla “dil-dilbilgisi”, düşüncenin kendisini, yazı olarak açığa vurmasının gereğidir. Yani; "dili dil olarak dile taşımak” ya da “dile getirmek" olması oldukça anlaşılır bir şeydir.

    ***

    O zaman yapılanın bilimsel olarak izahı neydi ve nasıl bir teknik kullanıldı?

    Çağdaş felsefenin filozoflarından olan post-yapısalcı düşünür Fransız Jacgues Derrida, olayı, “yapı-söküm” ya da “yapı-bozum” anlamlı olan Dekonstrüksiyon terimiyle izah ediyor.

    Post-modernizmin ve eleştirel kuramın bazı dallarına göre dekonstrüksiyon, dilin geleneksel Avrupa merkezli dünya görüşü tarafından yönlendirilen kesin hatları olmayan bir araç olduğu kabulüne dayanarak eski metinlerin yeni anlamlarını, “batılı kulağa göre”, onları yeniden yapılandırarak inşa eden post-modern bir yaklaşım.

    Anlayacağınız bu yaklaşım, Selçuklu Devleti döneminde yaşamış İslam âlimi, filozof, mutasavvıf ve müderris olan Muhammed el-Gazali’nin (1058-1111), döneminde yasakladığı ve maalesef 20 inci yüzyıl Türkiye’sinin kurtarıcı diye sarıldığı, negatif düşünce virüsleri üreten batı menşeli bir yaklaşımdır.

    ***

    Bakınız Derrida, olayı, bir İstanbul ziyareti dönüşü, ülkesinde, “Türk harflerinin uğradığı kıyım” başlıklı yayınladığı “İstanbul Mektubu” adlı bildirisinde nasıl anlatıyor, yayıncılarına ve öğrencilerine…

    Benzer durumun Fransa’da yaşanması halinde olabilecekleri bir düşünün. Bir gece ansızın Fransız Cumhurbaşkanının mevcut alfabeyi yasakladığını, bunun yerine başka bir alfabeyi getirdiğini ve eski alfabenin kullanımını da engellediğini bir düşünün” önermesine karşın, cevap niteliğinde yine kendisi devam ediyor;

    Kişinin sadece soyunması değil, gitmesi, çıplak halde yeniden yola koyulması, beden değiştirmesi, harflerin, işaretlerin, her tezahüründe vücudunu değiştirmesi gerekir. Üstelik bunu yaparken de aynı kalmış, yani kendi dilinin hala efendisi ve hâkimiymiş gibi davranmak zorunda kalmasıdır.”

    ***

    Efendisi olmadığı bir dilin efendisiymiş gibi davranmak, her nasıl olacaksa…

    Bir nevi gidecek olduğunuz yere ulaşmak ve adresi bulmanız için size yön ya da açı sunan işaretlerin ortadan kalkması gibidir her şey. Verilen adresi bulmak veyahut ararken kendinizi kaybetmemek için, her seferinde “ek çaba” sarf etmek zorunda kalacaksınız demektir.

    Sürekli bir ek çaba sarf etme ise, sizi, sürekli enerji kaybı ile karşı karşıya getireceği kaçınılmazdır.

    Bu da demektir ki; doğal olarak gelişecek negatif bir erimenin, yani; “Kendi ayaklarının üstüne duramama” halinin süreklilik arz etmesidir.

    ***

    Amatörce de olsa izah etmeye çalıştığımız konu, teknik boyutuyla, oldukça uzman bir kadronun, örneğin; “filolog-dilbilimci”lerin yanında, diğer toplumbilimcilerin de katılımıyla ele alınması ve analiz edilmesi gereken çok daha geniş izaha muhtaç bir konudur.

     

    Yazımızı sonlandıran söz yine Gazali’ye ait;

    Var olan ya da mevcut ‘akdi’ bozan kimse, sırtınıza bir ‘kin’ yüklemiş olur.”


     


     


     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    TÜRK
    31 Aralık 2014 Çarşamba 10:10
    10:10
    bir ARAP hayranlığıdır gidiyor
    212.156.86.190
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim