• BIST 104.123
  • Altın 145,814
  • Dolar 3,4910
  • Euro 4,1702

    Devlet, Dersim ve 'Anne Memesi'

    17.11.2014 16:30
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Okuryazarlık ne zaman başlar?

    Okula başladığımız gün mü, okuma-yazmayı söktüğümüz gün mü?

    Okuryazarlık ağırbaşlı, asık suratlı bir uğraş mı, yoksa okuryazarlığın temelleri çok daha erken bir dönemde, anne kucağında atılan bir evreye mi tekabül eder?

    Deneysel “psiko-fizyolojik” bulgular, annesinin memesinden süt emen bebek, onun kalp atışlarını, soluk alıp-verişini dinleyerek ilk ritim duygusunu edinir. Annesiyle kurduğu vazgeçilmez bağ sayesinde kendisini okuryazarlığa götürecek yola atım atar ve “aklın sözcükleri arasındaki dansı” başlar.

    Hatta bu dansın ilk provaları, ana rahminde “mental-zihinsel” evrede başlar. Ve bu evrede başlar “bağımlılık sendromu”nun temel dinamiklerinin yapılandığı, şekillendiği “zihinsel platform.”

    Bu platform üzerinde oluşturulan yapay hasarlar, yaşam boyu tüm yapısal sistematikler üzerinde adeta “temel inşaat bozukluğu” deyimi benzetmesiyle daha iyi izah edilebileceğimiz, “ahenkli sesler” çıkarabilen bir toplum yapısının oluşması engellenir.

    İşte bu yöntemlerden bir tanesi de; “Dersimde analar ağlamasın” sloganıdır ve bu sloganın kullanım alanı, “otokratik-buyurgan” devlet yapılanmalarında “analar ağlatılarak” sağlanır.

    ***

    Babanın çocukları üzerindeki hâkimiyeti ise eğitimlerindeki disipliniyle ilgilidir ve geçicidir. Bu güç, aklın hâkim olduğu yaşlara eriştiklerinde, onların özgürlüğünü engellemez hale gelir. Ondan sonra babanın imparatorluğu sona erer ve o vakitten itibaren oğlunun özgürlüğünü herhangi bir kişininkinden daha fazla kısıtlayamaz.

    İşte tam da burada “meşru devlet”, yani “hukuk devleti” devreye girer ve gençlere bu bağdan kurtulmaları için imkân verir. Ve sonuçta rasyonel olarak kendisi için muhakeme yapmak kişiyi yetişkin kılacaktır.

    ***

    Eğer devlet bir yetişkinin bağımsızlık ve rasyonel olarak muhakeme yapma kapasitesini engellerse ne olur? İşte o zaman “psiko-sosyolojik” jargona göre, yetişkinler özel alanda yaşandığı gibi çocukluğa geri döner. Bu durumda toplumsal ve siyasi şartlar, insanları küçük çocuklar gibi davranmaya zorlar ve artık “alarm zilleri”nin amansız şekilde çalmasıyla “oto-fajik/birbirini yiyip bitirme” süreci başlamış olur.

    Bu süreç, artık kişilerin anne memesi yerine, emecek başka bir meme arayışı şeklinde tezahür edecektir. Kimse kimsenin annesi olamayacağına göre bu nesne de kuşkusuz “devlet” olacaktır.

    Anneleştirilmiş “baba devlet” kurgusu ise, iç sömürüye dayalı “otokratik” sistemlerin, “doğal-yaratılmış” sistem üzerinde profesyonelce uyguladıkları “optik” bir kaydırmadır ve bu kaydırma, doğal olarak “yaratılış yasaları”na ters düştüğü içindir ki, insanlığın karanlık yüzünü oluşturacak, katliamlar ya da soykırım üretimleriyle tarih sahnesinde yerini alacaktır.

    ***

    Otokratik-buyurgan” sistemler, anne ve babaları, kurdukları “ulus-devlet” niyetlerine “bilinçsiz” de olsa, sahip çıkacak şekilde kurgularlar. Giriş bölümümüzdeki saptamalar eğer doğru ise ki şüphe yoktur; aile bağının çekirdeği, çocukla ana arasındaki bağdır. Öznel ve devinimsel özleri acısından ele alındıklarında, “yurt” ve “ulus” tasarımları, “ana” ile “aile”nin zihinde canlandırılmış simgeleri konumuna kaydırılır.

    Ana “çocuğun yurdunu”, aile de çok küçük boyutlu “ulus”u canlandırır.

    İşte bu yapay toplum mühendisliği, kişinin yaptığı tercihin derin içermelerinin farkına bile varmaksızın, Hitler’in propaganda bakanı Otto Van Goebbels’in 1932 de “Ulusal Toplumcu Halk Takvimi”nin başına oturttuğu “on buyruk”un üstüne yazdığı şu sözleri seçtiğini açıklamaktadır;

    Yurt, sana can veren anadır, bunu sakın unutma!”

    ***

    Haziran 1933’de Hitler; Türkiye’nin verdiği ulusal kurtuluş mücadelesini, kendisine örnek seçtiğini söylüyor. Aynı tarihlerde yine Geobbels; “Avrupa’nın yeni düzenini şüphesiz nasyonal sosyalizm ve onun kardeşi Kemalizm kuracak; Türkiye, Almanya ile birlikte Avrupa’nın bu yeni düzeni içinde yer alacaktır” diyordu. (Warner Daitz, S:28/Berlin)

    Bunun anlamı, Avrupa Faşizminin son tuğlasının Anadolu’da atılmasıdır.

    Bu kutsal ideolojinin devleti ise, kişiye gerektiğinde veyahut da kendisinin takdir edeceği kadar “ana sütü” vermeyi üstlenen “ana” ile gerektiğinde de ne kadar ve ne şekilde terbiye edileceğine karar veren “buyurgan baba” rollerini üstlenen ve “hukuk devleti” acısından “çapraz-sapık” bir işlevselliğe sahip olan bir “ortaçağ devleti” olacaktır.

    ***

    Avrupa Faşizmi sözcülerinin bu sloganları, iktisadi, kültürel, sosyolojik ve toplumsal alanda ne denli düzmece ve anlamsız olsa da, belli bir “düşünsel-ideolojik” yapıya da o denli tanıklık etmektedir. Ulusal duygu, saplanıp kalmış, çözülmemiş, bilinçaltına demir atmış, anasal bağın en derinlerine kök salmış aile bağının dolaysız uzantısı şekliyle bir “toplum ürünü” karmaşıklığına çevrilir.

    Doğal yaşama uygulanan bu tür zorlamalar, kişinin, özellikle de gençlerin ergenlik çağında yerini, kendi doğallığına, yaratılışına bırakmayı engeller.

    ***

    Yıllardır kamuoyunda bir kısır döngü etrafında tartışılan “Devlet-Dersim ve Şiddet” üçgeni bağlamında, bir “ortak akıl” üretilememesinin temel dinamikleri, gizemini hala koruyan “hukuk bilinci”nin oluşmasını engelleyen yapısal dokuların oluşturduğu “zihinsel” çatışmalardır.

    Olaya hukuk devleti acısından bakacak olursak; “kamu düzeni”, suçlu yakalamak değil, “hukuk düzeninin bozulmamasıdır” yargısına varırız.

    Hukuk düzeni çiğnenerek yakalanan suçlu ile suçluyu yakalan devlet arasında “düzeni bozma” acısından fark kalmaz. Yani suçlu, suç işlenerek yakalanamaz.

    Hukuk devleti, yanlışlıkla suçsuz bir masumu yakalamaktansa, bir suçluya ceza vermemeyi tercih eder.

    ***

    O halde bir yargıya varmalıyız, o da şu: O günkü devletin bir “hukuk devleti” olmadığıdır.

    Ne yazık ki aralarında hukukçu dostların bile olduğu bir “…ama” cephesinin oluştuğu üzücü ve düşündürücüdür.

    Ama efendim, halk da isyan etmişti”, veyahut; “…hemen öncesi 33 er de şehit edilmişti.

    Peki, ikisi arasında “oklit” bir bağıntı kuramayan “zihinsel yapı”, yıllar sonra devlet adına özür dileyen bir başbakanın hemen arifesinde “bürokratik sistem” de kullanılarak bir “rövanş” niteliğinde tertiplenen “Uludere Katliamı” başta olmak üzere başına bin bir bela ve örülmedik çorap kalmayan bir süreci nasıl formüle edecek?

    ***

    Üstelik birincil tehlikesi, “petagojik” hatalar zinciri üzerine kurulmuş, kitapları ezberlemenin zekâyı geliştireceğini sanan, bu düşünce ile mümkün olduğu kadar çok ezberletmeye gayret eden, ilköğretimden doktoraya kadar ve hatta öğretmenliğe kabul sınavına kadar, gençleri kendi yargılamasını işletmeksizin ve kişisel girişimini kullanmaksızın kitapların yazdıklarını yutmaktan başka bir şey yapmayan, onun için “eğitim-öğretimi” ezberden okumak ve söz dinlemekten ibaret sayan, bir grameri ezberden bilen, onları iyi tekrar eden, iyi taklit eden, öğretmenin her türlü hatadan uzak bulunduğu hakkında bir inanç itirafı olan, kişiyi azaltmaktan ve güçsüz bırakmaktan başka bir şeye dayanmayan gülünç bir “ eğitim sistemi” ile yetiştiriliyorlarsa…

    ***

    Bu “anomalik” yapının yansıması elbette ki; toplum tabakalarının aşağısında, talihinden memnun olmayan, her zaman isyana hazır kitleleri ortaya çıkaran bir zihinsel yapı oluşacak ve böylelikle “etki-tepki” mekanizmaları işletilecek.

    İster istemez de bu mekanizmanın simetriğinde, toplumun yukarısında, boş, aynı zamanda şüpheci, saf, koruyucu devlet hakkında derin bir güven besleyen, bununla birlikte onu aralıksız taşlayan, hükümetin müdahalesi olmadan hiçbir şey yapmaya yeteneği bulunmayan bir başka zihinsel yapı da kaçınılmaz olarak oluşacaktır.

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    ahmet
    17 Kasım 2014 Pazartesi 19:39
    19:39
    çok güzel bi yazı yazmışsın eline sağlık
    213.74.178.180
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim