• BIST 107.206
  • Altın 143,369
  • Dolar 3,5533
  • Euro 4,1312

    Dersim ve şiddet (2)

    20.12.2011 12:13
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Dersim ve benzeri isyanlar(!) bahane gösterilerek devletin yaptığı askeri operasyonel niteliğindeki müdahaleleri ve bu müdahaleler sonucu oluşan toplumsal, iktisadi ve kültürel alanlardaki tahrip ve yıkımlar üzerine, özellikle son günlerde basın ve yayın organlarında sıkça haberler, yayınlar ve tartışmalar izlenmektedir. Halen sağ olan vatandaşların tanıklıklarıyla, olaylar ve yaşananlar ekrana ya da yazıya aktarılmaktadır. Nihayetinde yaşanan bu travmalar, günümüze uzaklığı, ortalama bir insan ömrünü kapsayan bir zaman dilimi içinde gerçekleşmiştir. “Milattan Önce” oluşan hadiselerden bahsetmiyoruz. Yakın bir tarihte olmuş olayları, inkâr-ret anlayışı çerçevesinde, partizanca politik kulvarlara çekilerek olayların dinamik süreçlerini sığ-dar kalıplara sıkıştırmak suretiyle saptırılmış tarihi gerçeklerin gün yüzüne çıkmaları engellenmektedir. Bu engelleme, tutum, davranış ve zihniyet yapısının sorgulanması ve irdelenmesi artık kaçınılmaz bir hal almıştır. Amacımız konunun bu yönüyle naçizane fikirlerimizi kamuoyuyla paylaşmaktır.
    * * *
    Bundan hareketle, dış görünüşün altında olup bitenleri, cumhuriyet dönemi tek parti diktatörlüğünün, hangi güçlere yaslandığını anlayabilmek için, horlanmış ve kullanılmaya elverişli bir zihinsel yapıyla şekillendirilmiş bu toplumsal katmanının ya da daha sosyolojik bir tabirle küçük burjuva-kentsoylu sınıfın kişiliğine epeyce kafa yormak gerekir ki; Dersim ve benzeri katliamların “kabullenememe-reddetme” şeklinde kendini gösteren psiko-dinamik süreçlerin üzerinde sağlıklı analizler yapılabilsin.
    * * *
    Tek parti buyurganlığına dayanan baskıcı ve demokratik olmayan bir “cumhuriyet” rejimini korumak maksadıyla oluşturulan ve en katıksız biçimde sıradan orta sınıf insanının “boyun eğici ve akıl dışı” şeklinde biçimlenen ruhsal tepkilerinin toplamı olan ve buyurgan devlet çıkarlarını koruyan bir “ön yargı” koşullanmışlığı oluşmasaydı, “okşayarak itaat altına alma” yöntemleri o kadar zihinlerde ve belleklerde yer edinip geniş halk kitlelerinde “meşruiyet” kazanabilir miydi?
    Bu günkü güncel tartışmaların bir yönüne, “okşayarak itaat altına alma” yöntemlerini meşru gören toplum kesiminin psiko-sosyolojisine değinmenin, çıkış noktası olarak belirlenmesi, olayları “cürüme sendromu” oluşturan süreçlerden uzaklaştırarak yaşamın, yapısal, işlevsel bir tarzda gelişmesine ön ayak olacak yeni yapılanmaların oluşumunda, yeni bir hız ve ivme kazanılacağı kanısındayız.
    * * *
    Bu katliamları yerinde bir müdahale olarak meşru gören bu “cumhuriyetsever” ya da “Atatürksever” kişi veya kişiler, gelişmeyen, mekanik olan her şeyi severler. Organik şeyleri inorganik şeylere dönüştürme, sanki canlı insanlar eşyalarmış gibi yaşama mekanik olarak yaklaşma arzusu tarafından adeta güdülendirilmiş toplum katmanını oluştururlar. Bu güdüler ise şiddet ve saldırganlık” dürtüleri taşıyan anonim bir bilinçaltı oluşumuna sebebiyet verdiği gibi, yaşam sevgisini de ölüm sevgisine dönüştürme potansiyeli taşır. Ancak temel olarak odaklanmamız gereken bu tür eğilimlerin habis(hastalıklı) türleri olmalı ki; en ağır patolojik ve en acımasız yıkıcılığın ve insanlık dışılığın dinamiğini yakalayalım ve yok edelim.
    Bu yaklaşım bizi, “kutsal ideloloji”ye götürür ki; burada bütün canlı süreçler, duygular ve düşünceler “şey”lere dönüştürülür, kişiler de “şeysever” olup çıkar. Önemli olan olmaktan çok sahip olmaktır. Yani kişi bir nesneyle (bir insanla, bir çiçekle, bir mal-mülkle), sadece eğer buna sahipse ilişki kurabilir; dolayısıyla bu şeylerin varlıklarına yönelik bir tehdidi kendisine yönelik bir tehdit diye algılar. Yaşamını, kaybetmekle sahip olan kişi olmaktan çıkmasına karşın, mal varlığını kaybetmektense yaşamını kaybetmeyi tercih eder. Bu ikilemleri sonucunda doğası gereği kontrolsüz ve düzensiz bir kişilik yapısı oluşur ki; bu yapı, yaşamdan korkar ve yaşamı öldürür. Bu tür kişilikler için “kanun ve düzen” birer puttur; kanun ve düzeni tehdit eden her şey onların yüce değerlerine yönelik şeytanca bir saldırı olarak algılanır ve bu saldırıyı püskürtmek uğruna öldürmeye, gerektiğinde de ölmeye hazırdır.
    * * *
    Başta Hitler, Stalin olmak üzere diğer bütün diktatörlerin nüfuzu tam olarak sınırsız öldürme kapasitelerinde ve iradelerinde yatmaktadır. Bu nedenle “kolaylıkla canını feda edenler” ya da “ölümü sevenler” tarafından sayılır ve sevilirler. Geri kalanının birçoğu da kendi korkularının farkına varmak yerine onlara hayran olmayı tercih ederler; diğer birçoğu ise bu liderlerin öldürme ve yok etme özelliklerini algılamak yerine, onları büyük bir “kurucu”, “kurtarı” bir “önder” ya da bir baba olarak görürler. Ve bu liderler, koruyucu, kurtarıcı ve kurucu oldukları yanılsamasını yutturmayı başarmasalardı, çekimlerine kapılan insanların sayısı, iktidarı ele geçirmelerine yetecek çoğunluğa ulaşamazdı ve onlardan nefret edenler belki de kısa sürede onları alaşağı ederlerdi.
    * * *
    Açıklamaya çalıştığımız ırkçı-faşist sistemlerin eziyet sever ve sapkın niteliği, dine karşı tutumunda da kendini gösterir.
    Şöyle ki; dinsel mistisizmi(tasavvufu) kendi mecrasından-orijininden çıkartarak, eski ataerkil düzenlerde acıya dayalı dini inanışları, kendine işkence etme dinine dönüştürür. Böylece acı çekme felsefesine özgü dine indirgenen bu üst yapıyı öbür dünyadan alıp, işkenceyle adam öldürmenin “yerküresel” dünyasına aktarır. Böylelikle tek tip insan yaratma projesi ile kurulan cumhuriyeti, kendine zarar verecek olan olası “mikrop”lardan temizleyebilme meşruiyetini(!) kazanmış olur.
    * * *
    4 Şubat 1926 günü idam edilen İskilipli Atıf Hoca Efendinin, tam boynuna ilmek geçirilirken İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali harekete geçer ve “Cumhuriyetin İlke ve İnkılâpları”nın gereğini yerine getirerek, başından sarığını alıp, yerine “şapka” geçirir ve kutsal görevini yerine getirir.
    Olayı, Necip Fazıl’ın “Son Devrin Din Mazlumları” adlı eserinden özetle bir alıntı yaparak aktaralım. “Mahkeme reisi mahkûmlara hitap etti: yarın müdafaalarınızı hazırlayınız! Yatsı namazından sonra Atıf Hoca yatağına oturdu ve müdafaasını yazmaya başladı. Günlerdir hapishanede uygusuz ve yorgun kalan Hoca, bir aralık, giyimli olduğu halde, başı taş duvarda, ellerinde yarım kalmış müdafaası, gözleri yumulu kendinden geçti. Aynı kaderi kendisiyle paylaşan arkadaşı Tahir Bey, manzaraya bakarak mırıldandı: zavallı âlim ve fazıl, büyük bir adam! Bu muydu ilim ve faziletinin mükâfatı? Atıf Hoca’nın uykusu fazla sürmüyor.. Yüzünde derin ve ince bir tebessüm.. Ne o hocam çabuk uyanıverdin? Hoca sakin, doğrulmuş, müdafaasını karaladığı kâğıtları büzmüş çöpe atmış ve arkadaşı Tahir Bey’e; Kâinatın fahrini gördüm. Bana “Yanıma gelmek dururken ne diye müdafaa karalamakla uğraşıyorsun” dedi. “Beni idam edecekler Allah’ın sevgilisine kavuşacağım.. Rüyanın sadık olduğuna hiç şüphem yok.
    * * *
    Konuyu, toplumun en azından büyük bir kısmının sahip olduğu hassasiyetlere ya da duygusal platforma çekmek niyetinde değilim şüphesiz. Kişi, inançsız-ateist olabilir, tüm bu anlatılanları “hurafedir” diye de kabul etmeyebilir.

    Ancak, batı dünyasının sömürgeci-kapitalist güçlerce kurgulanan, planlanan ve bir topluma dayatılan buyurgan sistemin koruyucu unsurları diye halka yutturulan ve dünyanın hiçbir yerinde adına sanına rastlanmayan “laik(!) cumhuriyeti koruyan ve kollayan ilke ve inkılâplar”a sözde bir tehdit algılaması yaratılıp, insanların kendilerinin tehdit altında hissetmeleri sağlanıp, kendilerini savunmak için öldürmeye ve yok etmeye kurgulanmış gönüllü birer mekanik yaratığa dönüştürme olgusundan bahsetmeye çalışıyoruz, dilimizin döndüğü kadarıyla.

    * * *
    Dönemin Batı dünyasında, bu ve buna benzer uygulamalar daha da ilginç.
    Birinci Dünya Savaşında Almanya, Rusya’daki komünist eylemleri destekliyordu ve Rusya’yı savaşın bitiminden bir yıl önce, 1917’de savaş dışına çıkardı. Devrimin Lideri Lenin Almanlara hizmet ediyordu ve özel bir Alman treni ile Pedrograd’a getirildi. Rusya bu hareketi engelleyemeyince devrim hareketinin içine bir Rus Ajanı olan Stalin’i soktu. Böylelikle Car ailesini feda etti ama hareketi millileştirmeyi de başardı. Lenin’in ölümünden sonra Stalin’in kıyım dönemi başlar hatta Kızıl Orduyu kuran Troçki, ülkeyi terk etmesine rağmen Sovyet Gizli Servisince Meksika’da öldürülür.
    Son zamanlarda ise Putin, Car ailesinin itibarını iade etti ve Stalin’i “aziz” ilen etti ama Lenin’den hiç söz etmedi. Oysa Lenin dünyayı değiştiren bir lider(!) olarak tanınıyordu.
    1939 yılında Hitler ise, kendi halkında saldırıya maruz kalmış olma duygusu yaratmak ve böylece Polonya’yı işgale karşı giriştiği sebepsiz saldırıyı “haklı bir savaş” olarak göstermek için sözde Polonyalı askerlerle (ki, gerçekte kendine bağlı SS güçleridir) bir radyo istasyonuna sahte bir saldırı düzenlemek zorunda kalmıştı.
    * * *
    Sonuçta kutuplaştırılmış toplumda rakiplerden birisi ölmüş, öldürülmüş ya da idam edilerek katledilmiş olsa bile bu, sanki “yanlış yerde duran “ rakibin hatasıdır, algılamasına indirgeniyor.
    Bilmem anlatabiliyor muyum?
    Atıf Hoca ve benzerlerinin veya Adnan Menderes ve Arkadaşlarının durdukları yerin neresi yanlıştı?
    Hatta yaşamları boyu hiç insan öldürmeyen Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı, (mücadele yöntemleri yanlış olsa bile) aynı zamanda darbelerin de altyapısı olan kutuplaştırılmış toplum yapısının devamına dair operasyonel-devlet katliamlarından başka bir şey değildi.
    Tüm bunların bedelini, yüzyılın sonunda dünya ülkeleri sıralamasında insanca yaşama acısından seksen altıncı sırada kapayarak ödedik maalesef.
    Neden bu sistemden en büyük darbeyi yiyen alevi kesiminin, sistemin en büyük destekçilerinden biri haline geldiğinin?
    Aslında Alevilerin de, sunilerinde aynı devletin-sistemin kurbanları olduklarının;
    Devletin önce Alevi-Kürt katliamları ile öne çıktığının, sonra da özel yöntemlerle Suni kitleleri Alevilerin üstüne sürdüğü ve geçmişlerini yok ettiği Alevilerin kendisine sığınmasını sağladığının?
    Sorularına cevap verilmelidir.
    Cumhuriyetin ilk yıllarını takip eden dönemde aynı devlet kadrolarının, Alevileri Osmanlı zulmünden kurtaran kahramanlara dönüştürülmesi sağlandı. Bu kahramanlık destanı tamamen kurgusaldı ve Alevilerin bu sebeple cumhuriyetin ilk yılları hafızalarından silinmiş oldu.
    Tam bu noktada Başbakan’ın Dersim çıkışına Alevilerden yeterli desteğin gelmemesi anlaşılmayacak bir sonuç değildir. Çünkü nihayetinde bu kesim ve siyasi uzantıları ya da partileri, belirli sosyolojik ve ideolojik zeminler üzerine siyaset yapıyor ve kendince sahici kaygı ve istekleri temsil ediyorlar.
    Özellikle de bu siyasi yapılanmaların “kırmızı çizgileri” olduğunun altında yatan bu ideolojik yapıdır.
    * * *
    Dünya literatüründe eşi benzeri görülmemiş kılık kıyafet, dil ve alfabe değişimi gibi reform ya da devrimler “zoraki yöntemlerle” uygulamaya sokulmuştur. (ki, aslında devrimler diye adlandırılan bu dayatmalar, “şeysever”lere bir “obje” yaratma uygulamalarıydı.)
    Bir toplum düşünün ki; yüzyıllar boyu kullandığı dili ve bu dili sayesinde ifadelerini yazıya dökmede kullandığı alfabesini değiştirmenin, zihinsel yapıda oluşturduğu tahripkâr nitelikteki patolojik sapmaları açıklamak bendenizi aşar. Ama oldukça uzmanlık gerektiren bu olguyu, aynı zamanda da dil bilimcisi olan Sosyolog Noam Comsky’nin “Dil ve Zihin” adlı yapıtında konu, görgül ve deneysel olarak ustalıklı bir tarzda yazıya dökülmüştür.
    Açıklamaya çalıştığımız aynı zamanda anlatmanın ve anlamanın oldukça zor olduğu bu zihinsel yapıyı besleyen ve oldukça profesyonelce kurgulanan klişelerden örnekler verirsek, umarım konuyu kavramaya bir kolaylık getirmiş oluruz.
    * * *
    Örneğin; (Dersim”de) analar ağlamasın klişesi ve buna benzer pek çok klişe kullanılır.
    Gerçekten de ana babalar, buyurgan toplumun (ulus-devletlerin) niyetlerine bilinçsiz olarak sahip çıkmaktadırlar. Aile bağının çekirdeği, çocukla ana arsındaki bağdır. Öznel coşkusal özleri acısından ele alındıklarında, yurt ve ulus tasarımları, ana ile aile“nin zihinde canlandırılmış simgeleridirler. Kullanılan ve hor görülen bu küçük burjuva-kentsoylu sınıfında, ana “çocuğun yurdunu”, aile de “çok küçük boyutlu ulusu”nu canlandırır. İşte bu olgu, yaptığı tercihin derin içermelerinin farkına bile varmaksızın, Goebbels’in 1932 de “ulusal toplumcu halk takvimi”nin başına oturttuğu “On Buyruk”un üstüne yazdırmak için şu sözleri seçişini açıklamaktadır.
    “Yurt, sana can veren anadır, sakın onu unutma!”

    Bu sözler iktisadi ve toplumsal alanda ne denli düzmeceyseler, belli bir düşünsel-ideolojik yapıya da o denli tanıklık etmektedirler. Ulusal duygu, saplanıp kalmış, çözülmemiş-bilinçaltına demir atmış, anasal bağın en derinlerine kök salan aile bağının dolaysız uzantısıdır. Çünkü aileye ve ulusa bağlılığın sürüp gidişiyle, anaya bağlılığın kendisi bir “toplum ürünü”dür. Doğal yaşama uygulanan bu tür zorlamalar sürmese, kişinin özellikle de gençlerin ergenlik çağında yerini başka bağlara-doğal yaşam olgularına-bırakırdı.

    Sözü edilen bağın, ergin kişinin ulusal duygusunun temeli oluşu ve gerici toplumsal güç haline gelişi işte bu toplumsal kökenli oluşu özelliğini koruyarak sürüp gitmededir.

    Bu itibarla aile konusunda, yaşamın özüne dönük, yapısal-ahlaki-bütünsel bir siyaset izlenmeli, yoksa bilgisiz laf ebelikleri değil. Buyurgan toplumun siyasi bir örgütlenmesi olan bu yapılanmayı, kökünden kazıyabilmek ve “aysberg”in görülmeyen sorunlu büyük kısmının parçalanması için laftan başka şeyler gereklidir. Yani somut bilgiler. İnsan her zaman yanılabilir, yanılgılar düzeltilebilir, ama bilim alanında dar görüşlülük yalnız gericilere özgüdür ve bilim adamında olmaması gereken niteliklerdir.

    * * *

    Yeri geldiğinde söz, hemen tarihçilere bırakılmak gibi bir kolaycılığa kaçılır. Elbette tarihçiler de konuşmalı ve yorumlarına itibar edilmelidir. Ama nasıl bir tarih anlayışı ve nasıl bir tarihçi?

    Sorun zaten, devletin tarih alanına girip bir türlü çıkmıyor olmasından kaynaklanıyor.

    Cumhuriyetin tarihi, 1920-1960 yılları arası bir yarı-unutuş, yarı-inkâr pozisyonu üretmiş, sonra da bunu 1980’lerde bir topyekûn inkâr çizgisine dönüştürmüş ve 2000’li yıllara kadar taşımıştır. Ve tarih üretmekten de hiçbir zaman elini çekmemiştir.

    Devletin tarihe, devlet eliyle örgütlenecek ve kontrol edilecek bir alan gözüyle bakmasının “olumsuz” sonuçlarını bugünlerde çok daha net görmekteyiz.

    Yıllarca Türk Tarih Kurumu’nun, Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfretadlarıyla, okullarıyla, töreleriyle, öğretmenleriyle, medya üzerindeki dolaylı ya da dolaysız etkileriyle inşa ettiği bir sonuç, bir yapı ile karşı karşıyayız.

    “Bizim tarih” tanımlamasıyla söze başlayan tarihçi diye benzersiz, tarifi zor bir “devlet avukatlığı” öne çıkarmakla gerçek tarih üretilemez kanaatindeyiz.

    Nasıl ki, bir tıp doktoru “bizim tıp”, bir fizikçi “bizim fizik” hatta ekonomistler dahi “bizim ekonomi” diyemiyorsa, diyemeyecekse, tarihçi de öyle.

    Neyse ki, son yıllarda militan üretim furyası biraz düşmüş durumda.

    * * *

    Devlet özrü elbette erdemli bir tutum ya da davranıştır.

    Hitler’in Polonya’da yaptığı katliamları, 1970 de Willy Brandt, bizzat yerine giderek saygı duruşunda bulunuşu, bir devlet adamına yakışır nitelikteydi elbette.

    En azından, zehirlenmiş belleklerin bir nevi “vicdan” ile by-pass edilmesini sağlar bir nebze.

    Ama nihayetinde Türkiye’nin başarmak zorunda olduğu olmazsa olmazı, bir bütün olarak kendi sorunlarına odaklanmış ve bu sorunları çözme bilincine sahip sorumlu bireylerden oluşan bir ülke olarak geçmişindeki bu “acı dram”lardan “zihni ve ahlaki” bağlantılarını koparmaktır.

    Geçmişle yüzleşmenin, bütünlüklü ve yeni bir toplum kurucu boyutunu yeterince algılamak ya da görmek koşuluyla siyasal, sosyolojik ve toplumsal yapımızı sorgulayarak, akla ve mantığa dayalı gerçek hümanist değerlerle, düzmece ilkeleri birbirinden ayırarak yeni bir “sosyal kontrat-sözleşme pekâlâ hazırlayabiliriz.

    Bu da ağırlıklı olarak, eğer gerçekleştirilebilirse demokratik bir anayasa” ile mümkün olacaktır.

    Türk aydını artık kopya çekmekten vazgeçip batılı değerleri batılılara karşı sorgulamaya başlamalı ve bu sayede uluslarası arenada “Türkiye’nin yumuşak karnı” diye kabul edilen ve sıkça karşımıza çıkartılan “insan hakları”,”hak ve özgürlükler” ya da “etnik sorunlar” gibi dayatmalar karşısında “Bak hele gurban.. Vallah billâh ben yapmadım” demekten de kurtarabiliriz.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim