• BIST 97.334
  • Altın 144,533
  • Dolar 3,5625
  • Euro 4,0020

    Dersim ve “şiddet” (1)

    05.12.2011 14:17
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

       Cumhuriyet tarihimizi biçimleyen bir ideoloji olarak “Kemalizm gerçeği” kavranmadan, ne doksan yıllık sorunlarımız anlaşılabilir, ne de “cumhuriyet” adı altında ve özellikle tek parti döneminde kemikleşen ve 1946”dan sonra demokratik sisteme değil de çok partili döneme geçilmesiyle ve 1961 askeri darbesiyle inşa edilen “dış destekli ve iç sömürüye dayalı oligarşik yapı” tasfiye edebilir ve ne de “2,aşama”yı ifade ediyor olan “demokratik cumhuriyet”e geçilebilir

       İlk cumhuriyet anayasası olan ve toplumsal yapının bir “izdüşümü” niteliğini taşıyan 1921 kanun-i esasiyesi, Anadolu halkı ile sürece sonradan gelip katılan Osmanlı zabitanının koalisyonuna bir işaretken; ayrıca yerel inisiyatiflere ve yerel çeşitlilikler bağlamındaki özgürlüklere teşne bir içeriği de ihtiva etmekteydi. Yani demokratikti.

       Ama ne yazık ki bu gerçekleşmedi. Savaş bitince, M. Kemal paşa önderliğindeki ekip, derhal 1921 anayasasını rafa kaldırıp, farklı değerler yelpazesini silip süpüren 1924 kanun-i esasisiyle tesis edecekleri, demokrasiye kapalı,  tepeden inmeci, monist(tek tip) bir toplum mühendisliği yoluyla; ırkçılığa dayalı bir ulus-devleti, yüzlerce yıllık dinsel inançların sosyo-psikolojisini katı bir laisizmle göz ardı ederek, zor yoluyla kurmaya kalkışacaklardır.

        Ama neden?

        İşte bu “neden”e verilecek cevap, cumhuriyet dönemi boyunca yaşanan  “dram”ları ve bugünlerde tartışılan “dersim” türü şiddet dinamiklerini açığa çıkaracaktır.

        Aslında 1908 devrimi bir Anadolu ayaklanmasıydı. 1908, Anadolu’da azınlıkların ve Müslümanların birlikte, daha o zamanlarda ortaya çıkmaya başlayan, baskıcı ve tek bir ırka dayalı toplum kurma iradesine karşı ayaklanmasıdır.

       Aykut Kansu’ya göre  “1906 yılının kışı Erzurum… İki ermeni genç kız boylarınca karı yararak ayaklanmanın başı Hacı Arif Ağa’ya bir ulak götürüyordu… Bu ulak 1908 devrimine giden yolu açtı. Peki, niye 1908 devriminde Müslümanlarla birlikte ayaklanan “azınlıklar” sonradan memleket düşmanı(!) olup, memleketlerine sürüldüler. 1923’de aslında ne oldu? Devrim, 1908 miydi, 1923 mü…”

       Bu gerçeklerden hareketle, eğer, 1908 devrim hareketi, bir “ulusal kurtuluş hareket”ine dönüştürülse idi ve bunun sonucunda “arkadaşlar, yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz demek yerine, “arkadaşlar, yarın Meclise kanun teklifi olarak Cumhuriyeti önereceğiz” denilseydi, Alman İmparatoru II. Wilhelm”in tuzaklarına düşülmezdi ve 1921 Anayasası ruhu ile “demokratik bir cumhuriyet”in temelleri pekâlâ atılabilirdi.

       Aradaki fark, ilki dikte ederek dayatma, ikincisi ise demokrat olma ile ilintili.

       Bunu anlayamayanlar, doksan senelik süreci de, geri kalmışlığı da kavrayamazlar.

       Ama olmadı, yapılmadı, ikinci yol tercih edilmedi.

       İkinci yol tercih edilmedi de ne yapıldı?

       Alman subaylarının başına Osmanlı paşaların fesleri giydirilerek iki Alman savaş gemisine, Osmanlı Devletinin bayrağı çekilerek Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Odessa Limanı bombalandı ve Türkiye, daha başında sonucu belli olan bir savaşa sürüklendi.

       Peki, bu olay, kimlerin adına hangi sonuçları getireceğinin hesabını yapamayan kadro ve yönetim anlayışı, demokratik bir cumhuriyet kurabilir miydi?

       “Çanakkale geçilmez” Evet geçilmedi ama 16 ay sonra İstanbul yine işgal edildi.

       Demek ki, amaç 250 bin askerin -şehit edilerek- yok edilmesi değil miydi? Aynı şekilde Sarıkamış’ta… Galiçya’da… Toplam 500 bini aşkın ve Osmanlının elinde en son kalan asker gücünün yok edilmesi projesi de böylelikle gerçekleştirilmiş oldu.

        Peki, burada bir zafer söz konusu ise, bu zafer II. Wilhelm’in zaferi değil mi?

        Ve ordusu yok edilerek, tasfiye edilen bir imparatorluğun yerine nasıl bir devlet ve ordu yapılanması ya da örgütlenmesine gidilsin ki, devleti, ordunun omurgasına yerleştirmek suretiyle resmi ideolojiye dayalı militarist bir ulus-devlet modeli yaratılsın.

        İşte bu perspektiften bakıldığında, Türkiye’deki ordu örgütlenmesi ve yapısı, cumhuriyetten çok önce oluşturulan ve Almanya’yı kılıç ve kanla kuracağını söyleyen ve aynı zamanda bir militarist olan Bismark’çı anlayışa dayanır. İşte bu anlayış, Avrupa’da, özellikle de Almanya, militarizme dayanan devletçi kapitalizmi, tepeden ya da yukarıdan aşağıya (Prusya tipi geçiş) şeklinde inşa etmiştir. Üç büyük burjuva devriminin geçekleştiği İngiltere, Fransa ve Amerika’da olduğu gibi aşağıdan-ayaklanma, iç savaş ve sömürgeleştirme- şeklinde inşa etme yoluna gitmedi. Bu yöntem ise, içte, ulusal birlik için, otoriter ve saldırgan bir politikaya dayanır ve nasyonal sosyalizmin temelini oluşturur. Doğal olarak da sistem, ordunun kesin politik hâkimiyetine dayanır. Ulusal bütünlük için, kapitalistler, büyük toprak sahipleri, üst düzey devlet yöneticileri içteki “düşmanlara” karşı ulusal birlik oluşturarak ülkeyi yönetirler. Ordu, iç birliğe ve bütünlüğe dış tehditten daha fazla önem verir ve bunun için örgütlenir.                                                                                                                                             Ve nihayetinde 1923 ve sonrasında gerçekleştirilen sistem, Bismark modeli “eli sopalı bir ulus-devlet” yapılanmasıydı. Bu olgu ise18.yüzyılda burjuva devrimlerinin politik egemenliklerine dayanır. Nitekim bu ideolojinin temelini oluşturan birçok yazar“demokrasi” yerine “cumhuriyet” kavramını tercih eder. Örneğin;Jan Jack Rousseau, “Demokrasiyalnız tanrılar içindir; insan böyle bir yönetime uygun değildir”der. Bu anlayış için temsil, mutlak demokrasinin tehlikelerine karşı cumhuriyeti koruma ve kollama aşısı niteliğindedir; ama bir yere kadar: yani demokrasi mikrobunun çoğalması cumhuriyeti tehlikeye atabilirdi. Bu bağlamda ulus-devletlerde temsil,  cumhuriyetin yönetsel ağırlığını “herkes” adına yönetici azınlığa teslim eder ve temsil, aynı zamanda çokluğu-çoğunluğu dolaylı da olsa yönetime bağlar. Bu da demektir ki; ideal bir cumhuriyet,  bütünün değil, ulusun birliğinin iradesinin öne çıkmasıdır. Ulusun birliği ise, ulusal ekonomi ve hâkim ırkın birliği ve önceliği anlamına gelir. İktisadi olarak korumacılık milli devlet politikasıdır. Askeri harcamalar ve militarist bir ekonomi anlayışı sistemin özüdür. Askeri harcamalar nedeniyle bütçe açıklarını gidermek üzere ek vergiler konulabilir. Eğer parlamento buna karşı çıkarsa (muhtıra, darbe vb. uygulamalarla) feshedilir.

         Velhasıl, Türkiye’de kapitalizmin inşası, oluşma süreci, “Prusya tipi geçiş” diye adlandırılır. Osmanlı egemenleri çözülme sürecinde, başından beri, Bismark’ı, sonra da cumhuriyet yönetimi Almanya’yı takip etmiştir.

        İşte bu, “Prusya tipi militarizm” Türkiye’de bu güne kadar sürmüş ve zorunlu olarak “oligarşi”nin kalbine orduyu ve yargıyı yerleştirmiştir.

        1923 ise, II. Mahmut’la başlayan bu süreçte, Bismark’çı kadroların Osmanlı’dan iktidarı devralmasından başka bir şey değildir.

        Haziran 1933’de Hitler, Türkiye’nin verdiği ulusal kurtuluş mücadelesini kendisine örnek seçtiğini söylüyor(Werner Daitz 1938, s:28, Berlin). Aynı tarihlerde Goebbels; “Avrupa’nın yeni düzenini şüphesiz Nasyonal Sosyalizm ve onun kardeşi Kemalizm kuracak; Türkiye, Almanya ile birlikte Avrupa’nın bu yeni düzeni içinde yer alacaktır” diyordu. Ve Türkiye, cumhuriyet döneminde en büyük kazığı Almanya’dan yiyordu.

                      Özü itibari ile bu sistem, bu anlayış, “güçlü ordu-güçlü millet gibi bir hamasete dayanır ki; artık günümüzde komik bir hal almıştır. Aslında bu anlayış, baskıcı yönetimlerle resmi ideoloji dışında her şeyi düşmanlaştırarak ve özellikle birinci paylaşım savaşından sonra, Rusya’da Stalin’le, Almanya’da Hitler’le, İtalya’da Mussolini’yle ve İspanya’da Franko’yla hızla faşizme giden bir Avrupa diktatörlüğünün oluşum sürecine, Türkiye’yi de dâhil etmek suretiyle tüm tuğlalar yerine konulmuş oluyordu.

         Evet değerli okurlar. Son günlerde gündemi meşgul eden ve basın ve yayın organlarında hararetli tartışmalara yol açan “dersim” ya da “dersim katliamları” konusuna önce bu acı dramlara sebebiyet veren süreçleri ve oluşumları incelemeye ve araştırmaya çalıştık. Yazımızın uzun ve sıkıcı olmaması düşüncesiyle,  konunun bir önemli yönü de  “şiddet” olgusuna, haftaya bir başka yazımızda değişik acılardan değinmeye çalışacağız.

        Mutlu bir hafta geçirmeniz dileğiyle.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim