• BIST 102.270
  • Altın 149,304
  • Dolar 3,5481
  • Euro 4,2028

    Derin Devlet Patolojisi ve “Adalet Yürüyüşü”

    11.07.2017 17:01
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Realite şudur; Emperyalizmin, diğer açık bir tanımıyla “Küresel Oligarşizm”, genel manada geçerlilik kazanabilmesi, elbette ki “Alt-Emperyalist”, ya da “Jandarma Devletleri”nin taşeronluğu sayesinde olabilecektir.

    Düalistik (iki karşıt ilke) felsefenin melez doktrinleri türevinde şekillenen küreselleşmenin temel amacı; cephe alınan ülkelerde “iç kanamalar” nüksettirmek, kimlik çoğulculuğunu ve polemiğini içinden çıkılmaz bir sosyolojik aşınma olarak mobilize etmek, böylece de bu taşeron ülkeleri dış desteğe muhtaç edip (IMF ve benzeri yapılanmalarla) bölgelerinde hakim değil, hadim ülkeler niteliğinde stabil bir donmuşluğa, ya da sabitleştirilmiş bir hale mahkûm etmektir.

    ***

    Bu da ancak kültür armonilerinin dikta ya da enjekte edilebilmesiyle gerçekleşebileceği, böylece “globalleşmeye” istinaden gelişen kültür emperyalizminin enjekte süreci ilk iki ya da üç nesil için “kimlik polemiği”, bu süreci takip eden nesiller için “reel kültür”, akabindeki nesiller içinse “özgün kültür!” olabilmeye ulaşılmış olunmasıyla neticelendirilir.

    Jandarma devletlerin iç işleyişleri ise, “iç sömürü oligarşisi” şeklinde dizayn edilir; başka türlüsü de olmaz zaten. Bunun da 4 ana-temel parametresi var. Birincisi, toplumu “kutsal bir ideoloji” şemsiyesi altında tutmak, ikincisi idari-yönetsel anlamda “militer ve paramiliter” kadrolarla kurumsal bir yapı inşa etmek, üçüncüsü o ülkelerin var olan iç-toplumsal enerjisini sürekli olarak harcamaya yönelik “terör örgütü/örgütleri” kurmak ve son olarak da ilk üç parametrenin devamlılığını sağlayan “dış destek.

    ***

    Çok tabiidir ki bu saydığımız etkenler ile asabileşen ve iç otoritenin bizzat içinde çatışan pragmatik-çıkarcı, faydacı değerler, bizzat yine egemen otoritenin kendisini, içerden ivmelenen bir aşınmayla marjinalleştirdiğini belirtmek gerekir. Elbette ki bu “düalistik-ikircil” açılımlar arasında mengene misali sıkışan bireyin kaçınılmaz olarak ihmal edildiğini/edileceğini de vurgulamak gerekir. Bu da hiç şüphesiz ki bir “toplum-bilim” konusudur. Çünkü Sosyal Bilimlerde “kültürleşme” alanındaki birey eksenli zenginlikler veya armoniler, “sosyal-bilim” üniteleri olarak kendilerini, yine bireylerin ferdi tayinleri sonucunda anlamlandırırlar.

    ***

    Fakat Türkiye’nin özellikle cumhuriyet döneminde karmaşık bir hal alan psiko-tarihsel sürecindeki siyasal etken, kuramın içeriğindeki kurgusal çeşitlilik ya da yapay zenginlikler; bir yönüyle bireylerin yaşantı paradigmalarını-değerlerini-yasal zorunluluklarla” belirlediği için, bu açılımların ve bu açılımların getirdiği dağınıklığın muhatabı olan bireyin yaşadığı/yaşamakta olduğu/yaşamak zorunda kalabileceği örneklem sorununu-güç kullanmak suretiyle ya da üstünlüğünü kabul ettirmek şekliyle-forse etmiştir.

    ***

    Dolayısıyla Sosyal Bilimlerdeki eklektizmin, yani farklı düşünce sistemlerinden seçilen öğretilerin aksine, Türkiye’de egemen ideoloji tarafından terörize veya pratize edilen, yasal sınırlılıklarla örnek olarak seçilen, ele alınan ya da dayatılan donanım probleminin vardığı en son kerte; artık “toplumsalı” giderek daha da bloklaşmaya veya toplumsal iç-kanamalara iteklemektir. (askeri darbe ya da askeri kalkışma şeklinde tertiplenen işgal hareketleri, faili meçhul cinayetler, suikastlar, katliamlar gibi…)

    ***

    Peki, bu toplumsalın “psikotik” arbede ya da karmaşası zemininde kotarılan “adalet yürüşü” ne anlam taşıyacaktır? Veyahut da bu psikotik dağınıklığın muhatabı olan ve iç kanamalar içinde kıvranan birey, kendisine terörize edilerek pratiğine dayatılan yapay bir donanımı ya da zenginlik içeren armoniyi, orijininden nasıl ayırt edecek?

    ***

    Birey Olma” sürecini henüz tamamlayamayan ya da bu ikircikli yapı içinde henüz rüştünü yeterince kanıtlayıp olgunlaşamayan bilinç, her bir parke taşı tuzaklarla bezenmiş bu yolu nasıl aşacak?

     

    Bir ikinci realite şudur; Önceleri bütünüyle AK Parti’nin, daha sonraları, özellikle de 2007-2009 sürecinden sonra tamamen Erdoğan’ın bir fenomen olarak derin devlet üzerinde yaratmış olduğu vertigo-baş dönmesi, yavaş yavaş yerini derin devletin savunma düzeneklerine bırakmıştır. Ancak Ak Parti ya da Erdoğan’ın en büyük handikabı, yıkmak istediği oligarşik yapının kurumlarıyla çalışmak zorunda kalışıdır. Milletvekili sayısının çokluğu pek bir işe yaramıyor. En önemli kurumlardan biri olan “kışla”, halkın bu teveccühüne kulak vermesi ve de Ak Parti’yi veyahut liderini sistem içerisinde hazmetmeye/kazanmaya yeltenmesi beklenemezdi. Nitekim bunun pekâlâ kolay olmadığını/olamayacağını küresel oligarşizmin iç tetikçileri kullanarak gerçekleştirdiği 15 Temmuz manevrasıyla gördük. Ancak halk, gerçekten manipülasyona ve demagojiye kanmayacak noktada siyasal bir bilince-takıntılı ya da yer yer saplantılı düzeyde de olsa bile-ulaşmıştır. Ve bu kadarıyla bile olsa, oligarşizmi hezimete uğratmıştır.

    ***

    Derin devlet açısından üzücü olan durum şu ki, artık oynayacak olduğu başkaca bir “Bizans Oyunu” kalmadı; sadece parlamento içerisinde mevcut taşaron partileri dışında. Ancak onlar da artık tel tel dökülmeye yüz tutmakta. “Etnik-kimlik” kaşıntılarının zemini şeklinde kurgulanan “müfreze partileri”ni de kaybetmiş durumda. Görüldüğü gibi merkez partisi konumunda olan CHP kalakaldı sadece sahaya sürebileceği.

    ***

    Hal böyle olunca da derin devlet, daha kabul edilebilir kusur arama veya daha somut belirti ya da semptomlarla Ak Partiyi, özellikle de liderini sürgün etme, bunu başaramasa bile etkisizleştirme stratejisine yönelmek zorunda kalmıştır. Yaşadık ve gördük; 2014 süreci ve sonrasını. Her seferinde son darbe niteliğinde olan, önceleri “parasal-yolsuzluk”, daha sonraları ise “anayasal-hukuki” krizleri devreye soktu, yine başaramadı.

    Adalet Yürüyüşü”yle devam ediyor, yine başaramayacak.

    ***

    Bir üçüncü reailete de şudur; Nihayetinde derin devlet böylesi bir dürüstlüğe ve şeffaflığa pek alışık olmadığı için, bünyesinde mevcut olan takıntılı saplantılar içeren yapısal çürümüşlük halinin yarattığı hastalık nöbetinden dolayı geçirdiği sarsıntı ya da kriz hali, hem “anayasal-bağışıklık” sistemini yenilemeye, hem de derin devlet ciddiyetiyle hareket etmeye zemin hazırlayacaktır.

    Yani derin devlet; Ak Parti’nin uygulamalarıyla ve de varlığıyla örtüştükçe ve bağdaştıkça siyasal hezeyanlarından, gerçeklikle bağı kopan ve böylelikle gerçeklik yetisini yitiren belirtilerinden ve de sinirceli-hastalıklı yakınmalarından uzaklaşabilecektir.

    Ancak unutulmamalıdır ki, küresel oligarşizmin üç süper gücü kolayından pes etmeyecektir ve Türkiye’nin-her ne kadar kalmışsa-hala ayakta kalan “derin devlet patolojisi” kalıntılarından medet ummakta, bu yapıyı kullanmada hiçbir etik-politik-diplomatik kural tanımamakta, her türlü operasyonel güç kullanmaktan da geri kalmamaktadır.

    ***

    Ak Parti ise, git gide “alt düzey” katmana doğru kayan kadrolarıyla bile olsa, derin devletin kuşkucu, alıngan, kuruntulu ve saldırgan-paranoid düşüncelerini rehabilite edebilecek tedavi sürecini inşa etmeye ve böylelikle ancak kendi devletinin derin yapısını küresel oligarşizmin pençesinden koparmaya ve de organik bileşenlerini kesip atmaya gayret ediyor.

    Umarız bunu başarır.  

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim