• BIST 90.146
  • Altın 146,456
  • Dolar 3,6253
  • Euro 3,9342

    Derin Basitlik; “Olur muyduk, Olmaz mıydık?”

    20.11.2013 12:24
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Yaşamayı bilmeyen parçanızı öldürün” demiş ABD’li yazar Jack London.

    Demiş ama bunu kendisi de başaramamış, çiftliğindeki bir uyku sundurmasında ölü bulundu, aşırı dozda aldığı morfin sonucunda kendi canına kıyarak.

    Kolay değildir, insanın kendi doğal yaşam işlevlerini içten içe kemiren o ölümcül parçayı yok etmek.

    ***

    Bir insana yaşıyor gözü ile bakmamız için nefes alıp vermesinin, etrafta dolaşabiliyor olmasının ve yeme içme faaliyetlerini yapabiliyor olmasının, yeterli koşullar olmadığını anlayabilirsek, gerçekte “var olmayı” seçmiş kişilerin sayısının sanıldığından çok daha az olduğunu görürüz.

    ***

    Var olmak” ya da “güç”, bir “zihin” durumudur, düşündüğünüz kadarına sahipsiniz. Sizde olmadığını düşünürseniz, yoktur.

    Bu da demektir ki: “kendinizi görmek istediğiniz gibi düşünün.”

    ***

    İnsan eğer “var olma”nın, ya da “doğuş”un, veyahut “yaratılış ilkesi”nin sadece karanlık tarafını miras olarak almış ise ve kişilik oluşumu buna göre biçimlenmişse, o kişi önce kendisine, daha sonra başkalarına zarar verme dürtüsünün esiri olur, ya da kişilik yapısı o dürtünün kontrolüne geçer.

    ***

    Değişik bir ifadeyle “var olma”nın aydınlık tarafını ihmal ettiğimiz sürece, birdenbire dünyanın diğer hilekâr eğilimi altında, sefil, oyuna getirilmiş ve yıkıcı düşüncelerin başarısız bir kurbanı halinde dilenci gibi yaşarız.

    ***

    Ve “var olamama” seçimi pek çok maskenin arkasına gizlenir.

    Kötü duygular, çatışmacı düşünceler, statik ve yapay ideolojiler ve korkular şeklinde yaşamımızda yerlerini alan, yavaş yavaş ve emin adımlarla fiziksel ve ruhsal ölümümüze sebep olacak binlerce “içsel ölümler”den bahsediyoruz.

    ***

    Her şey bir ilanla başladı, “eski tip” bir iktisadi yapının temsilcilerinden olan “Koç Grubu”nun; “Olmasaydın… Olmazdık” ilanıyla.

    Bir kere bu ilanda kasıt unsurunun ve kışkırtıcı yönünün sırıtıyor olması bir rastlantı değildir.

    Gazete ilanlarıyla hükümet düşüren “konsorsiyumların” içinde yer alan, üretmeye değil de hep almaya kurgulanmış, dünyaya açılmak yerine, sadece “iç pazarı” palazlamaya yönelik, çürük çarık mallar üretip, dünya fiyatlarının üstünde bile yıllarca bu yoksul halka kakalayan bir ticari holding, bu tür bir ilana ihtiyaç duyuyorsa, bunda bir terslik var demektir.

    Eğer Atatürk’ü Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanı veyahut “Türk Milleti’nin Kurtarıcısı” sayar isek.

    ***

    Veyahut da “iç sömürü Oligarşisi”nin ürünü olan ve totaliter yönetimlerin düzenlerine “iç zengin” yaratan ve ayrıca “işbirlikçilerine” kendi ülke halkını sömürten ve bundan pay alan, Türkiye’nin en potansiyel sermaye grubu niteliği taşımasına rağmen “Manukyan Patronicesi” kadar vergi vermeyen bir ticari kurumun, bir “sıkıntısı” sözkonusu olmalı ki, bu sıkıntısını Atatürk’e gönderme yaparak dile getirmesi ve kronikleşmiş bir yapıyı “bilinçli” olarak kaşıma/deşme niyetli bir ilan yayınlaması, provakatif ve kışkırtıcı bir eylem olarak değerlendirilmesinde her hangi bir şüphenin olmaması gerekir.

    ***

    Haliyle de karşılığında, sosyal medyayı birbirine katan ve karşılıklı seviyesiz ve “alt düzey” sataşmaları da aşan türde tepkilere neden olan “Akit Gazetesi”nin; “Olmasaydın da olurduk” ilanı.

    Bu ilan da kışkırtıcı görülebilir ve değerlendirilebilir, ancak bu kışkırtıcılık kimilerine göre negatif, kimilerine göre de “okuru tersinden düşünmeye iten” pozitif bir kışkırtıcılık da sayılabilmektedir.

    Nihayetinde siyasi bir dergi ya da benzeri bir yayın organı için bu tür bir ilan vermek, tuhaf karşılanabilirliği yanında, negatif yönüyle de değerlendirilebilir, pozitif yönüyle de.

    ***

    Ama büyük bir “holding” düzeyinde ve geniş çapta ticari faaliyette bulunan bir kurum adına bu tür bir ilan vermek, yukarıda değinmeye çalıştığımız akla başka çağrışımları getirir ister istemez.

    Bu zat’ı muhteremlere, “popülizme” neden ihtiyaç duyduklarına dair bir soru yöneltilse, şöyle ki;

    Sen bize yerel ve evrensel piyasalarda rekabet edecek düzeyde kaliteli, ucuz mal ve hizmet üret. Bizi Atatürk’e borçlandırarak, ulusal birlik adına tahsilâtını sen mi yapacaksın, senin esas derdin ne?” O zaman büyük ölçüde çözülmeye başlar sorunlar yumağı, bir çorap söküğü gibi.

    ***

    Konuya, yerel ve evrensel değişim dinamikleri acısından yaklaştığımızda, bilgi-işlem teknolojileri, gelişmiş gelişmemiş ülke ayrımını ortadan kaldırarak, inovasyonu, yani yeniliği doğuya kaydırdığını ve ilk önce “Tekno-Ekonomik” paradigmayı değiştirdiğini görmüş oluruz.

    Bu durum, “eski yapıların” tasfiyesiyle, batıda zengin ulus-devletler dönemini, doğuda ise, yağmacı diktatörlükler döneminin sonunu hazırlıyor.

    Bu paradigma değişiminde Türkiye, en çok “zihinsel travmalar”ın direnişinde zorlanıyor.

    Zorlanıyor çünkü insanın kendi içinde ürettiği karmaşa, dış dünyadaki gerçek tehlikelerden çok daha tehlikeli ve ürkütücüdür.

    ***

    Kendimizi ve çevremizi algılayamamanın getirdiği “ürküntü”, dış dünyanın tehlikeli bir alan olarak algılanmasına neden olur.

    Böyle bir durum davranışlarımızı tehlikelere karşı savunmaya yönelik bir biçimde düzenlememize ve enerjimizin çoğunu bu doğrultuda tüketmemize neden olur ve “gerçekleri algılamamızı ve kendimizi yaşayabilmemizi engeller.”

    ***

    Eğer devleti, ordunun omurgasına yerleştirmek suretiyle bir “güvenlik devleti” oluşturursan ve içini “şeriat korkusu”, “bölünme korkusu” ve “terör korkusu” gibi sosyal travmalarla doldurursan, çatışmacı bir konsept yaratmış olursun.

    Ve bu konsept, bazı teknik önlem mekanizmalarını da kendi içinde barındırır.

    Bunun da adı istismara açık bir “ideolojik sistem”, halkı da istismara açık “madur-millet” kitlesidir.

    Ve bu yapı “taraf odaklı” ya da duruşlu çalışır, “konu odaklı” bakış ya da stratejileri içermez.

    ***

    Bir kere daha tekrar edelim; “Kemalizm”, Adolf Hitler’in Propaganda Bakanı Dr. Poul Joseph Geobbels’in projesidir, Atatürk’ün ya da başka bir Türk’ün değil.

    1933 yılında Hitler, Türkiye’nin verdiği ulusal kurtuluş mücadelesini kendisine örnek seçtiğini söylüyor. (Werner Daitz 1938, S:28 Berlin)

    Aynı tarihlerde Geobbels; “Avrupa’nın yeni düzenini şüphesiz Nasyonal Sosyalizm ve onun kardeşi Kemaliz kuracak. Türkiye, Almanya ile birlikte Avrupa’nın bu yeni düzeni içinde yer alacaktır” diyordu.

    ***

    Peki, kaynak olarak gösterdiğimiz bu “Werner Daitz” nedir?

    Kökeni Alman İmparatoru II. Wilhelm’e uzanan, “Avrupa için Avrupa!” felsefesi ile “Irk ve Bölge” temeline dayanan; Grossraum (geniş topraklar) ile Lebensraum (yaşam alanı) kavramlarının ve Alman Militarizmi’nin teorisyeni, aynı zamanda Nazi Partisi’nin parlamento üyesi Kimyager Carl Werner Otto Heinrich Daitz’in geliştirdiği; Avrupa için yeni bir düzeni içeren ve tüm Avrupa’nın, Almanya’nın bakiyesinde birleşmesi ve yeni toprakların kolonizasyonu (sömürgeleştirme) ile beraber Alman Popülâsyonu’nun (baskın ırk) bu topraklarda yerleştirilmesini içeren ve kısaltılmış şekliyle kendi adıyla geliştiği “Avrupa Faşizmi” doktrinidir.

    Bununla ilgili belge ve dokümanlar, Berlin’de bulunan Alman Milli Kütüphanesi’nde mevcuttur.

    ***

    Bu tarihi gerçeklerin soğukkanlı bir şekilde analiz edilmesi, Atatürk’ün izlediği politikaların eleştirisi, kabulü ya da reddi, ne idüğü belirsiz, kim/kimler tarafından hazırlandığı ve servis edildiği pek belli olmayan “facebook” sitelerinde ya da bu tür seviyesiz ve alt düzey düzlemde yapılmamalıdır.

    Bu tür analiz, yorum ve eleştirilerin yeri, bilimsel araştırma merkezleri olmalıdır.

    ***

    Yeni nesillerin “özgüven” kazanımları ancak, olumlu gelişmeler için bir “kurtarıcı” arama yerine, kendi sorunlarını yine kendilerinin çözebileceğini, olumsuzlukların ise, “kötü niyetli hain insanların” entrikalarına veya komplolara bağlama yerine, olayları; “neden-sonuç” ilişkilerinde çözüm yöntemleri geliştirmek suretiyle ve üst düzey bir donanım kazanmakla olabileceğini bilmeliler.

    ***

    Sorunları ve her türlü çözümsüzlükleri, kendi dışındaki bir “güç”e, bir “ide”ye, “ideolog”a veyahut bir “kahraman” ya da “kurtarıcı”ya havale etmek, kolayı seçmek demektir.

    Her “kolayı” seçim, bir “iç ölümü” seçmektir de aynı zamanda.

    Kendi sorununu kendin çözmek ise, “zoru”, yani “yaşamı” seçmektir.

    Gerçek yaşamda bu hep böyledir ve hiç değişmeyen bir “değişim diyalektiği” şeklinde tezahür eder.

    ***

    Yeni nesillere denilebilir ki; Eğer “yaşam” ile “ölüm” arasında bir tercih yapma durumuyla karşılaştığınızda, yaşamı, bu da demektir ki “zoru” seçin. Kolaya, yani ölüme koşmayın.

    İlle de bir “kurtarıcı” ya da “kahraman” arıyorsanız, sabah kalktığınızda elinizi yüzünüzü yıkarken aynaya bir bakın; kimi görüyorsanız, kahramanınız da odur, kurtarıcınız da…

    ***

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim