• BIST 89.109
  • Altın 146,701
  • Dolar 3,6410
  • Euro 3,9269

    Darbelerin ve Şiddetin “Omega Noktası”

    03.08.2016 13:44
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Sorular şöyle:

    FETÖ denen örgütün ya da benzerlerinin “teolojik” yönü nedir, ya da var mıdır?

    Amaçları nedir ve nasıl örgütleniyorlar?

    İstenilen kurumlara ya da yapılara nasıl sızıyorlar?

    Nasıl kamufle olabiliyorlar?

    Kimler ya da hangi güç merkezlerince korunuyorlar?

    Ve en son bu örgütlere “biat etme” denen itaat kültü ya da “körü körüne bağlılık” nasıl sağlanıyor, ya da oluşturuluyor? Gibi benzer soruların cevabını, bilimsel metotlardan hangisi açıklıyor, ya da politik alan sorunun neresinde duruyor?

    ***

    Politika; Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı, siyasa, siyaset veyahut “yöntem” olarak tanımlanır. O halde tüm bu soruların cevabı ve mevcut sorunların çözümü, başta hukuk dâhil olmak üzere diğer tüm bilimsel metotlar kullanılarak ebetteki meşru anlamda işleyen “devlet” denen organizasyonun ve kurumlarının işidir.

    Gerçek dini manada kurumsallaşan “diyanet”, dini cemaat görüntüsünde şekillendirilen bu örgütsel yapının teolojik yönünün var olup olmadığının tespitini yapar.

    Amaçlarının ne olduğunu, nasıl örgütlendiklerini, devlet kurumlarına nasıl sızdıklarını, kendilerini nasıl kamufle ettiklerini ve kimler ya da hangi güçler tarafında desteklendikleri ise, milli anlamda kurumsallaşan, örneğin; İstihbarat teşkilatları, emniyet ve kolluk kuvvetleri, iç ve de dışişleri alanında faaliyet gösteren idari-yönetsel kurumlarıyla da tespit etme imkânı vardır.

    ***

    Ancak son bir soru var ki cevabı, sadece insan sağlığı biliminin bir kolu olan psikolojinin, kendine has yöntemleri işletmesiyle ancak verilebilir. Psikoloji; “İnsan davranışları ve zihinsel süreçleri ile birlikte bunların altında yatan nedenleri inceleyen ve araştıran bilim dalıdır.”

    O halde FETÖ ya da benzeri örgütlere biat etme ya da körü körüne bağlılık gibi normal dışı davranış biçimlerinin dinamiklerini ya da “zihinsel” anlamdaki analizlerini, insan davranışlarını ruhsal anlamda inceleyen “psikoloji” dışında hiçbir yöntemle yapılamayacağı, tespitlerinin mümkün olamayacağı artık bilinmelidir. Sorunun cevabını yalnız başına ne fizik, ne matematik, ne hukuk, ne din sosyolojisi ya da ilahiyat, ne de politika verebilir. Sorunun temelinde insan zihninin faaliyetleri yatmaktadır. O halde insan davranışlarının psiko-dinamik süreçlerinin irdelenmesi, sorunun çözümü ile ilgili can alıcı ipuçlarını elimize sunabilir.

    ***

    On beş günü aşkın bir süredir darbe girişiminin ardından, hep bu sorular sorulmakta ve tatmin edici hiçbir cevap verilememektedir. Güvenlik uzmanları, hukukçular, politikacılar, gazeteciler, hatta “şehit oldu” ya da “öldü” gibi tartışmalar sonucu ekranı terk eden akademisyenler esas sorunu cevapsız bırakmakta, fasit bir daire etrafında dönüp durulmaktadır.

    İşte, bundan dolayı ve bu fasit daireden kurtulmak içindir ki, bir önceki yazımızda ulusal anlamda “güvenlik” konseptinin kurumsallaşmasını sağlamak amacıyla bir “analiz merkezi”nin kurulmasını önermiştik.

    ***

    İnsana, insanın davranışlarını belirleyen “insan bilincine”, bu bilinci olumsuz yönde etkileyen normal dışı etmenlerin yarattığı özünden kopmuş ve dış dayatmaların etkisiyle “hükümsüz” hale gelen bir “bilinçdışı”na ve de bu bilinçdışının kişiliği nasıl esir aldığı ve bu esaretin paralelinde sahaya sürülen “şiddet” olgusuna, sosyal anlamda “normallik” ya da “normal dışılık” kavramlarının ne anlama geldiği gibi konulara eğilmenin zamanı hala gelmediyse bir FETÖ’nü püskürtürsün, ancak başka bir FETÖ’nün oluşma riskini ortadan kaldıramazsın.

    ***

    Çoğu insan, doğduğu andan itibaren “sosyal normalliğe” ulaşana dek ailesi ve okulu tarafından eğitilir ve bunlardan birçoğu gelişerek “normallik” sınırına ulaşır. Bazıları ise bu gelişme sürecinde “normallik dışı” ya da psikiyatrik dilde “delilik” olarak bilinen çöküntüye uğrar ve bu durumdan kurtulma şansları pek yoktur. Bazıları da istatistiksel olarak normallik yani “akıllılık” denen noktada kalırlar ve sosyal normalliği gösteren kriterin farkında olarak “hükümsüz” kılınmaktan kurtulurlar.

    ***

    Ancak normalliğin, akıllılığın olduğu kadar akıl dışılığın yani deliliğin de zıt kutbunda olduğu unutulmamalıdır. Aslında akıllılık, akıldışılığa çok yakındır. Ama arada önemli bir boşluk vardır ve bu farklılık her zaman bu boşlukla korunur. İşte bu nokta, “omega noktası”dır.

    Yani normalliği, normal dışılıktan, yaratılışta var olan ve bilimsel literatürde adına omega noktası denen bu boşluk korur ve bu boşluk zihinsel anlamda her daim korunmalı ve de cari nitelikli ideolojilere kapatılmalıdır. Ancak böylelikle insanın yaratılışında kendisine bahşedilen “öz bilinç” yani “normallik” muhafaza altına alınmış olur.

    ***

    Peki, başta kendisini ve ülkesini olası tehdit ya da tehlikelerden koruma ve kollama görevi verilen bir asker, elindeki silahı nasıl olurda kendini ve dolayısıyla da ülkesini yok edecek şekilde bir patlayıcıya dönüştürerek “kendine dönük” kullanır?

    Bir general “deli” olamayacağına göre ve üniformalı bir teröriste dönüşmüşse bunun tek bir izah tarzı vardır; kişiliğini ayakta tutan “normallik”, ya da kendini “akıl dışı”lıktan koruyan o “boşluk” işgal edilmiş demektir.

    İşte bir ülkeyi, bölgeyi ya da “değeri” işgal etme, önce “omega noktası”nı işgal etmekle başlar.

    Ve o kutsal boşluk, ne istenmişse o isteğe uygun cari nitelikli bir malzeme ile doldurulur, sonra da “kontrol” ya da “denetim” altına alınır.

    ***

    Bunun anlamı şudur:

    Öz bilinç alanı, normal dışılıkla işgal edildiğinde, üzerine “patolojik” manada-bu fakurun deyimiyle- yeni bir “yan bilinç” inşa edilir. Kontrol ve denetim altında tutulan bu yapı, istenildiği anda infilak ettirilerek öz bilinç abluka altına alınır. Böylelikle zihinsel faaliyetler istenilen alanlara kaydırılmış olur. Kişi vurup kırmaktan, nereye yapışmışsa orayı delip geçmekten haz duyar hale gelir.

    Bu aynı zamanda “algı oluşturma ve yönetme” tekniğidir.

    ***

    Bilinç düzeyinde ele almaya çalıştığımız bu olguyu biraz daha deşelim:

    Öz Bilinç”, bilinçdışının yabancıl, mantıksız ya da normal dışı sapkınlıklarını kontrol ederken, “bilinçdışı” da bilincin bayağı, boş ve yavan bir akılsallıkla kuruyup gitmesine engel olur. Bu denge telafisi özel sorunlarda da geçerlidir.

    Örneğin; “öz bilinç”in tekrarından filizlenmeye yüz tutmasıyla olmalı ki, silah zoruyla yapılması planlanan darbe girişimini önleyen o halkın parası, o andan itibaren değer kazanmaya başlar.

    Ya da “halkın müdahale fonu” adı altında kurulan ve kendi kendine oluşan toplumsal destek, piyasaya 9 milyar dolarlık bir “ek değer” kazandırır.

    Yani “öz bilinç”, “bilinç dışında oluşan normal dışılığın, mantıksızlığın ya da sapkınlığın kontrolünü kademeli olarak ele geçirir. Ele geçirdikçe de bilinç dışı, kendisine ait olmayan o boşluğu terk eder ve bu sefer öz bilinci besleyici mekanizmaları üretmeye başlar. Görüldüğü gibi birbirinin telafisini sağlayan simetrik bir denge mevcut hale gelir.

    ***

    Ancak esas sorun şurada; Eğer bilinç bir konu üzerinde bilinçli olarak bir yönde fazla ileri gitmişse, yani sözünü ettiğimiz o var olması ve korunması gereken “boşluk”, herhangi bir malzeme ile kapatılmasına inat edilirse, buna karşın bilinçdışı diğer bir yöne, normal dışına meyledecektir. Bu durum, şüphesiz ki bir fikir ya da cari nitelikli ideolojiler için girdiğimiz mücadelede bilinçli savlarımızda daha da dogmatikleştikçe, bilinçdışından yükselecek olan ve “akıl dışı”nın faaliyetlerinden başka bir şey olmayan “şiddet”, “darbe” ya da “darbe girişimleri”yle daha da çok sarsılmamızın da nedeni olacaktır.

    Ve elbette ki, normallikle normal dışılığın farklılıklarını kendi mecralarında koruyan ve kendi aralarında olası çatışmalarını önleyen o kutsal “boşluk”, hipnotik yöntemlerle işgal edilip öz bilinçleri abluka altına alınan “yan bilinç” sahiplerinin mantıksız ve normal dışı sapkınlıkları, olayı bir “tiyatro” gösterisi olarak servis edecektir.

    ***

    Son bir soru; Bu “hipnoz” nerelerde tezgâhlanır?

    Başlangıçta “mental-zihinsel” dönem olarak kabul edilen ana rahminde, sonra analı-babalı evlerde, akabinde de  ilkokul, ortaokul, lise ve dengi okullarda ve de yurtlar, vakıflar, dernekler ve benzeri “küçük kutular”da…

    ***

    Kâinatın yaratılış sistematiğinde, içinde var olan maddi varlıkların-yıldızların, gezegenlerin, galaksilerin-kendi “rewier-yaşam” alanlarında serbestçe dolaşımlarını sağlayan ve birbirleriyle çarpışmalarını ve çatışmalarını önleyen “makro planda” bir “boşluk” mevcuttur.

    Bu sistematik, “mikro planda” insan zihninde de var; yani zihinsel yapının kendi simetriğinde var olan

    zıt faaliyetlerin çarpışmasını ve çatışmasını önleyen bir boşluğun da var olması gerekirdi.

    Nasıl ki makro planda var olan o boşluk, yaratıcısı tarafından korunuyor ki bu koruma insanüstü bir güç ve kudret gerektirir ve İnsan denen varlığın işi değildir.

    O halde insanoğluna verilen görev, mikro planda kendi zihninde yaratılan o “kutsal boşluğu”, “şer” odaklı doktrinel mikroplardan korumaktır. Şerefi de, namusu da, onuru da, kısacası “insan olma” vasfı da o boşluğu muhafaza etmekten geçer; elbette ki ülkesini de…

    ***

    Ondandır ki batı, “boşluk” ve “yokluk” kavramlarından her zaman nefret etmiştir. Bu nefretin temeli, kendi kitapları olan “İncil”in de üstünde tutukları “Aristo Mantığı”na dayanır. Nefret ettikçe de bu boşluğu kendi konformizmini inşa eden “madde” ile doldurmuştur ve doğal olarak da bu alanda uzmanlaşmıştır. Ve bunun için sürekli çatışmıştır, çarpışmıştır, işgal etmiştir.

    ***

    Oysa buna karşın “İslam”, bu kavramları gerekli buluyordu. Çünkü “merkez”in atomlar denilen tekil parçacıklardan oluştuğunu ve eğer bu parçacıklar durmadan oradan oraya dolanabiliyorlarsa, yukarıda da değinildiği gibi aralarında bir “boşluk” olması gerektiğini, yoksa birbirlerine yol vermeyerek çarpışacaklarını kabul ediyordu.

    Bundandır ki İslam’da, “çarpışma” ve “çatışmalara" yer yoktur.

    Başta Türkiye olmak üzere, İslam toplumları bu gerçeği ne yazık ki “idrak” ve “izah” etmekte zorlanıyor. Ve bu ihmalin maliyetini çok pahalıya ödüyor.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    ademsakal@hotmail.com
    10 Ağustos 2016 17:54
    Hayri Yıldız bey, cok farklı bir bakış açısı. Yazınızdan çok istifade ettim. Teşekkürler.
    95.10.45.122
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim